İki yıldır yaşamakta olduğum bu tenha kıyı kasabasında her yaz mevsiminde önceden haber bile vermeden cümbür cemaat gelip evlerine postu sererek tüm düzenlerini alt üst eden konuklarından yakınan en az beş on kişi tanıdım. Oysa ben arada sırada gelip hanemi onurlandıran konuklarımı pek severim. Onları ağırlamaya çalışmaktan büyük zevk alırım. Gelişlerinde heyecanlanır, gidişlerinde hüzünlenirim. Gelgelelim bu defaki konuğumla birlikte geçirmek zorunda kaldığım yaklaşık bir haftanın tek zevkli tarafı onun arkasına bakmadan gidişiydi.

Üstelik o mandalina kabukları olmasaydı benden habersiz gelip evime yerleştiğinden kim bilir ne zaman ve nasıl haberim olacaktı. Ne alaka diyeceksinizdir, ben de aynen öyle dedim en başta, ama çok alakası var. Ben mandalinayı çok severim; uğruna bayağı romantik bir şiir yazmışlığım bile vardır. Özellikle son üç beş yıldır mevsim başlarında tezgâhları dolduran biraz irice, dışı yeşil mandalinaların gelişini iple çekerim. Onları bıçakla ortadan ikiye ayırıp emerek, kemirerek yemek herhalde sadece bana ait olmayan bir hoşluk olsa gerek. Her neyse, işte bir Perşembe akşamı televizyonun karşısında mutat yalnızlığımla başbaşa otururken, üzerinize afiyet, kocaman iki mandalina kemirdim ve içinde azıcık posa kalmış dört yarım kabuğun olduğu tabakla bıçağı yanıbaşımdaki sehpanın üstüne bıraktım. Gece yarısı uyku bastırınca da yatak odama gidip uyudum. Sabah seremonisi, saat altı buçuk, yedi sularında uyanmak, filtre kahve olurken ayaküstü apar topar bir şeyler tıkınmak, bir bardak kahve alıp doğruca tütün kutumun durduğu, her zaman oturduğum yere gitmek…

Cuma sabahı uyandığımda yine öyle yaptım. Kahvemi alıp oturdum; tütün kutusunu açınca tütünün kurumaya yüz tuttuğunu gördüm; buralar hâlâ sıcak, tütün çabuk kurur ve sigara sarmayı zorlaştırdığı gibi içimi de bozulur. İçine küçük bir parça mandalina kabuğu koyarsam kurtarır dedim ve sehpanın üzerinde duran tabağa uzandım, ama, ama, ama tabak ve bıçak oradaydı orada olmasına da, mandalina kabuklarının izi bile yoktu. Saçma olduğunu düşünmeme karşın yine de mutfağa gidip çöp kutusuna baktım, yok! Zaten tabakla bıçağı da mutfağa getirmiş olurdum. Ee, bu ne o zaman? Ürperti! Evde mandalina kabuğu yiyen bir şey var. Fare değildir herhalde. Mutfak tezgâhının üstünde duran ekmek torbasına dokunmamış da mandalina kabuğu mu yemiş? Buzdolabında o yeşil mandalinalardan birkaç tane daha var, üç beş tane de yeni çıkan iyice sararmışlardan. İki büyük kırmızı elma, yarım da kavun. Sakın onları da…

