“Çeviri kadın gibidir, güzeli sadık olmaz, sadığı güzel, diye bir atasözü var. Çoğu atalar gibi, o Rus atası da yanılmış. Çeviri kadın gibidir, doğru. Doğru ama güzeli sadık olur onun da.”

Şair, çevirmen ve özgün kimliği ile tanınan Can Yücel, tok sesi ile edebiyatımızın kilometre taşlarından biri olmuştur.

21 Ağustos 1926’da İstanbul’da doğan şair, eski Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in oğludur. Öğretmenliğiyle, müfettişliğiyle, milletvekilliğiyle, Milli Eğitim Bakanı olduğu dönemlerde verdiği hizmetlerle, açtığı konservatuvar, Köy Enstitüleri ve Tercüme Bürosu ile eğitim dünyasında saygın hizmetleriyle anılan çalışkan bir babanın, “orijinal” oğludur.

Sevgi dolu ama bir o kadar da kaotik bir aile ortamı içinde büyümüştür Can Yücel. Sevginin ve gerilimin aynı şiddette hissedildiği ev ortamı Can Yücel’in kimliğine de yansımıştır. Bu ortam, onu hem beslemiş hem de onun gözlem yeteneğini artırmıştır. Anne ve babasına dair gözlemlerini döktüğü şu satırlar oldukça etkileyicidir:

”Annem Romanyalı, mahzun bir kadın.
Çok güzel. Boy:1.80. Müthiş şefkatli.
Babamın başka kadınlara zaafı malum.
Annem hep kabullenir. Hepsine göğüs gerer.
Annem aşık babama çünkü…
Annemin aşık olmamasına imkan yok.
Ben de aşıktım ona aslında…
Birden terslenir babam.
Sonra öylesine insan canlısı ki.
Annem peşinde pervane”

Aile kavramı önemlidir Can Yücel için. Bu kaotik ortam, onlara hem büyük bir sevgi duymasını sağlamış hem de aynı derecede onlarla çatışmasına neden olmuştur. Henüz ilkokul üçüncü sınıftayken ikizi kız kardeşi Canan ile sürekli kavga ettikleri gerekçesiyle yatılı okula yollanmıştır.

‘İlkokul üçteydim. Küçücük çocuk. Boğaziçi Okulunda okurdum. Evden yolladılar. Leyli (yatılı) yollandım. Hem aynı şehirde oturacaksın hem de okula yatılı yollanacaksın. Çok bozuldum, çok üzüldüm. Evde ikiz kardeşimle kavga ediyorum diye yollandım.’’ cümlelerinde de belirttiği gibi bu duruma bir hayli içerlemiştir. Ancak güçlü karakteri onun bu duruma alışmasını sağlamıştır. Bu okulu, hedefine ulaşmada bir basamak olarak görmeye başlamıştır: O, çok başarılı bir futbolcu hatta gol kralı olacaktır!

Rüyalarında ağları yırtacak denli sert goller atmayı başarsa da gerçek hayatta, bu hayali hiçbir zaman vücut bulamayacaktır.

İstanbul günlerini bu hayallerle sürdürürken babasının milletvekili olmasıyla ailesi ile birlikte Ankara’ya taşınmıştır. Ancak Ankara’ya bir türlü alışamamıştır. Bu alışamama durumu ona şu satırları yazdırmıştır:

”Söyleyin dağlara rüzgara
yurdundan sürgün çocuklara
düşmesin kimse yılgınlığa
geçit vardır yarınlara.”

Ankara’ya alışamadığı gibi babasının önce milletvekili daha sonra da Milli Eğitim Bakanı olmasına da alışamamıştır. Bu durum, onun üzerinde ciddi bir baskı oluşturmaktadır. Yaşadığı en ufak bir olay bile bu baskıyı ona hatırlatmaktadır. Nitekim bir gün Can Yücel’in eğitim gördüğü okulu ziyaret eden Hasan Ali Yücel, oğlunu öğrencilerin önüne çıkararak ‘Saçlarınızı işte bununki gibi kestireceksiniz.’ diyerek diğer öğrencilere öğüt vermiştir. Tabii Can Yücel bir hayli utanmıştır. Babasına ve üzerinde yarattığı baskıya tepki olarak ertesi gün okula dağınık bir saçla gitmiştir.

