Her Türk genci gibi bizim de bir dönemimiz yurt dışında “Hiç Türk’e benzemiyorsun!” iltifatını(!) aramakla geçti. Çok zorda kalınca “Kıbrıslıyız!” diyorduk ve kimse daha fazlasını sormuyordu. Kıbrıs sorunu galiba sadece bizim sorunumuzdu.

Yurda dönüşümüzü “Duvara Karşı” kolaylaştırmıştı (izlemediyseniz izleyin, yazıyı sonra da okursunuz). “Gemide” ve  “Laleli’de bir Azize” gibi filmlerle kararımız olgunlaşıyordu, bizde film çekme potansiyeli vardı. Hem arada derede kalmışlığımız Ahmet Hamdi Tanpınar’dan bile fazlaydı hem de şehrin ucube semtleri bize gerçek üstü sinematografik geliyordu.

Ati, bizim hep “rahatsız” olduğumuzu düşünüyordu. Ben bunu kendime “restless” olarak çeviriyor ve bundan gocunmuyordum. Film yapmanın ön şartı zaten yaratıcılık değil rahatsızlığın İngilizcesiydi.

Eğer hayat yaşadığımız anların toplamıysa bizimkisi sıfır oluyordu çünkü hiçbir anın kıymetini bilmemiş, hep bilmediğimiz bir anın peşinde koşmuştuk. Belki de peşinde olduğumuz an, filmimizi bitirdiğimiz andı.

Bu kafayla NHKM’de sinema atölyesine başlamıştık otuza bir kala. Derslerin en aktif katılımcısı henüz lise 2’de olan Şule’ydi. Biz 30’luk abileri olarak onun sinema üstüne fikirlerini hem takdir ediyor hem de kendi zekamızdan utanıyorduk. Film çekecek adamın bir derdi olmalıydı ama bizim derdimizin bir nesnesi bile yoktu. Olsun, cümle kurmak için zaten ön şart bir öznenin olması değil miydi? Tamam, biliyorum bu laf oyunları ile durumu kurtarmaya çalışmanın bir lüzumu yok, atölyede kısa film çekemeyen tek ikili biz olmuştuk günün sonunda.

Aslında parçalara bölünce onlarca şey söyleyebiliyorduk. Haftalarca memleketin en ücra köşelerini gezmiş, hikâye aramış ama sonunda kendimiz hikâye olacağımızı fark etmemiştik.

Yıllar sonra İstiklal’de, Urban Café’de otururken yanımıza geldi Şule. Bunu tesadüfe yoran biz, ona filtresiz bira ısmarlamayı cool saydık. Yıllar Şule’nin olgunluğuna olgunluk katmıştı. Uzun süren karşılıklı hal hatır sormalar ve hayat özetleri sonrası Şule “Size bir sürprizim var, ilk filmimi tamamladım!” dedi. Tüm sorularımızı boş bırakıp bizi filmine davet ederek yüz almayı başardı.

Beyoğlu Sinemasına yürürken kronik ezikliğimizle Şule’ye (nasılsa detayını sormaz diye varsayarak) “Ya aslında bizde bir şeyler denedik.” diye geveliyorduk. Şule “Aaa öyle mi, çektinizse bir şeyler mutlaka görmek isterim.” deyince, “Yani hadi film çekmedik bu ucuz yalanlar niye?!” bakışlarıyla Ati’yle sessizce birbirimizi suçladık. Suçluluk duygusu, utançla birleşirse yazmakla şifa bulmaz bir hale dönüşüyor sevgili okur. Ha nerede kalmıştık, ilerleyen saniyelerde Şule’ye mal gibi bakmaktan ne filme girdiğimizi bile anlamadan kendimizi salonda bulduk.

Ati’yle sanki yıllarca provasını yapmış gibi sinema salonunda Şule’nin sağına ve soluna yerleştik. İçime o an “Bizim Büyük Çaresizliğimiz” kitabını okuyanların anlayabileceği bir hüzün çöktü.

Şule hiç denenmeyen bir senaryo oluşturma yöntemi kullanmıştı. Facebook timeline üzerinden ikimizin de hayatını takibe almış ve facebook timeline üzerinden kadrini bilemediğimiz hayatlarımızı filme dökmüştü. Şimdi bazılarınızın “Nasıl yani?” dediğini duyabiliyorum. Şüphe mi ettin? O halde dön bir bak yıllar içinde paylaştıklarına. Yediklerin, içtiklerin, hissettiklerin, terk ettiklerin, dürttüklerin, eklediklerin… Hepsi orada senle yaşadı.

Film, “Mevla’m kanat vermiş uçamıyorsun” şarkısıyla sona erdi. Evet, Mevla’m kanat vermişti ve biz uçamamıştık. Tüm bu yaşadıklarımızdan ders almamış olmanın özgüveni ile geceyi Cumhuriyet İşkembecisi’nde bitirdik. Paça iyidir sevgili dostlar.

Bu arada “Hayatınız bir film olsaydı nasıl bitmesini isterdiniz?”

Hayatım bir film olsaydı Şule çeksin isterdim.

*Kapak fotoğrafı:Hayrullah Mete