Buzdolabını açıp bakmayı düşündüm, ama yine ürperir gibi olunca kendi kendimi azarladım, saçmalama be adam dedim. Lakin yine de baktım buzdolabına; konuğumla tanışmak için onları yem olarak kullanabilirdim. Ya baş edemeyeceğim bir şeyse? Yine ürperti! Kafayı mı yiyorum? Tuhaf, gerçeküstü şeyler düşüyor aklıma; oysa ben gerçekçi bir adamım. Peki, ama o mandalina kabukları nerede? Uyurgezer mi oldum yoksa? Ha, yani gece kalktık, o kabukları aldık, her zaman bir şeyler silkelediğimiz pencereden bahçeye attık, olacak şey mi? Git bak, yok! Uyurgezer olunca övündüğümüz çevreciliğimiz de tersine dönüşmedi ya! Yok, uyurgezer olsaydım, mandalina kabuklarına ulaşmadan önce merdivenlerden filan düşerdim, herhalde. Aa, o da ne? Oğlumun çerçeveli resimlerinin olduğu alçak dolapların üstünde bir sürü çitilmiş kabak çekirdeği kabuğu! Bir insan nasıl çiterse, öyle çitilmiş hem de. Kabukları temizledim temizlemesine de bu arada kafam iyice karıştı. Tamam, bir kol mesafesindeki biraz daha alçak mutfak dolabının üstündeki teferruatın arasında kızımdan kalmış bir paket kabak çekirdeği ve bir paket ayçiçeği çekirdeği vardı ama ağızları kıskaçlıydı. Hem ben o resimlerin sık sık tozunu alırım. Yani, o kabukların oraya nasıl geldiği apayrı bir muamma. Anlaşılan konuğum mandalina kabuğu kadar kabak çekirdeğini de seviyor. İyi de kabak çekirdeği paketini nasıl açıp, içinden yiyeceği kadarını aldıktan sonra tekrar nasıl kapattı bu meret!  Paketler hiç dokunulmamış gibi duruyor ve üstlerinde delik filan da yok. Sorular, sorular… Hayvanat bahçesinden kaçmış, evimde saklanan bir maymun olabilir mi? Daha neler! Maymunun işi ne buralarda? Üstelik Datça’da ve yakın çevresinde bir hayvanat bahçesi de yok.

O akşam mandalina kabuklarının kaybolduğu tabağı ve üstündeki bıçağı kırkladım, çamaşır sularına yatırdım. Konuğuma yapacağım ikram için daha sonra atılacak bir plastik kap ayarladım. Ne olduğunu anlayana kadar bana ve başka bir şeye bulaşmasın istiyordum. Mutfağı da şartlamak gerekiyordu ama konuğumu def etmeden bir anlamı olmayacağından bunu sonraya bıraktım. Ama bu yüzden mutfakta hiçbir şeye el süremedim ve akşam yemeğini biraz ballı, müslili yoğurt idare eder, hem mecburen meyve yiyip, konuğa ikram hazırlayacağım deyip geçiştirdim. Akşamın ilerleyen saatlerinde iri bir elmanın kabuğunun bir kısmını soyup gerisini ısırarak yedim ve kabuklarla geriye kalan kocaman koçanı ikram tabağına koydum. Bir yeşil mandalinayı konuğuma kolaylık olsun diye dörde bölüp biraz posalı bırakarak kemirdikten sonra kabuklarını tabağa ekledim. Yanına biraz kabak çekirdeği biraz da ayçiçeği çekirdeği serpiştirdim. Derken gece yarısına doğru uykum gelince korkudan yatak odamı iyice bir kolaçan ettikten sonra, ne olur ne olmaz diyerek kapımı sıkıca kapatıp yattım.

Ertesi sabah uyanır uyanmaz ilk işim gidip ikram tabağına bakmak oldu; ayçiçeği çekirdeklerine dokunulmamış, diğerleri silinip süpürülmüştü. O kocaman elma koçanı da yok olduğuna göre demek ki elma da sevmesi bir yana, oldukça büyük bir şey olmalı bu! Ürperti!

Yok, böyle olmayacak! Birileriyle konuşmalıyım. Hem ekmek de az kaldı, bilgisayarımın başına geçip çalışmaya başlamadan pastaneye gidip ekmek alayım; pastanenin sahibi Metin Bey daha uzun zamandır burada oturuyor, bari ona danışayım diye düşündüm. Metin Bey cana yakın ve lafı sözü dinlenir bir adam.

Fakat itiraf etmeliyim ki ona öncelikle bende kafayı yiyormuş gibi bir hal var mı diye sormayı düşünüyordum daha çok. Öyle de yaptım:

“Günaydın Metin Bey, bana bir tam buğday, iki de patlıcanlı börek, ama ondan önce ne olur söyle, bende kafayı çizdirmiş gibi bir hal görüyor musun?”

“Yooo, ne oldu ki?”

Anlattım. Minik bir kahkaha patlattı.

“Faredir ağabeyciğim,” dedi, “bizim bulaşık makinesini yedi!”