Can Yücel’in bu durumuna tanıklık eden Türk edebiyatının bir diğer önemli şairi Cemal Süreya, şairin babası sayesinde(!) doğan muhalif kimliğini şu cümlelerle ortaya koymuştur: “Vekil oğlu olmak sıktı Can Yücel’i. Arkadaşıyla kavga etse suçlu olan hep karşı taraf. Olacak iş mi bu? Bu durum, küçük Can’da bütün suçları üstlenme duygusu yarattı.”

 Babasıyla yaşadıkları Can Yücel’in “özgün” kimliğinin oluşmasını sağlamıştır. Belki de bunun bilinciyle babasına büyük bir minnet duymuş ve ona ithafen “Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim” şiirini yazmıştır.

”Hayatta ben en çok babamı sevdim.
Karaçalılar gibi yardan bitme bir çocuk
Çarpı bacaklarıyla ha düştü, ha düşecek –
Nasıl koşarsa ardından bir devin,
O çapkın babamı ben öyle sevdim.

Bilmezdi ki oturduğumuz semti,
Geldi mi de gidici- hep, hepp acele işi!
–
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi.
Atlastan bakardım nereye gitti,
Öyle öyle ezber ettim gurbeti.

Sevinçten uçardım hasta oldum mu,
40ı geçerse ateş, çağırırlar İstanbula,
Bi helallaşmak ister elbet, diğ
mi, oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oy
nunu,
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu.

En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin,
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim.
Hayatta ben en çok babamı sevdim.’’

Özel hayatının aksine eğitim hayatında şanslı bir çocukluk geçirmiştir Can Yücel. Nurullah Ataç, Cevdet Kudret Solok gibi edebiyat çınarlarının öğrencisi olarak yetişmiştir. Bu çınarlar sayesinde de Türk edebiyatının yanında Batı edebiyatını da yakından tanıma şansı elde etmiştir. Hatta Batı edebiyatına duyduğu sevgi onu Latince öğrenmeye itmiştir.

Öğrencilik yıllarında bu değerli hocaların yanında değerli bir dostluk da edinmiştir. Gazi Yaşargil ile oluşturduğu sağlam dostluk her daim onu beslemiştir. İki dost başarılı öğrencilik hayatlarında yurt dışına gitmeyi akıllarına koymuş hatta hedeflerine ulaşabilmek için sürekli para biriktirmişlerdir.

Lise yılları bitmiş, iki dost hayallerine ulaşmak için Milli Eğitim Bakanlığının kapısını çalmıştır. Burslu öğrenci olarak gönderilmek üzere bütün şartları yerine getirdikleri için içleri rahattır. Ancak çaldıkları ve güvendikleri bu kapı Can Yücel’in yüzüne kapanmıştır.

Hasan Ali Yücel, yüksek not ortalaması ile mezun olan bu iki gencin yurt dışında okumak için gerekli olan şartları sağladığının farkındadır ancak oğlunu gönderdiği takdirde dedikoduların çıkacağını bildiği için öz oğlunun eğitiminin önünü kesmiştir.

Hasan Ali Yücel, özel olarak görüştüğü Gazi Yaşargil’e kararını “Seni gönderebilirim ama arkadaşını gönderirsem dedikodu olur. Bu yüzden onu gönderemem.” cümleleriyle iletmiştir. Can Yücel’e durumu anlatmak can dostu Gazi Yaşargil’e düşmüştür ama şair duyduklarına şaşırmamıştır. Hiç düşünmeden biriktirdiği parayı arkadaşına uzatmış ve “Madem öyle, benim biriktirdiğim parayı da sen al. Hiç olmazsa amacımı böyle gerçekleştireceğim.” diyerek bir nevi kaderine teslim olmuştur.

Gazi Yaşargil, can dostunun da verdiği parayla yurt dışına gitmiş ve Türkiye’nin hatırı sayılır cerrahlarından biri olmuştur.

