İstanbul…

İlk önce Megaralıların ve ardından Doğu Roma, Latin ve Osmanlı İmparatorluklarının başkenti ; nice imparatorların düşüşünün, nice taht oyunlarının, nice ağlamaların ve nice gülmelerin en büyük şahidi. Bu şehir bugün, kentin kalabalığından kaçmak istese de bir türlü onu bırakamayacak olan insanlara ev sahipliği yapıyor.

İstanbul Boğazı ve yerleşimiyle ilgili neredeyse ilk denecek bilgileri Aiskhylos’un kaleme aldığı Zincire Vurulmuş Prometheus hikâyesinden, yani Yunan Mitolojisinden alıyoruz. Bu hikâyede, Zeus tarafından cezalandırılmış bilge Prometheus gelecekte olabilecek her şeyi görebilmektedir. Zeus’un binbir kılık değiştirerek birlikte olduğu, bunu öğrenen karısı Hera’nın da ineğe çevirerek hayatı boyunca rahatsız etmesi için peşine at sineği taktığı kadın olan Io  ile yolları kesişen Prometheus ona nelerle karşılaşacağını anlatır. Bu anlatıda Aiskhylos şehirden şöyle bahsediyor: “Maiotis boğazını geç, git yoluna. Oradan geçişini insanlar anacak, boğaz Bosporos adını alacak senden ötürü. Oradan sonra Avrupa’yı bırakıp Asya topraklarına ayak basacaksın.”

Ardından, bu kentte bir koloni olan Megara yerleşimi olduğunu biliyoruz. Megalarıların kralı Byzas’tan adını alan kent, Byzantium veya Byzantion olarak adlandırılır farklı kaynaklarda. Ardından Roma imparatoru olan Büyük Constantin, kendi estetik algılarına göre yeniden kurguladığı bu şehre Constantinopolis adını verir. Aslında Constantin bu şehri Roma İmparatorluğu başkenti olarak kurarken, İtalya yarımadasındaki Roma kentini örnek almış ve bundan ötürü şehri “Nova Roma” yani “Yeni Roma” olarak da adlandırmışlar. Topografya olarak da Roma gibi çok tepeli olan bu kente anıtsal heykeller ve mekânlar ekleyerek kenti Roma ruhuna büründürmeye çalışmıştır. Hatta, Roma’daki soylu sınıf olan Patricileri Constantinopolis’e getirmek için onların Roma’daki deniz manzaralı,yüksek konaklarını bu kente de yaptırmıştır. O dönemde en çok tüketilen besinlerden biri olan ekmeği, günde iki taneye kadar ücretsiz vereceğini söylemiştir. Ekmek üzerinden propaganda yaparak çevre halkı bu kente çekmeye çalışmıştır. Yeni Roma derken, Roma’nın devamı olduğu söylense de bu tabirin altında farklı dillerin konuşulduğu,farklı kişilere hitap eden bir kent nüfusu planlamıştır aslında. Aslına bakarsanız günümüz İstanbul’u, Büyük Constantin’in büyüsüne kapıldığı bir hayaldi.

1000 yıllık Pagan tarihli bu kent, Constantinus döneminden Theodosios dönemine, Komnenoslar döneminden Haçlılara, en sonunda da Osmanlı dönemine kadar farklı farklı dini ve sosyolojik olaylara tanıklık etmiştir. Kentin coğrafi nitelikleri, imparatorluklar için büyük önem arz ettiği için asıl tercih sebebi olmuştur aslında. Doğan Kuban bu durumu bir makalesinde şöyle ele almış:

“… Akdeniz’deki en büyük doğal liman olan Haliç, Bizans ve Osmanlı donanmalarına ve ticaret gemilerine her zaman yeterli liman ve tersane olanağı sağlamıştır. Fakat kenti tarihi olduğu kadar mekânsal bir mücevher yapan olgu denizle çevrili yarımadanın stratejik konumundan çok, Boğaziçi’nin varlığından kaynaklanır. Dünyada deniz kıyısında başkent çok değildir, İstanbul bu açıdan da tarihte özel bir konumdadır…”

