Bazı insanların kendi içinde erişilemeyen kıyıları, bitmeyen yolculukları vardır. Sürekli gitmek, daha çok gitmek ve mütemadiyen gitmek isterler. Yolun götürdüğü yere değil, yolun kendisine sımsıkı bağlı bazı insanlar, hiçbir yerli değildirler. Ansızın yanınızda belirip ertesi gün kilometrelerce uzakta sizden bir haber bile yaşayabilirler. Kimileri bunu güvenilmez ve samimiyetsiz bulabilir. Fakat bu insanlar; çoğumuza kıyasla daha dürüst, daha tutkulu ve daha canlılar.

Her köşe başında rastlayamayacağınız türden insanlar onlar. Her yerde var olabilen ama hiçbir yere veya hiç kimseye ait olmayan insanlar.

Tezer o insanlardan biri işte. Kalıplara, otoriteye ve cinsiyetçiliğe karşı durmak için doğmuş koca yürekli bir kadın. “Oğuz Atay’ın Dişisi”, “Gamlı Prenses” veya “Türk edebiyatının Lirik Prensesi” gibi birçok isim yakıştırıldı ona, hepsinin ötesinde riyasız, güçlü bir yazarken üstelik. Bu yakıştırmaları yapanların, onu boğan ve içini kemirten insanlardan ne farkı var diye sormadan edemiyorum kendime. Oysa o, tüm sınırların, tutarsız kişiliklerin ötesinde, kendini aramaktan asla yorulmayan çırılçıplak bir ruha sahipken, böyle damgalarla değerini zedelemeye çalışmak neden?

Kendi sınırlarımı zorladığım her an, içimden bir parçanın koşarak ona ilerlediğini hissettiğim kadın Tezer’i anlatırken, umarım bu denli zor bir yazının hakkını verebilirim.

Tezer Özlü, 10 Eylül 1943 yılında, Kütahya Simav’da dünyaya geldi. Sonraları sığamayacağı bu dünyanın güzel bir kentinde gözlerini açmıştı. Öğretmen anne ve babanın üçüncü çocuğuydu. Ailesinin mesleği gereği, yollarla erken yaşta tanıştı; Simav, Ödemiş ve Gerede’de büyüdü. Dünyaya henüz yeni yeni anlamlar yüklediği vakitlerde, sokaklarında dolaştığı yerler ona dünyanın sonsuz büyüklüğünü hissettirmeye yetmişti.

O, sürekli özlem duygusuyla kavrulan incelikli bir ruha sahipti. Sürekli olmadığı yerin özlemini duyuyordu. Gidemediği yerleri, ulaşamadığı düşleri, erişemediği sevgilileri sahip olduklarından daha çok özlüyordu. Mevzu özneler değildi onun için, beklemeyi ve özlemeyi seviyordu yalnızca.

On yaşındayken İstanbul’a gelen Tezer, sonraları Avusturya Kız Lisesine başladı. Ardından lisede okul kampıyla Viyana’ya gittiği yıllarda, okulu bırakıp otostopla Avrupa’yı gezme kararı aldı. Gezdiği her şehirde deneyimledikleriyle, hayat denilen psikolojik savaşta kendine bir cephe daha açtı. Zihni, yıllarca mücadele ettiği kaosun içinde, bir düzen kurmaya çalıştıysa da toplumun ona dayattığı her kural, önüne çıkardığı her engel onu yere sermeye çalışıyordu. İnatçı, ne istediğini bilmekle bilmemek arasında ince bir çizgide dolaşan tutkulu bir kadındı.

Paris’te tanıştığı ve âşık olduğu Güner Sümer ile evlenip Ankara’ya yerleşti. Burada eşiyle beraber çalıştığı Ankara Sanat Tiyatrosunda çeviriler yaptı. Ankara’da geçirdiği yıllarda evlilikte aradığını bulamayınca ayrılma kararı aldılar ve Tezer’in ruh sağlığı da buna paralel olarak bozuldu. Manik depresif tanısı konulduğunda, yaşadığı ikilemler ve çıkmazlar ruhunda derin izler bırakmaya başlayalı çok olmuştu. Üstelik onu ondan çalan ise, toplumun ta kendisiydi.

Çocukluğumun Soğuk Geceleri adlı ilk kitabında; bu dönemlerde yaşadığı zorlu mücadele ve teşebbüs ettiği intihar girişimlerinden bütün çıplaklığıyla bahsetmiştir. Bu kitabını bu kadar etkin ve güçlü kılan en temel sebep, onun yalın ve duru anlatım tekniğiyle karşısındakinin zihnine ulaşabilmesidir. Okuyucuya, duyduğu ve hissettiği deliliğin kıyısından kesitler sunduğu için, hastane koridorlarında ona eşlik etmek kolaydır. Okudukça anlarsınız ki; onun yaşadıkları sizin derinize çoktan kaynamaya başlamıştır.