Ancak yıllar sonra Gazi Yaşargil, yurt dışına gitme hikâyesindeki yanlışlığı düzeltecek ve edebiyat tarihini etkileyecek bir açıklamayla bu hikâyenin doğru olmadığını savunacaktır. İki dost lise yıllarının ardından ailelerinin desteğiyle yurt dışına giderek eğitimlerini sürdürmüştür. Can Yücel DTCF Klasik Filoloji bölümünde öğrenimine başlamış, ardından Cambridge Üniversitesinde eğitimine devam etmiştir. Bir dönem çıkan ‘Hürriyet Gösteri’ dergisinden Merve Erol’a röportaj veren Can Yücel, Cambridge Üniversitesinde devam eden Yunanca-Latince eğitimini yarıda bırakarak önce Avrupa Tarihi ardından da sanat tarihi eğitimi aldığını açıklamıştır. Uzun süre Paris’te ve Londra’da yaşamış hatta BBC’de Türkçe Yayınlar Bölümü’nde spikerlik yapmıştır. Tok ve gür sesiyle dikkat çekmeyi başarmıştır.

1956 yılında büyük aşkı Güler Hanım’la evlenmiş ve yıllar içinde olumsuz pek çok şey yaşasalar da kırgınlık yerine sevgi biriktirmeyi başarmışlardır. Hasan, Güzel ve Su adında üç çocukları olmuştur.

1963 yılında Türkiye’ye dönmüş ve bir süre turist rehberliği ve çevirmenlik yapmıştır. Bir süre sonra ise hayatını tamamen çevirmenlik ve şairlik üzerinden kazanmaya başlamıştır.

Şiirleri de çevirileri kadar bir hayli dikkat çekmiştir Can Yücel’in. 12 Mart 1971 askeri müdahalesinin ardından çevirdiği iki kitap nedeniyle 15 yıl hapse mahkum edilmiştir.  Adana Cezaevine gönderilen Can Yücel, 1974 yılında çıkarılan genel afla serbest bırakılmıştır.

Şiirlerinde argoya ve müstehcen ifadelere sıkça yer verdiği için hakkında birçok dava açılmıştır. Defalarca gözaltına alınmıştır. Gözaltına alındığı bir gün ifadesi alınırken ‘Hayatını anlat!’ demişlerdir Can Yücel’e. Şair, sanki bu cümleyi beklercesine keskin zekasıyla isteneni anlatmaya başlamıştır ve tabii ki kendini bu sıkıntılı ortamdan da kurtarmayı başarmıştır:

“Bir kez, gözaltındayken hayatını anlat dediler bana. Bir başladım… Nasıl susturacaklarını bilemediler, sonunda salıverdiler beni. Herkes susar ya, ben dinlenip dinlenip anlattım. Dayanamadılar elbette, saldılar beni.”

 Şiirleri müzisyenlerin de dikkatini çekmiş, “Ezginin Günlüğü” ve “Yeni Türkü” gibi pek çok grup ve müzisyen onun şiirlerini besteleyerek bizimle buluşturmuştur.

Can Yücel’in şiir yazması tesadüfi değildir şüphesiz. “İlk şiirimi on yaşında yazdım. Şiire babamın yardımı çok oldu. Babam okur, babaannem okur. Şiire elverişli bir dünya yaratmıştı babam bana.” cümleleriyle ortaya koymuştur şiire başlama hikâyesini.

Çeviri yapmak da ayrı bir tutkudur onun için. Kendi deyimiyle ‘yazılanı yeniden ve kendince söylemektir’ çeviri.

Yazılanı kendince söylemeye verdiği önemi çok güzel bir örnekle buluşturmuştur bizimle.

Shakespeare’in ‘To be or not to be’ sözünü ‘Bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin’  şeklinde çevirerek ‘serbest tarz çevirmenlik’ ile tanıştırmıştır bizi.

Özgün kimliği gerek çevirilerinde gerek şiirlerinde karşımıza çıkmaktadır. Çeviri, onun dobra kişiliğinin dışavurumu olmuştur. “Lafı ne kadar dolaştırırsan işin içinden çıkman o kadar güçleşir. Bu adam ne söylemiş, ne yapmak istiyor, hangi olayı durumu kurmak istiyor deyip onun söylediğini yeniden söylerim ben.” cümleleriyle tekniğini ortaya koymuştur. Can Yücel birebir sözü aktarmak yerine çevirdiği metni Türkçeleştirmeyi tercih etmiştir.