Fakat kentin imari çevresi, gerçekleşen sosyolojik olaylardan ötürü büyük zarar görmüştür. En büyüklerinden biri olan Nika Ayaklanmasından bahsetmek istiyorum çünkü bu ayaklanma sonraki yazılarımıza da ışık tutacak bir niteliğe sahip. Doğurduğu sonuçlar günümüz İstanbul’unu fazlaca etkilemiş.

byzantiumdan-istanbula-1

Nika Ayaklanması, 10 Ocak 532 tarihinde hipodrom taraftarları tarafından gerçekleştirilen ve Constantinopolis’in kentsel çehresinin değişimine sebep olan önemli bir olaydır. Hipodrom taraftarları tarafından başlatılan ayaklanma, Jüstinyen karşıtı olan asilzadelerin de katılımıyla Constantinopolis’i baştan aşağı sarmıştır. Vali tarafından, hipodrom taraftarlarından tutuklanan iki kişi için idam cezasının çıkartılmasıyla kıvılcım alevlenmeye başlamıştır. Hipodromda başlayan bu isyan dalga dalga kentin tüm noktalarına yayılmıştır. Üstelik sadece ayaklanmak ile kalmamışlardır; Constantinopolis’in mimari eserlerine, anıtlarına, meydanlarına ve heykellerine zarar vermişlerdir. Bizans’a dair önemli anıtlar bu isyan sonunda yok olur. Günümüzdeki Ayasofya’nın yerinde bulunan ilk Ayasofya’nın ve Zeuxhippos hamamlarının da bu isyanda yıkıldığı söylenir. Kalabalığın “Zafer” anlamına gelen sloganı olan “Nika!” dan ötürü ayaklanma Nika adıyla anılmıştır. Ayaklanma sonucunda ölmekten korkan dönemin imparatoru Justinianus kaçmak istese de, eşi Theodora’nın sarf ettiği “Bir imparator için tahtından daha güzel mezar olamaz” cümlesi ile güç bularak ayaklanmayı durdurmak için planlar yapmıştır. Justinianus, ayaklanmaya sebep olan kişileri hipodroma davet ederek onlar ile müzakere yapmak istediğini söylemiştir. Hipodroma gelen taraftarlar müzakere için gelseler de, hipodromun kapıları 35 bin kadar isyancı yerlerini aldıktan sonra kapatılmıştır. Hipodroma imparatorluk askerleri girmesiyle tüm isyancıları öldürülmüş ve isyan kanlı bir biçimde bastırılmıştır. Peki bu isyan,kentin imari çehresi için ne ifade eder?

Constantinopolis kentinin merkezi olan ve günümüzde Sultanahmet Meydanı’na denk gelen alandaki tahribatı kaldırmak için çalışmalara başlanmıştır. Bunu büyük bir fırsat olarak gören Jüstinyen, kenti tekrar yaratan/inşa eden bir figür olmak için birkaç anıt yaptırır ve elbette ki bu anıtların en görkemlisi günümüzdeki Ayasofya’dır. Sergios Bakhos yani Küçük Ayasofya kilisesinin de bu isyan sonucu inşa edildiği bilinmekte. Aslında isyandan sonra otuza yakın kilise yaptırıldığı söylense de tam olarak doğrulanabilir bir bilgi değildir. Aynı zamanda imparator Justinianus’un, Augustaion Meydanı’na 543’te kendisinin at üzerinde olduğu ve önünde ona hürmet gösteren üç barbar kralın tasvir edildiği bir heykel yaptırdığı kayıtlara geçmiş fakat 16. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu tarafından kaldırılmış. Justinianus Nika isyanından sonra kenti, özellikle tarihi yarımadayı kendi tasarım anlayışına göre imar etmeye çalışmıştır.

byzantiumdan-istanbula-2

Peki Constantinopolis nasıl İstanbul oldu?