Aynı kitabında şöyle anlatır Tezer; “Uyandığım an başlayan, uykunun derinliklerinde ancak biraz azalan acı. Arkadaşlarıma belli etmemeye çalışıyorum. Onlar şakacı, özgür “beni” arıyorlar. Bulamıyorlar. Onların dünyasında iniş çıkışlar bu denli büyük değil. Onların dünyasında coşku delilik derecesine varmıyor. Onların dünyasında bunalım ölüm korkusuna, belki de ölüm isteğine dönüşmüyor.”

Uçurumun kenarında dolandığı bir hayat yaşamış olmasına rağmen, çakılmaktansa uçmayı tercih etmesini de bence bu iniş çıkışlara ve coşkuya borçludur.

1968’de yönetmen Erden Kıral ile evlenen yazarın, bu evlilikten Deniz adında bir kızı olmuştur. En değerli varlığı olarak nitelendirdiği kızı Deniz’in, 1985 yılında kendisine yönelttiği onlarca soruya büyük bir içtenlik ve yalınlıkla cevap vermiştir.

-Aşk nedir?

Aşk, birisinin gece ve gündüz sinirlenmeden yanında olmak istemek, ayrılınca özlemek ve sadık olabilmektir.

-Hasret nedir?

-Hasret, eğer kavuşulmazsa en güç duygudur.

Sevinç nedir?

-Sevinç, hayatı sevmek, yaşanan an ve olaylardan mutluluk duymaktır.

 –Üzüntü nedir?

Üzüntü, acıdır. En üzücü olay, başkalarını üzmektir.

Ona göre insan, ne denli derin düşünebiliyorsa sevgisi ve acısı da o denli derindir. O denli doyumsuzdur. Buna “yaşam acısı” der. Yaşamı boyunca değdiği her yerde, kendinden bir parça bırakmıştır. İçinde bulunduğu depresif ruh hali ve ardından gelen travmalar onu bir hayli yormuştur elbette. Ama son nefesine kadar mücadeleden ve direnmekten hiç kaçmamıştır. Onun için yaşam karşı çıkmaktır. Kişinin önce kendiyle mutlu olmayı öğrenmesi gerektiğine inanır. Psikolojisi üzerine düşünülüp detaylıca incelendiğinde, sürekli bir düşünce akımı içinde olduğu görülür. Onun da Sylvia Plath gibi susturamadığı bir iç sesi vardır. İç sesinin doğrultusunda adımlar atmaktan ve bunu yazınına taşımaktan da hiç çekinmemiştir.

İçinde bulunduğumuz ülkenin şartları ve onun zamanında yaşanan olaylar onu derinlemesine etkilemiştir. Yakın dostu Leyla Erbil ile olan mektuplaşmalarında da görülür ki; derdi yalnızca kendiyle değildir. Bu içi geçmiş, benzi soluk insanların kederleri de onda yer edinmiştir. Memleketinin her bir köşesinde, ayrı olaylar yaşanırken tepkisiz kalamamış ve “Burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi.” demiştir. Pek yol kat edememiş olmamızsa ne acı. Gençliğinde şahit olduğu bu olaylar silsilesinin ürünüdür belki de bu denli kalabalığı. Toplum; onu ondan çalmaya çalışmakla kalmamış, geriye kalanını da tutsak bırakmak istemiştir. O da kurulan bu düzene inat hep cesur ve inatçı kalmıştır.

Yaşamın Ucuna Yolculuk adlı kitabında şöyle der: “ Her insanı severek dinlerim. Kaygım vardır. Ne düşünürler, yaşama nasıl bakarlar diye. Ama hangi ülkede olursa olsun Orta Çağ düşüncesinden sıyrılmış, bağımsız insana az rastlıyorum.”

En büyük kazancı kesinlikle bağımsız olmayı başarabilmesidir işte. Cinsiyetçi yaftalamalardan, çıkarcı hesaplardan hep uzak durmuş ve sadece insanlığını ön planda tutarak yaşamıştır. Her yerde aynı giyimli insanlar ve birbirine benzeyen binalar görmek onu öldüresiye bunaltmıştır. O soluk benizli insanlarda yaşadıklarına, nefes aldıklarına dair tek bir belirti arar ama bulamaz. İçlerinde soluk yoktur. Olur da bir nefese denk gelirse, o insanları da sevmeden geçemez.