“Nasıl?”

“Arkasına yuva yapmış; ta içindeki borulara filan varana kadar…”

“Yok ya!”

“O kadarla kalsa iyi. Banyoyu da kırıp boruları değiştirmek zorunda kaldık. Zaten oradaki bir delikten girmiş. Hakkından geldim ama öyle güzel saklanıyor ki, çok uğraştırdı. Kocamandı meret.”

“İyi de, mutfak tezgâhının üstünde naylon poşet içinde iki dilim ekmek vardı, fare olsa ilk ona girişmez miydi?”

“Görmemiştir ya da yanında peynir filan yok diye canı çekmemiştir, ne bileyim, ha ha ha!”

“Kesinlikle faredir diyorsun yani. Ne yapacağım?

“Topyekûn savaş! Tutkal, zehir, kapan, ama sen yine de önce fare mi değil mi onu bir anla.”

“Zaten şimdi gidip bu dediklerini alamam. Bitişikteki nalburda kapan var mıdır acaba?”

Tam o sırada nalbur Süleyman içeri girdi, sordum yok dedi. Anlaşıldı, çarşıya ineceğiz. Ancak üşeniyorum. Üç gün sonra, Pazartesi günü diş randevum var, o zaman hallederim dedim. Çaresiz, hafta sonunu hayalet konuğumla birlikte geçirecektim. Zaten savaş malzemelerini hemen temin etsem de savaşı hemen kazanacağım ne malumdu?

“Madem gitmeyeceksin, sen gene benim dediğimi yap,” dedi Metin Bey, “elma kabuklarıyla koçanını koy, mandalina kabuklarının yanına birkaç dilim de mandalina koy da yiyecek mi bir bakalım. Başka şeyleri ya da seni yemeye kalkmasın da…”

Ürperti!

Eve döndüm. Korkudan ekmeğin birkaç dilimini bir gün olsun taze yiyeyim diye mikrodalga fırına, gerisini ve börekleri buzdolabına koydum. Onları paylaşamazdım: Hem mandalina kabuğu neyine yetmiyordu ki? Üstelik çeşni olsun diye sarı mandalina dilimleri ve kabuklarıyla elma kabuklarını ve koçanını da sunacaktım ve kabak çekirdeği paketi de durduğu yerde duruyordu. Kafamda böyle binbir düşünce, sırtımda ürpertilerle bilgisayarımın başına geçtim, ama çalışmak ne mümkün! Bir oturup bir kalkıp evdeki kuytuları araştırıyorum ama her yanda tam bir sessizlik hüküm sürüyor. Bir ara yerdeki bir şeyler ilişti gözüme; yakından baktım; iki kibrit çöpü kalınlığında, kibrit çöpünün üçte biri uzunluğunda kapkara bir şeyler; dışkı olmalı! Fare dışkısı görmüştüm daha önce; bunlar ondan kat be kat daha büyüktüler! Yine tüylerim diken diken oldu, sırtımdan soğuk bir ter boşandı. Geçtiğimiz yaz serçelerin çılgınca öttüklerini duyup terasa çıktığımda öndeki binanın terasından bir maymun çevikliğiyle aşağı inip duvardaki havalandırma borusunun içine kaçtığını gördüğüm kocaman fare geldi aklıma. Ya o kadar büyük bir fareyse! Dehşete kapılmış bir halde yerdeki pislikleri bir tuvalet kâğıdıyla topladım ve birilerine göstermek için dışarı çıktım. Karşı komşum Nuran Hanım bahçesini suluyordu. Derdimi anlattım ve kâğıdın içindekileri gösterdim.

“Fare,” dedi, “büyük bir şey herhalde; kanalizasyon yapıldığından beri daha çok görülüyor. Biz seksen yedide buraya taşındığımızda buralarda doğru düzgün ev filan yoktu, birkaç yıl köyde oturduk, giysilerimizin ve eşyalarımızın çoğunu fare yedi. Turan Bey’in işe giderken giydiği tek bir takım elbisesi vardı, onu da yemişti de adamcağız kaç gün boyunca işe olur olmaz şeyler giyerek gitmişti.”