Tiyatro dünyasından Lorca ve Bertolt Brecht gibi üstatların oyunlarını Türk edebiyatına kazandırmıştır. Ancak Can Yücel’in çevirmenliği denildiğinde herkesin aklına tek bir isim gelmektedir: William Shakespeare.

Can Yücel’in çevirmenliğinde takındığı ‘yeniden yorumlama’ ya da ‘Türkçeleştirme’ konusu birçok eleştirmenin acımasız sözlerine hedef olmuştur.

Yunanca- Latince, Avrupa Tarihi ve sanat tarihi eğitimi almış olan Can Yücel, şüphesiz Shakespeare’i en iyi anlayabilecek ve çevirebilecek kişilerdendir. Ancak biraz önce de belirttiğim gibi çevirilerinde ‘yeniden yorumlama’ veya ‘Türkçeleştirme’ diye nitelendirilebilecek tekniği nedeniyle başarısızlıkla hatta Shakespeare metinlerine ihanet etmekle suçlanmıştır.

‘Shakespeare’in A Midsummer Night’s Dream Oyununun Türkçe Çevirilerinin Karşılaştırılmalı Olarak Değerlendirmesi’ adlı yüksek lisans tezinde Kemal Atakay, Can Yücel’in ‘Bir Yaz Gecesi Rüyası’ oyununu ‘yanlış’ çevirdiğini iddia etmiştir. “Can Yücel’in çevirisindeki en büyük yanlışı[nın] değişik sınıfları temsil eden ve temsil ettikleri sınıfların dilsel edimlerini konuşmalarında somutlaştıran oyun kişilerini aynı ağızdan konuşturması, her sınıfın özgül dilsel kullanımlarını göz ardı etmesi” şeklinde, iddiasını bize sunmuştur.

Kemal Atakay dışında birçok çevirmen, İngiliz edebiyatı profesörü ve eleştirmen Can Yücel’in tekniğini ‘yanlış’ olarak yorumlasa da Zeynep Oral gibi araştırmacı-gazeteci insanlardan Can Yücel’in kullandığı tekniğe sahip çıkanlar da olmuştur.

Zeynep Oral, Milliyet Sanat Dergisi’nde yayımladığı ‘Tiyatro: Bahar Noktası ya da Yaşasın Tiyatro’ yazısında “Şimdi biliyorum Shakespeare’i ‘kutsal’, ‘tabu’, ‘dokunulmaz’ sayanlar, Can Yücel’in böyle özgür biçimde söylemesine çok kızacaklar.” diyerek Can Yücel ve çevirilerine sahip çıkmıştır.

Bu anlamda çevirmenliği ile tartışılmaz bir yerde olan Sabahattin Eyüboğlu’nun, Can Yücel ve çevirmenliği hakkındaki görüşlerinin ayrı bir önem kazandığını düşünmekteyim. Çünkü Sabahattin Eyüboğlu, Can Yücel’in dünya edebiyatından çevirdiği şiirlerini bir araya getirdiği ‘Her Boydan’ kitabı üzerine ‘Can Yücel’in Şiir Çevirileri’ adlı bir yazı hazırlamış ve böylece onun çevirmenliğini inceleme fırsatı yakalamıştır. Tespitlerini şu cümlelerle ortaya koymuştur Eyüboğlu: “Can Yücel pek mi kendinden yana çekmiş çevirdiği şairleri? Hep bir ağızdan mı konuşturmuş değişik şairleri? Kaldırım, meyhane Türkçesi -ki tadına doyamaz oluşumuzun bir hikmeti vardır elbet bu yıllarda- fazla mı ağır basıyor yer yer? Kalem efendilerinin inadınalık, meleğe karşı çöpçüden, öğretmene karşı öğrenciden, padişaha karşı Keloğlan’dan, kasabın kedisine karşı sokak kedisinden yanalık, sözün biberlisini, küfürün sunturlusunu tutarlık tutamıyor mu kendini bazı şiirlerde?”