Erden Kıral’dan severek ayrılmış olmasının derin hüznünü her zaman duyumsamış olsa dahi, ilerleyen yıllarda Leyla Erbil’e; “Bu adam benim ölümüm Leyla. Bak bak bu benim ta kendim! Kafatasım bu; kendi ölümüm.” diyerek tanıştırdığı Hans Peter ile evlenmiştir. Ondan ilk kez sinir olmadığım bir insanla birlikteyim diyerek bahseder. Büyük bir duygu yoğunluğunun ardından yine hüzünlü bir hikâye yaşamıştır. Yakalandığı göğüs kanseri yüzünden 18 Şubat 1986 yılında Zürih’te dünyaya gözlerini kapadığında da yalnızdır üstelik. Son arzusu yalnız kalmamak olan bir kadının, dünyayı ve insanları ne denli sevdiğini anlatmaya gerek yoktur zaten. O tıka basa sevgi dolu, kendi içinden taşan bir insandı.

Yüreği bu denli coşkuyla atan, dünyanın tüm enginliğini kendi içinde görebilen böylesine heyecanlı bir kadını, bırakın toplumu, sistemin kendisi bile durduramazdı. Var olmak için her yolu deneyen ve direnen bir insanı yolundan döndürmeye kimin gücü yetebilirdi ki?

Engellenemeyen ve tutsak edilemeyen insanlara karşı içimde her zaman bir parça ilgi barındırmış olmama rağmen, okuduğumda kendimden izler gördüğüm bu kadın, bütün gösterişli hikâyelerden ve etiketlerden uzaktır. Sadece kendi olmaya çalışmış ve başarmıştır da.

“Ben kendimi her an, her yerde için için sürüyorum.” demişti. Kafka, Svevo ve Pavese’ nin izini sürmek için çıktığı yolculuklarda da kendini sürmek miydi yalnızca niyeti? Sanmam. Bence yazınındaki eksik parçaları bulmaya ihtiyacı vardı. Yolların ona ne kadar çok şey kattığını bildiği için, yaşadığı ağrıları unutup hikâyesini kovalamak istemişti. Onu sevmek ve anlamak biraz da kovaladığı bu üç yazarı tanımaktan geçer. Çünkü; kendinden parçalar bulduğu bu üç insan, onun yoluna en güzel yerden dahil olmuştur.

Ona göre yazmak coşku, hafif melankoli, taşkınlık gibi psikolojik bir semptomdur. Yeryüzüne dayanabilmek için, akıntıya karşı durabilmek için yazmıştır. Ama yazarken yaşamak, yaşamının bütün ıstırabını, hayatın renklerini anlatabilmek için kullanmak hepsinden daha zordur.

O, karşısındakinin elinde olmayan sebeplerle edindiği etiketler yüzünden onu yadsımaz, eleştirmezdi. Ancak kişi kendisi akıntıya karşı koymayı değil de, savrulup gitmeyi seçmişse kendince öfkelenirdi. Türk edebiyatında kimsenin dolduramadığı bir boşluğu, kendi elleriyle hem de tıka basa doldurmuştur. Bir kadın ama her şeyden önce bir insan olarak, duyumsadığı coşkuyu son nefesine kadar anlatmıştır.

Şayet yazmasaydı kıyısında dolandığı deliliği, yaşama olan açlığı, sevişmeleri ve tutkusu bize temas edemezdi. Bundandır ki; yazmayı tercih ettiği için şükrediyorum, onu tanımama vesile olan insan için şükrettiğim gibi. Çünkü onun gibi düşündüğüm kimi zamanlarda, bir soluk duymayı arzuladığımda ona sığınıyorum, tıpkı kendini buzda bir balık gibi hisseden diğerleri gibi.

Bir insandan büyük acılar çekerek uzak kalmanın, acıyla yoğrulan bu dünyaya büyük bir aşkla bağlanmanın ne demek olduğunu, ondan daha iyi kimse anlatamadığı için ona ulaşmak istiyoruz. Biliyoruz ki; sağırlığın bu apansız çiğliğinden bizi ancak sanat kurtarabilir.

Yanmayacak, tükürükle boğulmayacak, bir sarsıntıyla yıkılmayacak kadar sağlam olan sanat, onun gibiler sayesinde bugün içimizde, benliğimizde.

Ne yazarsam yazayım ona olan sevgimi anlatamayacak, hak ettiği değeri ona veremeyecek olmaktan korkuyorum. Bundan dolayı onun da dediği gibi; “Sevgilerimi doyumla devretmeliyim. Esintilerin yumuşaklığı, Akdeniz yağmurunun yoğunluğu gibi.”

Ona, ona ulaşmama sağlayan insana ve dünyaya olan sevgimi doyumla sizlere devrediyorum.