Ayrıca özellikle geceleri kapıyı pencereyi kapalı tutmamı veya tel taktırmamı öğütledi ve alabileceğim kapan, zehir, tutkal gibi önlemleri sıraladı.

O sırada bitişik komşum Enver’in yanında birkaç kişiyle birlikte evinden çıktığını gördüm ve konuyu ona da anlattım. Benzin almaya gideceklerini, benzincinin karşısında tarım ilaçları satan bir yer olduğunu söyledi ve beni götürüp getirmeyi teklif etti Enver. Birlikte gittik ve oradan bir paket fare zehri aldım. Elinizi değdirmeyin, insan kokusu alırsa dokunmaz dediler. Tamam, atılabilir eldiven kullanılacak, ama naylon poşetler de iş görür. Eve dönünce paketteki demlik çay poşetlerine benzeyen, içlerinde kırmızı renkte bir zehir olan küçük poşetleri duvar diplerine ve hayvanın geçebileceğini düşündüğüm yerlere serpiştirdim. Gece olunca da ikram tabağına bu defa biraz da kavun kabuğu koyup yattım. Pazar sabahı uyandığımda ikram tabağı boştu ve bir iki zehir poşeti yerli yerinde duruyordu ama diğerleri yoktu. Yedi herhalde diye düşündüm ama bu defa da ya kolayca ulaşamayacağım, olmadık bir yerde ölüp kokar da başıma işi çıkarırsa diye bir korkuya kapıldım. Sağı solu kolaçan edince ne göreyim, hayvan zehir poşetlerini merdiven altındaki dolabın içine taşıyıp bir yerde biriktirmiş. Oysa satıcı bunlara değse anında işi biter demişti. Günlerden Pazar olduğunu unutup adamın zehir paketini koyduğu poşetin üstündeki cep telefonu numarasından adamı aradım. Rahatsız etmiş olmalıyım; hem kızar gibi oldu, hem de yok öyle değil, yemesi lazım, dedi. Ayrıca o çay poşeti benzeri torbacıkları yırtsaymışım daha etkili olacağını ve yedikten sonra yetmiş iki saat içinde farenin öleceğini söyledi. Bunun üzerine ben de biraz sinirlendim ama belli etmedim ve elime bir eldiven geçirip elde kalan zehir poşetlerini yırtıp, içlerindekileri biraz da parçalayarak yine duvar diplerine koydum; aralarına da biraz peynir kırıntısı, kabak çekirdeği filan döktüm.

O gece ikram tabağına yine mandalina kabuğu, elma kabuğu ve koçanından başka, musibetin kavun kabuğunu da sevdiğini anladım ya, üç beş parça da kavun kabuğu koyup yattım. Pazartesi sabahı hepsi tertemizdi. Parçaladığım zehir topaklarının arasına serpiştirdiğim peynir kırıntılarının ve az çok leblebi büyüklüğündeki zehir parçalarının da olmadığını görünce azıcık sevindim ama zehirlerin yine merdiven altındaki kuytu yere taşınmış olduğunu görünce fena halde düş kırıklığına uğradım. Ya benimle dalga geçiyordu ya da beni ondan kurtulduğuma inandırıp savaştan vazgeçirtmek istiyordu sanki…

Pazar günü öğleden sonra biraz yüzüp, kafayı dağıtayım diye evimin yakınındaki plaja gitmiştim. Orada karşılaştığım ahbaplara da derdimi anlattım haliyle. Kulak misafiri olan yaşlı ve zarif bir hanımefendi eczanelerde satılan bir krakerin çok etkili olduğunu söyledi. İlginç fikirleri olan, kafasını uzaylılara filan takmış, adı lazım değil yaşlı ve sevimli bir ahbabım, bir çay bardağının içine margarin sıvamamı, biraz da peynir filan koymamı önerdi. Hayvan bardağın içine girer ve bardağın cidarları kaygan olduğu için çıkamazmış. Fare, bardak, yağ, düşününce anlayamayıp da sorunca, yok dedi, bu hamamböcekleri için… Diğer bir arkadaş tutkal üzerinde durdu. Bu iş için özel bir tutkalmış bu. Kalın ve geniş bir kartonun üzerine bolca sürülüyor ve tam ortaya hayvanın sevdiği peynir gibi bir yem konuyormuş. Fare yemi almak için kartonun üstüne bastığında ayağı yapışıyor ve onu kurtarmak için diğer ayağını da basınca kıpırdayamaz oluyormuş. Fakat bir başkası atılıp, kendisinin de bunu uyguladığını ama farenin bir yerlerden bir naylon parçası bulup tutkalın üzerine serdikten sonra yemi aldığını söyledi. Bunun üzerine herkes farenin zekâsına övgüler yağdırmaya başladı.