Aslında Sabahattin Eyüboğlu, bu sorularla okurun dikkatini çekmek istemiştir Can Yücel’in tekniğine.

Bütün bu eleştirilerden sonra akla tek bir soru gelmektedir: Can Yücel birçok çeviri yaptığı halde neden özellikle Shakespeare çevirileriyle gündeme gelmiştir?

Şüphesiz Shakespeare’i çeviren birçok çevirmen olmuştur, olmaya da devam edecektir. Ancak Can Yücel adeta Türkçede onun sesi olmayı başarmıştır.

Shakespeare’in 66. Sone’sini o kadar güzel çevirmiştir ki Ezginin Günlüğü ve Hüsnü Arkan bu şiiri bestelemekten kendilerini alamamışlardır.

66.SONE

Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,
Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
Değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
O kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,
Ezilmiş, horgörülmüş el emeği, göz nuru,
Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen’ e
Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
Seni yalnız komak var, o koyuyor adama.

William SHAKESPEARE
Çeviri: Can YÜCEL

Shakespeare, dünya edebiyatındaki yeri kadar Türk edebiyatında da yer edinmektedir tartışmasız. Hasan Ali Yücel’in kurmuş olduğu Tercüme Bürosu da Shakespeare’in eserlerinin çevirisi konusunda fikirler üretmiştir. Can Yücel’in edebiyat öğretmeni ve Tercüme Bürosu Başkanı olan Nurullah Ataç, Tercüme Bürosunda çalışan Sabahattin Eyüboğlu ve Hasan Ali Yücel, Shakespeare çevirileri için birtakım normlar belirlemişlerdir. Bu normların Can Yücel’i etkilediği sonucuna da ulaşmamız zor olmayacaktır bu durumda. Can Yücel’in ‘Türkçeleştirme’ fikri ve çevirilerin “çeviri kokmaması” da bu insanlar sayesinde gerçekleşmiştir.

Can Yücel, muhalif kimliği nedeniyle de daima haklıdan, garibandan yana tavır sergilemiş, dolayısıyla Shakespeare çevirilerinde metne sadık kalmamıştır. Çünkü Shakespeare’in sanat yaşamı incelendiğinde başlangıçta ‘Kralın Adamları’ unvanını alarak kraliyet ailesi tarafından korunan ve sarayda oyunlar sergileyen bir tiyatro topluluğunun yazarı ve oyuncusu olduğu görülecektir. Bu durum halktan yana bir anlayış benimsemiş olan Can Yücel için birebir çeviri yapmaya engeldir. Kaldı ki Shakespeare, hümanist düşünce benimsenmeden önce tragedya ile komedyayı birbirine karıştıracak kadar kültürsüz bir “avam sanatçı” olarak eleştirilmiştir. Can Yücel belki de Shakespeare’in bu eleştirilen yönünden yola çıkarak kendi çeviri anlayışını rahatlıkla Shakespeare metinlerine uygulamıştır. Can Yücel’e göre Shakespeare eserlerindeki kral ya da kraliçenin küfretmesinde hiçbir sakınca yoktur.

Can Yücel, Suat Karantay’la gerçekleştirdiği bir söyleşide yaptığı Shakespeare çevirileriyle ilgili önemli bir açıklamada bulunmuştur. Aslında bu, bir anlamda kendisine yöneltilen ‘argo kullanımlarla oyunları kaba bir halk güldürüsüne dönüştürdüğü’ eleştirilerine yanıt niteliğindedir:

“Mesela tiyatro şiirden daha serttir. Daha serttir, çünkü tiyatroda okuyucuya, elindeki şiiri okuyup anlamaya çalışan kişiye değil, seyirciye hitap edilmektedir. Etki-tepki sürecinin oyuncuyla seyirci arasında o anda yaşanması, metnin iletisinin, duygusunun, öfkesinin seyirciye sahneleme sırasında aktarılması gerekmektedir. Dolayısıyla kaynak metinde yer alan kaynak dile, kültüre, topluma ya da edebiyata ilişkin göndermelerin erek dilin seyircisi tarafından anlaşılması beklenemez. Seyirci İngiliz, Alman, Fransız edebiyatı ve sosyal tarihi bilgisiyle gelmemektedir tiyatroya ve tiyatro çevirmeni böyle bir gerçeği göz ardı ederek çeviremez oyunu.

