Kerem Bozkurt: Burak Bey, yıllardır eleştirmenliğinizin yanında senaryo yazarlığı ve eğitmenliğini de sürdürüyorsunuz. Özellikle de dizi ve sinema sektöründe çok konuşulan senaryo sorunları konusunda ne düşünüyorsunuz?

Burak Göral: Her zaman söylediğim bir şey var; Batılı ülkelerde sinema sektörü senaryo anlamında dizileri besledi. Şimdi diziler öyle bir noktaya geldi ki senaryo kalitesi anlamında sinemayı da geçti. Bizde ise yıllarca durum tersine çalıştı. Dizi senaryolarımız çeşitli sebepler yüzünden bozuldukça hastalık sinemaya da sirayet etti.  Bizde dizi sektörünün kendini düzeltmesi gerektiği yıllardır söylenen bir şey. Çünkü kendine has bir kurallar zinciri ve sabitleri oluştu. Bunlar sinema dilimizi de, hikâye anlatma tekniğimizi de çok bozdu, değiştirdi. Yani dizi sürelerinin çok uzun olması her hafta bir sinema filmi çeker gibi bir dizi bölümü çekme zorunluluğu, bizim hikâye anlatma dilimizi zedeledi. Aynı insanlar ve aynı ekipler sinemada da senaryo yazıyorlar ya da film çekiyorlar. Televizyonda edindikleri alışkanlıkları da ister istemez sinemaya da taşıyorlar. Buna karşı sektörün bir refleks oluşturması gerekiyordu ancak bu sabitleri koyan sistem çok sağlam duruyor ve yanlışta ısrarcı stratejilerle yaşamlarını sürdürüyorlar. Riskli hikayeler, farklı anlatım modelleri ve her türlü cesur yeniliğe karşı ürkek ve kapalılar. BluTv ve Puhu gibi kimi online platformlar bu döngüye karşı alternatif oluşturma çabasına girdiler. Ancak orada da son kullanıcılardan beklenen desteği göremedikleri için yavaş ve temkinli davranmaya çalışıyorlar. Halbuki sektör, bu gidişin gidiş olmayacağına artık ikna olmalı. Daha kaç tane zengin oğlan – fakir kız dizisinin çekilmesi lazım ikna olunabilmesi için bilemiyorum doğrusu!

Kerem Bozkurt: Siz hiçbir dizi projesi içerisinde bulundunuz mu?

Burak Göral: Evet bulundum. Çalışmakta çok zorlandım da. Çünkü kendisine has bir drama kültürü oluşturulmuş durumda. Senaryo derslerinde verdiğim, örneklediğim pek çok yanlışın bilerek ve istenerek dizilerde yapıldığını gördüm, burada çalışmaktan son derece rahatsız oldum. Bunları bile bile sırf “Seyirci böyle istiyor,” ya da “Seyirci buna alıştı,” diye dikte edildiğine şahit oluyorum ve bunlar benim senaryo mantığımla çatışıyor. Böyle olmaması gerektiğini, eskiden “Kartallar Yüksek Uçar”, “Yeditepe İstanbul”, “İkinci Bahar” ya da “Bıçak Sırtı” gibi çok iyi yazılmış, çekilmiş dizilere sahipken şu geldiğimiz noktada suya yazı yazar gibi yapılan dizilerin hali gerçekten içler acısı. Bizim bu konuda bir rönesansa ihtiyaç duyduğumuzu düşünüyorum. “Seyirci bunu istiyor,” kalıbını ben kabul etmiyorum. Yeni şeyler denemek, daha kısa metrajlarda ama farklı hikâyelere yelken açmak zorundayız. Dünyanın hiçbir yerinde üç saatlik dizi yoktur, bizim bu yanlışta ısrarcı olmamız kadar mantıksız bir şey yok. Kanallar ellerini taşın altına koymak zorundalar…

Kerem Bozkurt: Yabancı dizilerden takip ettiğiniz, kaliteli bulduğunuz yapımlar var mı?

Burak Göral: Olmaz mı çok var; “House of Cards”, “Game of Thrones”, “Fargo”, “This Is Us”, “Stranger Things”, “American Gods”, “Ozark”, “Peaky Blinders”, “Sherlock”, “Black Mirror” başlıcaları… Bitmiş dizilerden de “Breaking Bad” TV dizisi evreninin “Suç ve Ceza”sıdır bence…

Kerem Bozkurt: Onu özel kılan neydi sizce , ben de dâhil birçok kişi sevdi o yapımı?