Her neyse, o Pazartesi günü diş randevum olduğundan çarşıya inince beni kesin çözüme götürecek her şeyi almaya kararlıydım. Kapan, tutkal, o zarif hanımefendinin önerdiği kraker ve daha başka ne önerilirse alınacaktı. Böylece indim çarşıya. Hep önünden geçtiğim bir nalburda tahta ve tellerle yapılmış, ömrümde ilk kez gördüğüm bir kapan buldum. Dikdörtgen şeklinde, altı, yan duvarları ve bir yay mekanizmasıyla kapanan kapağı tahtadan, üst ve arka duvarı kalınca bir tel kafesten oluşan bir kutu. İçerdeki kalın yayın üzerinde bir ucu içerde, bir ucu da kapağın uzantısı olan tahta çıtaya hafifçe takılması için dışarıya uzanan kalınca bir tel var. Yemi telin içerdeki ucuna takacak, yaya bağlı kapağı açıp üstündeki çıtayı kutunun üstüne yatırdıktan sonra telin dışarıdaki ucunu çıtanın üstündeki çentiğe kolayca kurtulabileceği bir şekilde tutturacakmışım. Hayvan, yemi (nalbur peynir dedi, benim de aklımda peynir vardı) almak için kutuya girecek, teli kıpırdattığı anda kapak çat diye kapanacakmış. Dönerken alırım deyip oradan ayrıldım. Karşıma çıkan ilk eczaneye kraker sordum, yokmuş.

Dişçide de ister istemez çenemi tutamayıp mandalina kabuğu seven faremden bahsedince orada çalışan bir kadın, mandalina bahçeleri olduğunu ve farelerin ağaca tırmanıp mandalinalara bir delik açarak içini emdiğini söyledi. Dışı sapasağlam görünen mandalinayı toplarken anlaşılırmış içinin boş olduğu. Çok güldük ama bir yaşıma daha girdim sanki.

Oradaki işim bittikten sonra tütün almak için tütüncüye gittim ve adam buranın yerlisi olduğu için konuyu ona açtım. O da tutkal, zehir filan dedi ama en iyisi kapan dedi. Farelerle ilgili epeyce deneyim yaşamış. Kapana peynir koydum, almadı, en iyisi kuru incir, incire hiç dayanamaz dedi. Evde kuru kayısı var, olmaz mı dedim, yok dedi, sen incirden şaşma, bayılır incire dedi. Anlaşıldı, incir de alacağız.

Kuruyemişçi inciri tartarken eczanelerde satılan mavi renkte bir pastadan söz etti. Birebirmiş. O yaşlı hanımefendinin kraker dediği bu olsa gerek deyip bitişikteki eczaneden onu da aldım ve biraz ilerideki tarım ilaçlarıyla birlikte müzik ve film CD’lerinin satıldığı tuhaf dükkâna yöneldim. Meğer orası ilk zehri aldığım yerin çarşıdaki şubesiymiş. Oradan kocaman bir tüp tutkal aldıktan sonra nalbura uğrayıp kapanı da aldım ve evin yolunu tuttum.

Eve gelir gelmez, daha önce üst tarafını attığım halde belki bir işe yarar diyerek bir kenara koymuş olduğum bulaşık sepeti altlığını ve büyükçe bir kontrplak parçasını tutkalla sıvayıp uygun olduğunu düşündüğüm yerlere yerleştirdim. Kapanın içindeki tele bir parça incir taktım ve köşe bucağa o mavi pastadan koydum. Bu pasta da tıpkı ilk aldığım zehir gibi çay poşetine benzeyen torbacıklar içindeydi. Aralarındaki fark sadece renk farkı mıydı, onu bilemiyorum tabii. Böylece umutlu bir şekilde geceyi beklemeye koyuldum. Hayvan gececi; gece el ayak çekildikten sonra çıkıyor beslenmeye. Hatta yatak odamın kapısının önünde bulduğum bir iki dışkı parçasına bakılırsa, hayvanın işe koyulmadan önce kapıdan şöyle bir bakıp, insan uyumuş mu diye kontrol ettiğini sanıyorum.

