Habent sua fata libelli!

“Kitapların kendi yazgısı vardır.”

Giriş: “Yabancılaşma”ya İlişkin

“Yabancılaşma” olgusunun izini sürmek pek kolay olmasa gerektir; zirâ “yabancılaşma” bir tarihsel olay olarak karşımıza dikilmez, nerede başlayıp nerede bittiği belirsizdir ve bir reddedişi mi, bir kabullenişi mi, bir uyum gayretini mi, bir uyumsuzluğu mu ya da düpedüz bir umursamazlığı/kayıtsızlığı mı çağırdığı hemen kestirilemez. Lâkin yirminci yüzyıl (bu ifade, bir zaman aralığından çok daha fazla bir şeye göndermedir) insansoyunun tüm tuhaflıklarını ve çelişkilerini ortaya sermekte mâhir bir muhbir gibidir; tarihin içinde olagelmiş ve olagelmekte ne varsa –önceleyin bir fısıltı gibiyse de− artık iyiden iyiye bir çığlık gibi yankı bulur. Gelgelelim, yirminci yüzyıla sürüklenmiş bir Franz Kafka (1883 senesinde doğmuştur –ve bir ironi gibi, Karl Marx’ın da öldüğü senedir bu−) ile Birinci Dünya Harbi’nin ön senesine (1913’te) doğmuş bir Albert Camus –ki babasını da henüz bir yaşında iken, bu savaşta yitirecektir− iki farklı yerden, iki farklı karakterle “yabancılaşma” olgusuna tutunurlar. Kafka’nın Dönüşüm’ünün Gregor Samsa’sından ve Camus’nün Yabancı’sının Meursault’sundan bahsediyoruz elbette. İlk tahlilde ikisi de birer yabancıdır −ama yabancı olmuşlardır, ama kendilerini öylece bir yabancı olarak bulmuşlardır−; lâkin asıl mühim olan soru şudur: neden Meursault bu denli kayıtsız kalmışken, Gregor Samsa bu denli ayak diremiştir? Neden Meursault bir uyumsuz olarak karşımızda belirmişken, Gregor Samsa “buna bile” uyum sağlamaya çalışmıştır?

Tarihsel Akışta Dönüşüm ve Yabancı Eserleri

Franz Kafka’nın Dönüşüm’ü Birinci Dünya Harbi’ne (1915 –Camus henüz iki yaşındadır−) ve Albert Camus’nün Yabancı’sı ise İkinci Dünya Harbi’ne (1942 –Kafka öleli epey olmuştur−) denk gelir. Bu tümüyle bir tesadüf sayılmaz –ki tarih, keni yüksek bilinciyle devinir−, böylesi dönemlerde birilerinin çıkıp bir “yabancı”yı insanlara işaret etmesi, tanıtması gerekir ve bu iş ise “yabancı”yı tarihsel yerine oturtma yürekliliğinde olan birisinin yükümlülüğündedir. On dokuzuncu asrın düşünsel kaosu/krizi (ki bundan asla menfi bir şey olarak bahsedemem), yirminci yüzyılda büsbütün fiziksel/bedensel bir hüviyete bürünür; artık “beden” için bir kaçış yeri, bir sığınak kalmamıştır ve her organı ile (yemek borusu da dahil) “orada” olmaya mahkûmdur: Ama aynı “beden”, bir sabah korkulu düşlerinden uyandığında devcileyin bir böceğin bedenine dönüşmüş bulabilir kendini ya da aynı “beden” tüm fiziksel tesirlere karşı bir kayıtsızlık, bir “oralı olmama” geliştirmiş, büsbütün tepkisizleşmiş, kendini tüm tesirlere içtenlikle açmış, yani düpedüz sergilemiş olabilir. “Yabancılaşma” daha en başta zihinsel bir konum olarak bellenmişse de, onun bedensel bir mücadele durumu olduğunu da artık kabul etmek gerekir.

İlk Ânın Kritiği – Yabancılaşma ile Tanışık Olmak

Gregor Samsa bir sabah huzursuz rüyalardan uyandığında, kendisini yatağında devasa bir böceğe dönüşmüş olarak buldu” (Kafka, 2015, s. 33).

Anam ölmüş bugün. Belki de dün, bilmiyorum” (Camus, 2003, s. 13).

Franz Kafka’nın Dönüşüm’ünde “yabancılaşma” ile tanışma, ilk tümcenin marifetiyledir. Gregor Samsa, bir sabah uyandığında kendisini, kendisine ait olmayan bir bedende (ki bu bir böceğin bedenidir) hapsolmuş olarak bulur. Bu birdenbire ve dehşet verici tanışıklık, yirminci yüzyıl insanının içine düştüğe tarihsel duruma dair yerinde bir ipucu barındırır: Gregor Samsa, tam olarak dönüşüme uğradığı sabahın öncesinde dönüşmeye başlamış ve bunu fark edememiş olmalıdır. Çünkü böylesi dramatik bir başkalaşım, zamanın yayılımından azâde olamaz. Bunun gibi, yirminci yüzyılın en dehşet uyandırıcı zamanları da, birdenbire ve zamanın yayılımından azâde değildir, insansoyu fark edemese de, böylesi dehşetli zamanlar, asırların bahçesinde beslenmiş, semirtilmiştir.

