Kimdir bu sokakları dolduran adamlar? Bu koca şehir, ne kadar birbirine yabancı insanlarla dolu. Sevişemeyecek olduktan sonra neden insanlar böyle birbiri içine giren şehirler yapmışlar? Aklım ermiyor. Birbirini küçük görmeye, boğazlaşmaya, kandırmaya mı? Nasıl birbirinden bu kadar ayrı, birbirini bu kadar tanımayan insanlar bir şehirde yaşıyor?

Sait Faik Abasıyanık

Sıklıkla yemek yaptığım söylenemezdi ancak ne zaman çorba yapsam alt komşum Süheyl amcaya mutlaka bir kap götürürdüm. Kapısının etrafındaki çiçekler apartmanın soğuk yüzünü biraz olsun değiştirebiliyordu, içeriden yavaş yavaş bastonunu vurarak gelişini dinlerken köşede duran “yuka”nın diğer çiçeklere karşı olan üstünlüğünü günden güne arttırmış olmasına sempati duyuyordum içten içe. Her defasında kapıda uzunca bir süre beklememin tek nedeni aksayan bacağı değildi elbette. Mutlaka ceketini giymek ister ve kendine çekidüzen vermeye çalışırdı, sanki beklediği biri gelecekmişçesine özenliydi daima.  Kapı açıldığında; üzerinde apartman duvarının tonlarındaki ceketi ve geriye doğru taranmış saçlarıyla beni karşıladı. İlk bakışta takındığı soğuk ve mesafeli yüz ifadesi beni içeriye davet etmesiyle yumuşuyordu, içeriye girdiğimde etrafa dağılmış kutular ve toplanmayı bekleyen eşyalar akşam güneşiyle birlikte iyiden iyiye sonbaharın tonlarına bürünmüş, yerlere saçılan yapraklar gibi görünüyorlardı gözüme. Fotoğraf albümlerinden sarkan eski fotoğraflar bir dönemin yıldız sinema oyuncularıyla doluydu, Süheyl amcanın setlerde figürasyon ve dublörlük yaptığı yıllardan kalmıştı sararmış fotoğraflar.  Bu dönemden bahsetmeyi pek sevmez, merakla sorduğum soruları cevapsız bırakırdı. Aksayan bacağının hikâyesinin de o sessizlikte gizli olduğunu bilirdim. Etrafımda ilgi çeken o kadar fazla şey vardı ki nereye dönsem orada takılı kalıyordum; masklar, afişler, fotoğraflar, kitaplar, plaklar. Eğlenceli gibi gözüken fakat baskın bir hüzne sahip objeler her yerdeydi, kitapların olduğu kolinin en üstünden aldığım kitap Neruda’nın şiirlerinden oluşuyordu altı çizili olan yerlerde kurşun kalemin izleri tüm sayfaya dağılmıştı neredeyse, şiirin altı çizili dizelerinde Neruda şöyle diyordu;

“Elimde iki anahtar tutuyorum sanki:

Biri sevmek seni, öbürü sevmemek,

Biri mutluluk, mutsuzluk; bir yazgı ihtimali öbürü.”

Çay fincanını uzattığında ancak bırakabildim kitabı elimden, o an ben mi sordum? Yoksa o mu anlatamaya başladı kendiliğinden hatırlayamıyorum, kulağıma bir çınlama hissiyle gelen duyguyla başa çıkmaya çalışırken cümlelerini orta yerinden yakalayabildim. “Defalarca denedim, bir ucunu tuttum olmadı, başka bir ucundan yakalamaya çalıştım ancak yine olmadı sonra anladım ki köşe başları çoktan tutulmuş ve bana ait bir yer yoktu.” dedi, devam etti. “Hızlandıkça azaldım, bununla başa çıkmaya çalıştım ancak şehrin hızı ve hırsı içinde var olamadım.” Haftalar sonra küçük olan çiçekler teker teker gözden kayboldu ama kocaman olan “yuka”yı kimse almadı, zamanla büktü boynunu, kurumaya başladı ve onu kurutan asıl nedenin susuzluk olmadığın biliyor olmak daha da üzüyordu beni.

1965 Norveç doğumlu olan fotoğrafçı Morten Andersen müziğe olan ilgisiyle birlikte, 1980’li yıllarda Oslo’da yer alan rock gruplarının fotoğraflarını çekmeye, fotoğraflardan oluşan fanzinler üretmeye başladı. Aynı zaman da bir gazetenin karanlık odasında çalışan Andersen, 1990’da (ICP) Uluslararası Fotoğraf Merkezi’nde eğitim almak için New York’ a taşındı. İlk kişisel sergisini 1992 yılında Oslo’da açan Andersen daha sonra farklı ülkelerde çok sayıda kişisel ve karma sergilerde yer aldı. Oldukça üretken bir yapıya sahip olan Andersen üretim motivasyonunu çoğunlukla fotoğraf kitapları üzerinde oluşturmuştur. Bunun nedenini de şu şekilde açıklar; “Kitap tek başına bir sanat objesi olmanın yanı sıra bir imge ve kurgu toplamının roman veya filmlerde de olduğu gibi daha büyük bir bütünün oluşturduğu demokratik, ulaşılabilir ve samimi bir ortamdır.”

Morten Andersen yirminin üzerinde fotoğraf kitabı üretmiştir, bunların arasında en çok ilgi çekenlerden “Fast City” (Hızlı Şehir) ile büyük şehirlerin hızlı yaşantısına bir eleştiri getirirken, büyük olanın her zaman iyi olamayacağını ifade eder. Andersen’in,  kendi şehri olan Oslo’dan hikâyelerle oluşturduğu bu kitabı, kentin ve yaşam tarzının bir ifadesi olarak da görülebilir.

Memnuniyetsizliğimizi sürekli olarak dile getirmemize rağmen büyük şehirlerden vazgeçemiyoruz. Yaşam hızının artmasıyla birlikte yükselen tüketim ve kirlilik oranının yanı sıra dayatılan başarı duygusu ile kusursuz olma çabası,  kişisel hırslarımızı egemen kılıyor. Her geçen gün yalnızlaşmamıza ve içe dönmemize sebep olan bu etkenler, büyük şehirlerden küçük hikâyelerin ortaya çıkmasına olanak sağlıyor. Sonları değişken olabilen bu hikâyelerden, bize kalan ise kendi masalımızın kahramanı olabilmek.