Sabah büyük bir heyecanla uyanıp aşağı indim. Tutkallı yüzeyler boştu ve mavi pastalarla kapandaki incirin yerinde yeller esiyordu. Hayda dedim kendi kendime; belli ki daha işimiz var! Belki de kapanı iyi kuramadım, bu gece inciri telin en yukarısına kadar taksam daha iyi olacak galiba diye düşündüm. Etrafı biraz kolaçan edince mavi pastaların da diğer zehirlerin yanına taşınmış olduğunu gördüm ve artık tek umudumun kapan ya da belki tutkal olduğunu anladım. O sırada mutfak zeminine biraz su döküldüğü günler öncesinden beri yerde duran yüz havlusu büyüklüğündeki kalın yer bezinin yerinin değişmiş ve bir ucunun mutfak dolaplarıyla duvar arasındaki daracık açıklığa sıkışmış olduğunu görünce şaşırıp bezi aldım ki ne göreyim, bezin tam ortasında bir karış çapında bir delik! Kumaş parçalarının ne kadarını yutup sindirir bilmem ama onlarla kendine yuva filan yaparmış o saklandığı yerlerde. Arayan bir yakınım öyle dedi. Bodrum katlarındaki eski bir masanın çekmecelerinin arkasında kendi gözleriyle görmüş o kumaş parçalarıyla örülmüş yuvalardan. Gerçi onlarınkiler fındık faresi gibi ufak farelermiş. O arada oğlumun resminin önünde bir miktar daha kabak çekirdeği olduğu dikkatimi çekti. İster istemez kabak çekirdeği paketine baktım, yerinde yoktu. Etrafa bakınınca paketin ağzındaki kıskacıyla birlikte hemen arkamdaki duvara dayalı sehpanın bacağının dibinde olduğunu gördüm. Paket biraz küçülmüştü ve sehpanın altı kabuk doluydu. Halimi bir düşünün; bütün bu olanlar kamerayla kaydedilse seyirlik bir şey çıkardı ortaya, herhalde. İyice şaşkına dönmüştüm. Hiçbir şeye dokunmadım; bu gece, bu gece son gecen olacak diye mırıldanıp duruyor ve bir yandan da bu defa kapanı daha hassas bir şekilde nasıl kurarımı düşünüyordum. Çıtanın üstünde telin oraya oturması gerektiğini düşündüren bir çentik vardı ama dün tam olarak öyle yapmştım; inciri teli hiç kıpırdatmadan almadı ya bu hayvan, belli ki telin düşüp kapağın kapanmasına yetmemiş. Bir de dün o güzelim aydın incirine kıyamayıp bıçakla keserek dörtte birini takmıştım tele. Nasıl olsa son yemeği olacak, yarım incir takayım en iyisi… Durup durup bunu düşünürken nihayet kapanı aldım elime. Afiyet bal olsun canım, işin iş, ama bu son yemeğin olacak kusura bakma, seni bir gün daha çekemem diye mırıldana mırıldana yarım inciri tele geçirip iyice yukarıya ittim ve azıcık da sıkıştırdım.

Ayrıca bir ikram daha olmalıydı elbette. Yeşil mandalina bir tane kalmıştı ama elma kalmamıştı; kabak çekirdeği paketi kendi koyduğu yerde duruyordu. Kavun kabuğunu sevdiği de anlaşıldığına göre ziyafet sofrasında önemli bir eksiklik olmayacaktı. Bolca kavun kabuğu koyabilirdim. İlerleyen saatlerde sofrayı tamamladım, ha unutmadan, acıdım kerataya, kavun kabuklarını biraz etli bıraktım.