Fatih Sultan Mehmet’in fethettiği Bizans başkenti, Osmanlılar için o dönemde çok fazla jeopolitik bir önem arz etmiyormuş aslında. Çünkü imparatorluk sınırları zaten Balkanlar’dan Doğu Anadolu’ya dek uzanıyormuş ve Roma başkenti o dönemde Osmanlı toprakları içinde kalan bir ada gibiymiş. Fakat sağlam surları ve denizciliklerinden ötürü 1453’e dek direnmeyi başarmışlar. Kentin düşmesinin ardından Fatih Sultan Mehmet orduysa üç gün boyunca yağma izni vermiş. Evlerden, kiliselerden çok miktarda altın ve gümüş toplamışlardır. Bu süreçte kentteki tahribat çok fazla olmuşsa da Fatih Sultan Mehmet’e saygı duyulacak bir nokta vardır ki o da şüphesiz Studios,Ayasofya ve Havariler Kilisesi gibi önemli yapıların yağmalanmaması gerektiğini vurgulamış olmasıdır.

Doğan Kuban, Constantinopolis ile ilgili bir makalesinde Osmanlı İstanbul’undan şöyle bahseder : “Constantin’in Constantinopolis’e gelmelerini sağlamak için Romalı senatörlere ev yaptırması gibi, Fatih de İstanbul’a geleceklere istedikleri yapıları,bahçeleri mülk olarak vereceğini bildirdiği halde kent nüfusu fazla artmamıştı. Sırplar ve Selanik Yahudileri de İstanbul’a getirilmişti.  Savaş esirleri de yeni nüfusun içindeydi. Haliç kıyılarına ve Samatya’ya Rumlar, Sirkeci’ye Yahudiler, Sulu Manastır’a ise Ermeniler yerleştirilmiş. Karadeniz’den gelenler Galata Surları dışında Beşiktaş’a, yeni gelen Türkler ise Türklerin eskiden beri oturdukları Üsküdar’a yerleştirilmişlerdi.  Bütün bu çabalara karşın Fatih’in ölümünde kentin nüfusu 100.000’i geçmiyordu.”

Kent düştükten sonra sultan ilk ziyaretini kentin en görkemli yapısı olan Ayasofya’ya yapmıştır ve mozaikler ile fresklerden gözlerini alamayan Fatih Sultan Mehmet, yapının hemen camiye çevrilmesini emretmiştir.

Kozmopolit bir kent olarak gelişen Constantinopolis, Osmanlı İstanbul’u olduktan sonra da bu özelliğini sürdürmeye devam etmiştir. Bu kent; Yahudi, Hristiyan, Müslüman ideolojilere saygı çerçevesinde ev sahipliği yapmıştır ve Türkiye İstanbul’u olarak da yapmaya devam etmektedir. Müslüman olmayanlar Osmanlı döneminde ikinci sınıf olarak görülse de, yaşam ve ibadet hakları engellenmemiş veya Pagan inanış ile Hristiyan inanış arasındaki sancılı çatışmalar gibi baskı dolu bir ortam hiçbir zaman şehre hakim olmamıştır.Türkiye İstanbul’u ise, antik bir etki taşımamakla beraber moderniteye doğru hızlıca yol katetmektedir.

İstanbul, Constantinopolis oluşundan günümüze dek her renkten, her dinden, her türden insanı içinde barındıran; sanatı ve sosyolojik olayları her zaman doruk noktasında yaşayan; kimi zaman da keşmekeşinden bıktıran bir şehir olsa da hiçbir zaman yaşlanmıyor.

1996’da Antalya’da doğdu. İlk kez “Büyüyünce ne olacaksın?” dediklerinde “Yazar!” diye cevap verdi, o günden sonra verdiği bu cevap da hiç değişmedi. Sanatla iç içe büyüdü, sanatçı olmak istedi. Sanatçı olamayınca, sanat tarihçisi olmak istedi. Şu anda Akdeniz Üniversitesi’nde Sanat Tarihi eğitimi alıyor ve elinden geldikçe yazmaya gayret gösteriyor.