Sınav yapacaktım, soruları hazırlamış, yola koyulmuştum. Arabada giderken bir taraftan da haber dinlemek için radyoyu açtım. Bir haberle beraber irkildim: Haberde Amerika’nın New York kentinde, bir kuşun çelik parçalarından oluşan bir yuva yaptığı anlatılıyordu. Gelinen nokta buydu. Sınav sorularına bir soru daha ekledim. Haberi anlattığım bir metin yazdım ve öğrencilerimden bu durumun sosyal ilişkilere olan yansımasını değerlendirmelerini istedim.

Doğayı son yüzyılda, insanlık tarihi boyunca hiç olmadığı kadar tahrip etmiştik. Bu tahribattan hayvanlarla beraber biz insanlar da etkilendik. Haberde dile getirilen kuş, nasıl doğal olmayan bir ortamda yuva kuruyor ve yaşam mücadelesi veriyorsa biz insanlar da aynı durumdayız. Doğallığımız yok oldu. Otuz katlı binaları mesken tutuyor, laboratuvar koşullarında üretilen gıdalarla besleniyor, petrol artığı giysileri giyiniyor, hiç karşılaşmadığımız insanlarla arkadaşlık kuruyoruz.

Maskelerimiz olmadan sosyal etkileşime giremiyoruz, sosyal ilişkilerimiz kullandığımız elektronik cihazlar gibi dokunmatik; dokunup geçiyor insanlar yaşamlarımızdan, derinleşemiyoruz ne kendi yaşamımızda ne de başkalarınkinde. Telefon rehberimiz ne kadar hızla değişiyor, ne kadar çabuk giriyor insanlar yaşamımıza, bir tıkla da çıkıveriyor. Bu hız kaçınılmaz olarak duyarsızlaştırıyor bizleri.

Psikolojide yetersiz ve aşırı uyarım diye bir kavram seti var. Bu kavram seti, insanın söz konusu ihtiyacının altında ya da üstünde uyarıcı şiddetiyle karşılaştığında kendini gösteriyor. Yaşamımızı devam ettirebilmemiz için yeterli miktarda uyarıcıya, örneğin ışığa, sese ihtiyaç duyarız, fakat bu miktarın altında örneğin ışık görmeyen bir odada, sesten yalıtılmış bir ortamda bulunur ya da güçlü ışığa veya sese maruz kalırsak, yetersiz ve aşırı uyarılmış oluruz. Yetersiz ve aşırı uyarılma sadece fiziksel durumlar için geçerli değil duygu ve düşünce durumları için de geçerli. Yetersiz ve aşırı uyarım sonucunda görme, işitme gibi duyum sorunları, düşünme, hatırlama gibi algı zayıflıkları, uyum güçlükleri, duyarsızlaşma görülmektedir. Yaşamımız yetersiz ve aşırı uyarımlar altında gidip geliyor, dengemizi kaybettik.

Modern yaşam biçimi, hız ve haz odaklı takıntılarından görüntü ve gürültü bombardımanına kadar insanı ve insanlar arası ilişkileri doğasından çıkarıyor. Savaş oyunlarında öldürdükçe puan kazanıp ustalaşan çocuklar, anne ve babaları gibi ilgilenmiyorlar yaşıt arkadaşlarının yerde yatan cesetleriyle. Kıyıya vuranın insanlığımız olduğunu çoktan unuttuk.

Bir arkadaşım Facebook’ta binlerce arkadaşı olmasına rağmen bunların arasından babasının cenazesine katılan olmadığını söylemişti. İnsan bu arkadaşlıkları gerçek sanıyor, bu platformda edindiği arkadaşların acı ve tatlı gününde yanında olacağını sanıyor. Sanallığını, yapaylığını unutarak. Geçiş dönemini yaşayan ülkemizde hâlâ gerçek ilişkiler gündemde. Fakat çocuk ve gençlerimizi gözlemlediğimizde, bu bağların nasıl gevşediğini saptayabiliriz.

Çare; doğaya ve doğal olana dönmek. Doğadan ayrı düşünemeyeceğimiz insan, insanlığını doğada bulacak yine. Kuşların cıvıltısı, denizlerin dalgası, fırtınanın sesi, çiçeklerin rengi, toprağın kokusu akort edecek bizi.

Depresyon bir şehirli hastalığı mı sorusuna yanıt verirken psikiyatr, Prof. Dr. Kemal Sayar şöyle diyor: “Bunu söylemek yanlış olmaz, çünkü kırsal kesimde psikiyatrik rahatsızlıklardan hatta şizofreniden mustarip insanların sayısı az. Şehir hayatının yarattığı sıkışmışlık hali pek bize göre değil. Bir ağaç altına oturunca daha mutlu oluyoruz. Büyük şehir insanda korkunç bir daralmışlık duygusu yaratıyor ve öfke katmerli oluyor. Acilen parklara, gün içinde soluk alıp uzun yürüyüşler yapabileceğimiz tabiat parçalarına ihtiyacımız var.”

Doğasından çıkmış bir kuşun haberi bu yazımıza vesile oldu. Bitirirken de Sait Faik’in 1960’larda, doğanın katledilmesine karşı çıkıp çevreci bir ağızla yazdığı Son Kuşlar öyküsü geldi aklıma. Şöyle demiş büyük hikâyeci: Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde, güz mevsiminde artık esmer lekeler göremeyeceksiniz, günün birinde yol kenarlarında, toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremeyeceksiniz. Bizim için değil ama çocuklar, sizin için kötü olacak, biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak, benden hikâyesi.”