Bu açıklama Can Yücel ve çevirilerinin manifestosudur adeta. Şiirin ne demek olduğunu çok iyi bilen Can Yücel, çevirilerinde de sadece anlamı aktarmak yerine şiir olarak kabul görebilecek bir metni ortaya çıkarmayı amaçlamıştır. Tiyatro çevirilerinde de “sınıfsal farklılıklar”, “iğneleme” ve bunların yanında belki de en önemli öge olarak seyircinin anlayabileceği “dilsel zenginlik”i temel olarak alınmıştır. Bu özellikler bir anlamda Can Yücel’in çevirilerinin esas mantığını oluşturmaktadır.

Shakespeare’in ‘Bir Yaz Gecesi Rüyası (Bahar Noktası)’, ‘Fırtına’ ve ‘Hamlet’ oyunlarını Türk edebiyatına kazandıran Can Yücel, bu üç çeviride de şiirsel dile önem vermiştir.

Şüphesiz bu oyunların konusu ve Can Yücel tarafından aktarılış yöntemleri üzerine de söylenecek çok şey olsa da genel hatlarıyla Can Yücel’in gözünden Shakespeare’i yeterince anlattığım kanısındayım.

1997’de edebiyat emektarı, güzel insan Can Yücel’e kanser teşhisi konmuştur. Hastalığına rağmen yazmaktan vazgeçememiştir. Tedavi sürecinde hissettiklerini ‘Ne Tesadüf, Ne Tesadüf!’ şiiri ile ortaya koymuştur:

“Çeşme’de peydahlanmışım
Babam anam tarafından,
İkisi de iyi insanlar
Ne iyi tesadüf!
Laleli’de doğmuşum ikiz
Ne aksi tesadüf!
Ordan babam mevkiinde sivrilince
Şişli’ye göçmüşüm
Hiç mahallede oynamamışım
Ne aksi tesadüf!
İkizimle kavga etmişim
Yatılı okula yollanmışım
Ne aksi tesadüf!
Tam oraya alışırken
Babam vekil olmuş, doğru Ankara!
Ne aksi tesadüf!
Sonra lisede harika arkadaşlar bulmuşum
Gazi gibi, Turhan gibi, Kemal gibi
Ne iyi tesadüf!
Babamın evinde bir sürü musikişinas, şair tanımışım
Ne iyi tesadüf!
Sosyalist olmuşum ne iyi ama ne belalı tesadüf
Prof Rhode’yı tanımış, neler neler öğrenmişim
Sonradan unutsam da
Ne iyi tesadüf!…
İngiltere’ye yollanmışım,
Ne aksi tesadüf!
Almanya’ya gidecektim…
Uzatmayalım, Güler’i bulup evlenmişim
Ne iyi tesadüf!
Üç çocuğum oldu üçü de harika
Ne iyi tesadüf!
Şiiri seçmişim, doğru seçim
Ne iyi tesadüf!
Öleceğim yakında
Ne aksi tesadüf!

Şiire ve çevirilere kısacası edebiyata adanmış bir ömürdür Can Yücel’in hayatı. 1989’da yıllarca hayalini kurduğu Datça’ya, eşi Güler Hanım’la yerleşmiştir.

Bizce Shakespeare’i en iyi çevirenlerden biri de hiç şüphesiz Can Yücel’dir. NE İYİ TESADÜF!

Ve…

Bu dünyadan bir Can Baba geçti

Ne güzel tesadüf!

 

Edebiyat öğretmeni olmanın yanında çocukluk hayalinin peşinden emin adımlarla ilerliyor. Kendi platformunu oluşturarak dostlarını bir araya topladı. Dostlarıyla sanatın her alanında üretim yapıyor ve inatla yapmaya devam edecek. Saplantılı edebiyat takipçisi. Kimi zaman Kafka’nın böceğinin peşinde, kimi zaman Slyvia Plath’in kafasını soktuğu fırının içinde. Kimi zaman Dostoyevski’nin yarattığı ‘Öteki’ ile ilgileniyor. Ama en çok da bir ‘şair’in dizelerinin misafiri.