Gelgelelim Albert Camus’nün Yabancı’sında, Meursault söze ilk giriştiğinde, yabancılaşma çoktan gerçekleşmiş ve yabancılaşmış olmanın yüksek bilincine çoktan erişilmiştir. Şaşkınlık, dehşete kapılma, afallama, hüzünlenme, coşkuya kapılma, öfkelenme, endişeye kapılma (…) artık söz konusu bile değildir; “annenin ölmesi” gibi dramatik bir içerik bile Meursault’nun tepkisini çekmek için kâfi değildir. Kayıtsızlık kendisini ilk önce, zamanın anlamını yitirmesi, önemsizleşip bir “ayrıntı” olarak ortaya çıkmasıyla fark ettirir; bugün ya da dün ya da evvelsi gün: şimdi bunun ne önemi vardır ki? Meursault, tıpkı yirminci asır insanı gibi (ve biz de nihayetinde bu ifadeye tabiyiz), bedensel olarak buradadır lâkin bir zamana tabi görmez kendisini; zamanın önem arz etmesi için burada olmak yeterli değildir tek başına, aynı zamanda buraya ait olmak da gerekir. Yirminci yüzyıl insanı, her zaman buradadır ve fakat hiçbir zaman buraya ait değildir…

Uyumluluk / Uyumsuzluk

Gregor Samsa, kendisini devcileyin bir böceğe dönüşmüş olarak bulduktan biraz sonra, dehşeti ve şaşkınlığı bir kenara bırakıp gündelik yaşamı için kaygılanmaya başlar, uykuyu biraz fazla kaçırarak işe geç kalmıştır ve doğrusu patronu bunu hiç hoş karşılamayacaktır. Böylesi bir bedenle, yaşamın olağan akışına adapte olabilmenin bir yolunu arar Gregor. Zavallı Gregor’un varoluşsal bir boşluğa düşmek için bile vakti yoktur; her ne kadar artık kendisine ait olmayan bir bedenin bekçisiyse de, hâlâ sorumluluk bilinciyle alıp vermektedir nefesini. [“Ancak şimdi ayaklanmam lazım, trenim saat beşte kalkıyor” (Kafka, 2015, s. 35)] Bir yabancı bile olsa artık Gregor Samsa, bir yolunu bulup aşina olabilmelidir yaşama. Meursault ise daha en baştan bir uyumsuz olarak karşımıza dikilir: Nelere üzüleceğimizi, nelerden korkup çekineceğimizi, nelere öfkelenip nelere sevineceğimizi işaret eden o meşhur “uyum tablosu”nun dışında bir yerde konumlanmıştır o. Tam mânâsıyla bir “uyumsuz” olarak bahsedebiliriz Meursault’dan, belirlenmiş tepkilere karşı tepkisini, tepkisizleşerek göstermiştir çünkü o. Belki bu bile bir tepki değildir…

Gelgelelim, bugünün okuruna, Gregor Samsa’nın uyum çabası da (ne de olsa o artık devcileyin bir böcektir) Meursault’nun uyumsuzluğu/kayıtsızlığı da (ne de olsa o hâlen yaşamakta olan ve nispeten sağlıklı bir insandır) hayret verici ve absürt gelir – ki Franz Kafka ve Albert Camus için oldukça memnuniyet vericidir bu. Zihinsel bir eğilimin gereği olarak belki, Samsa’nın gayreti Meursault’ya, Meursault’nun eylemsizliği Samsa’ya yakıştırılabilir. Böylesi bir çapraz okuma ile hemen anlaşılacaktır ki, yirminci asır insanı, özünde devasa bir “çelişki”dir (aslına bakılırsa, bunu henüz on dokuzuncu asırdan Friedrich Wilhelm Nietzsche müjdelemiştir, ki yine Nietzsche, ölüm vasıtası ile on dokuzuncu asrı yirminci asra bağlar: Bkz: 25 Ağustos 1900 – Güzel şaka).

Sonuç Niyetine

Dönüşüm ve Yabancı eserleri, yirminci yüzyıl insanının içine düştüğü garâbetin, “tarihsel olan”daki yerini tayin ediyor gibidir adeta. Yabancılaşmanın apaçık bir olgu olarak ortada durduğu ve buna rağmen reddedildiği, uyumsanmaya çalışıldığı bir yerden; onun, bedenin bir organıymışçasına kullanıldığı bir yere: Varsa yoksa otuz senedir bu söylediğim; yani ya şanslı bir askerin ömrü kadardır ya da şanssız bir bankerin ömrünün yarısına denktir ancak. Gregor Samsa’nın ve Meursault’nun yazgıları, her ne kadar en başta bilinemiyorsa da, en sonunda ayrılacaktır:

En son olarak, pencerenin dışarısında havanın giderek aydınlandığını gördü. Sonra başı iradesi dışında öne düştü ve son nefesi burun deliklerinden yavaşça süzülüp çıktı” (Kafka, 2015, s. 97).

Gözlerimi açtığım zaman, yüzüme yıldızlar doldu. Kır sesleri bana kadar yükseliyordu. Gecenin kokuları, toprak ve tuz kokuları şakaklarımı serinletiyordu. Bu mahmur yazın o olağanüstü erinci, yükselen bir deniz gibi içime doluyordu” (Camus, 2003, s. 109).

Hölderlin yurdunuz, Tagore göğünüz,

Camus yâr ve Nietzsche yardımcınız olsun.

Kaynaklar:

CAMUS, Albert, Yabancı, Can Yayınları, 2003.

KAFKA, Franz, Dönüşüm, Ayrıntı Yayınları, 2015.