Çoğunlukla felsefenin ─ama özellikle de eleştirel felsefenin─, pratik yaşamımızda bir karşılığının olmadığını, hattâ zor koşullar altında sürdürdüğümüz yaşamımızda, bunun olsa olsa bir lüks olacağını düşünürüz. Bu yanılgıya düşmemizin ilk ve temel sebebi, felsefelerden ve filozoflardan, bize basit, kolay uygulanabilir, günlük dilde formüle edilmiş yaşam öğretileri lütûf etmelerini bekleyip, felsefelerin ve filozofların bu denli lütûfkâr olmadığını görünce onları yaşamımızdan ayrıştırmak gibi en yakın çıkışa yönelmemizdir. Aslında bunun yadırganacak bir yanı yoktur: Eğer kolay yoldan bir getiri sağlayamıyorsak, bir şeyin yaşamımızda yer kaplamasının ne anlamı vardır ki? ─ Hayır, bu yeterince çiğ bir düşüncedir; felsefenin tarihsel değeri, böyle bir kâr-zarar, getir-götür hesabından bütünüyle azâdedir. Lâkin yine de, felsefelerin pratik yaşamda bir karşılığının olmadığını söylemek de pek doğru değildir. Daha önceki yazılarımda, Friedrich Nietzsche okumanın cinsel yaşamımızda ne gibi bir fark yaratacağından ─belki şimdiden yaratmıştır bile─, Jean-Paul Sartre okumanın bizi nasıl daha sorumlu bir insan kılacağından ya da Arthur Schopenhauer okumanın bizi nasıl daha sakin bir insan kılacağından bahsetmiştim. Bu seferki bahis ise, Fransız filozof Albert Camus’nün felsefesinden hareketle, çok daha gündelik bir mevzu ─ ve aslında modern insanın trajedisi üzerine: Camus okumak Pazartesi Sendromunu atlatmamıza nasıl yardımcı olabilir? Ve bu gerçekten teskin edici midir?

Albert Camus, tek felsefe eseri olarak anabileceğimiz Sisifos Söyleni’nde (tabii Yabancı, Veba gibi bütün diğer edebî eserleri de, Camus felsefesinin muâzzam birer yansıtıcısıdır), “yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmanın, felsefenin temel sorusuna yanıt  vermek olduğunu” (Camus, 1974, ss. 10) söyler. Bu, felsefenin temel problemini “intihar” kavramında bütünlemektir. Modern insan, tümüyle absürt olan yaşamdan el-etek çekmek ile, her şeye rağmen yaşamda kalmaya devam etmek arasında kesin bir seçim yapmak durumundadır. Kendinde anlamsız bir dünya, günlük rutin, yabancı bir telâş, uyumsuzluk duygusu, trajik çaba, debeleniş ve tekrar… Burada kalmaya gönüllüdür oysa modern insan, ama yine de her zaman şikâyetçidir. Sözgelimi, benim bugüne kadar hiç anlamadığım şekilde ─böyle bir çalışma pratiğim hiç olmadığından belki─ Pazartesi günlerinden… Pekâlâ insansoyu için “yaralayıcı, ürpertici, gönül kırıcı” olan bu günlerde, Albert Camus bize nasıl teselli verebilir?

Yaşamın yaşanmaya değip değmeyeceği ve uyumsuz-intihar meseleleri, neredeyse Camus felsefesiyle özdeşleşmiş bir söyleni üzerinden işlenir: Sisifos Söyleni. Onun hikâyesi şöyledir: “Tanrılar, Sisifos’u bir kayayı durmamacasına bir dağın tepesine kadar yuvarlayıp çıkarmaya mahkûm etmişlerdi, Sisifos kayayı tepeye kadar getirecek, kaya tepeye gelince kendi ağırlığıyla yeniden aşağı düşecekti hep. Yararsız ve umutsuz çabadan daha korkunç bir ceza olmadığını düşünmüşlerdi, o kadar haksız da sayılmazlardı” (Camus, 1974, ss. 193). Sisifos’un bir kayayı tepeye kadar yuvarlayıp, sonra tepeden düşüşünü hüzünlü izlemesi gibi, modern insan da, bir şeyleri yuvarlamakla meşgûldür ─ ne var ki bu yuvarlama, tatil günlerinde kısa da olsa kesintiye uğrar. Oysaki Sisifos ara vermez, duraksamaz ve onun tekrarı bizimki gibi kesintiye uğramaz. Camus, Sisifos’u “mutsuz”, “derbeder” bir karakter olarak değil, bilakis kendi kayası ve bu yolla kendi yazgısı ve bu yolla kendisi kendi elinde bir karakter olarak onu “mutlu” düşünür. Ona göre “Tepelere doğru tek başına didinmek bile bir insan yüreğini doldurmaya yeter. [Bu yüzden de] Sisifos’u mutlu olarak tasarlamak gerekir” (Camus, 1974, ss. 200). Öyleyse Sisifos’tan hareketle; çabayı ve didinmeyi hiçbir zaman elden bırakmadan, uğraşı yük kabul etmeden ve onu yaşamın her ânına yayarak, yani yazgıyı Cuma günü dolaba kaldırıp Pazartesi günü dolaptan çıkarma kurnazlığından artık vazgeçerek, Pazartesi Sendromundan kolaylıkla kurtulmak mümkündür.

Birinci Not: Eğer bu yeterince teskin edici ve hafifletici değilse; bir de Nietzschean diklenmeyi deneyebilir ya da Søren Kierkegaard ve Arthur Schopenhauer misali, hiç çalışmadan yaşamı idame ettirecek koşulları tanrınızdan dileyebilirsiniz ─ lâkin bunun için oldukça geçtir muhtemelen.

İkinci Not: Doğada Pazartesi ve Doğada Cuma ve Doğada tatil yoktur.

Hölderlin yurdunuz, Tagore göğünüz,

Camus yâr ve Nietzsche yardımcınız olsun.

Kaynakça:

CAMUS, Albert, Sisyphos Söyleni, Çev: Tahsin Yücel, Adam Yayınları, 1974.