Ertesi sabah her zamankinden daha büyük bir heyecanla uyandım ve dosdoğru aşağı seğirttim. Merdivenlerden inerken ilk mutfağın içi görünüyor. O da ne? Yerde cam kırıkları! Zayiat, bir zerdeçal şişesi ile bir nar ekşisi şişesi. İlk kez böyle bir şey oluyor. Köftehorun elveda imzası mı? Kapan salondaki merdiven altı dolabının önünde; önce kapana gitseydi bunu yapmış olamazdı, ya da kapan yine iş görmemişti, eyvah! Tabii dosdoğru kapana gittim. Müjdeler olsun, işte oradaydı bizim yaramaz! Aaa, merhabalar efendim, incir güzel miydi bari dedim. Uzun kuyruğu kapanın dışında, sessizce oturuyordu köftehor; yumruğumdan büyüktü. Ağzının tadını da iyi biliyormuş hani; kabak çekirdeklerinden başlamış, kabuklarla devam etmiş, tatlıyı sona bırakmıştı. Onu öylece bırakıp biraz ortalığı temizledim. İkram tabağını ve çekirdek paketlerini çöpe attım; kabak çekirdeği paketinde yine delik aradım ama yoktu. O paketin içinden çekirdekleri nasıl çıkardığı hep bir muamma olarak kalacak; konuşabilseydi ona bunu sormak isterdim doğrusu. Hatta söylemesi için serbest bırakmayı bile teklif edebilirdim.

Öğleden sonra yine diş randevum vardı. Rahatladım ya, biraz çalışayım deyip bilgisayarımın başına oturdum, ama ara sıra üç kat aşağı inip bakmaktan da kendimi alamıyordum. Neden sonra aklıma onu ne yapacağım sorusu düştü. Sokağa bıraksan olmaz. Sivri bir şey sokup öldürmek? Asmayalım da besleyelim mi demişti adı batsın birisi. Yapamam! Yapmak istemem. Aç bıraksam, ölse? Ya günler sürerse? Kapanla birlikte büyükçe bir naylon torbanın içine koyup ağzını sıkıca büzsem ve havasızlıktan ölse? Bu olabilirmiş gibi geldi ve yaptım. Bir iki saat sonra diş randevuma gittim ve ardından da deniz kıyısında filan dolaşarak evden uzakta dört beş saat geçirdim. Eve döndüğümde onu ölmüş bulmayı ümit ediyor, bir yandan da, azıcık da olsa, ya telleri parçalayıp da dışarı çıkarsa diye kaygılanıyordum. Giderek artan bir merak ve kaygıyla eve döndüm, torbayı açtım ve tamam, ölmüş bu dedim. İçerideki kalın yayın kutunun tavanına bağlandığı en dar yerine sıkışmış, dört bacağı dört yana yayılmış, kıpırdamaksızın duruyordu. Kapanı biraz sarstım, yine kıpırdamayınca öldüğünden iyice emin oldum.

Onu götürüp yakındaki pazar kurulan yerin karşı tarafındaki çöp konteynerine atmak için naylon torbasıyla birlikte alıp çıktım. Orada çok kedi oluyordu; muhtemelen bir ikisi bayram edecekti. Tam çöpün yanına gelip de kapanı torbadan çıkardığım sırada konteynerin hemen araksındaki alçak duvarın yanında duran üç kedi dikkat kesilip beni izlemeye koyuldu. Fakat o da ne, kapanda hareket var! Fare canlanmıştı!

Bir an ne yapacağımı bilmez bir halde öylece kaldım. Yeniden eve götürüp ölmesini bekleyecek halim yoktu elbette. Ondan bir an önce kurtulmalı, evimi temizleyip normal hayatıma dönmeliydim. Baktım, kediler daha bir dikkat kesilmişler, bana, daha doğrusu elimdeki kapana bakıyorlar. Onlara bir metre kadar yaklaştım ve kapanı yere koyup kapağını açtım. Açmamla birlikte fare şıp diye fırladı, kedilerin birinin pençesinin altından sıyırttı ve o alçak duvarın arkasındaki sitenin bahçesine atlayıverdi. Tabii kediler de arkasından…

     Ekim 2016

D. Kemal TARIM

*Kapak görseli: Bünyamin Ergen