Burak Göral: En başta hayran olduğum şey karakter tasarımıydı. Walter White’ın ve Jesse’nin inanılmaz yolculuğunu son derece gerçekçi ve derinlikli bir dram omurgası eşliğinde sunuyordu dizi. Yani o iki karakter, ne kadar anti karakterler olsalar da onları tanıyor, anlıyor ve onlarla empati kurabiliyorduk. Dizide önem arz eden, bütün karakterlerin motivasyonları son derece sağlam oluşuydu. Yer yer onları destekliyorsun, zaaflarını biliyorsun, onları tanıyorsun. Hiçbir şey göstermelik değildi, her şey neden-sonuç ilişkisine bağlı olarak tasarlanmıştı. “House of Cards” da öyle. Karakterleri sana net ve inandırıcı motivasyonlarla sunabilen dizilerdi. Son dönemde zevkle izlediğim “The Crown” da var mesela. ‘İngiltere kraliyet ailesinin sorunlarından bana ne’ diyebilirsin ama seni de ilgilendiren bir şekilde anlatıyorlar hikayeyi. Bu çok güzel bir şey işte. Bana uzak karakteri bile bana izletebilen yapımlar. Bu sinemanın on yıllarca denenmiş, geliştirilmiş dili sayesinde yapılıyor. Biz ise ne yapıyoruz, sinemanın dilini boza boza dizi yapıyoruz. Halbuki tam tersi olmalı.

Kerem Bozkurt: Hem film senaryosu yazdınız hem de film eleştirmenliği yapıyorsunuz. Bu dışarıdan bakıldığında biraz tuhaf duruyor. Senaryo yazdığınız dönemde bu ikilemi nasıl aştınız ya da böyle bir ikileme düştünüz mü?

Burak Göral: Evet düştüm tabii. İşin iki tarafında olmak güzel bir avantaj da sağlıyor. En başta şunu söyleyeyim; yazarken eleştirmenler neye takılacak onu bilerek yazıyorsun. Ama ben bundan sıyrılmaya çalışıyorum, çünkü mesele eleştirmenlerin beğeneceği şeyi yazmak değil. Mesele, kalıcı olmak ve insanların kalbinde bir yer edinmek. Benim yazma içgüdüm bunun üzerine kurulu. Yani ne kadar çok insana ulaşabilirsem ve samimi olursam o kadar başarılı olacağını düşünüyorum yazdığımın. Bu yüzden de yazarken eleştirmenlik kimliğimi bir kenarda tutuyorum. Daha çok ruhumdan beslenerek yazmak, hesapçılık yapmadan karakterlerimin yolculuğuna eşlik etmek gibi görüyorum senaryo yazmayı. Onların yollarını açıyorum sanki. Onların kendi hikayelerini anlatmalarına yardımcı oluyorum gibi… Eleştirmenlik tarafında da senaryosunu yazdığım filmin eleştirisini de yazmışlığım vardır. Ama eleştiri yazarken eğer kendime torpil geçersem bu benim 22 seneden fazladır yaptığım mesleğime de ihanet olur. İkisini birbirinden ayırabiliyorum ve sektörde fark ediliyor bu da. Herkes kendi yaptığına aşık bu ülkede maalesef. Ben burada senaryo ve filmi ayırıyorum. Genellikle çok fazla kişisel bir yazı yazmamaya çalışıyorum, uzaktan bakarak yazıyorum. Şimdiye kadar yazdığım 6-7 senaryo oldu, 3 tanesi filme çekildi: “Gece 11.45”, “Beni Unutma” ve “Bu İşte Bir Yalnızlık Var”. Diğerlerinin de sahipleri var, kimisi çekilecek kimisi de bazı şartların oluşması için bekleniyor. Çekilmiş olanlarda hiçbir zaman tam tatmin olmadım. Ama bu işin kuralı bu. Yazıyorsun ve veriyorsun, başka ellere teslim ediyorsun. Başka başka eller içine giriyor ister istemez ve senin içinden kopara kopara yazdığın metin yüzde yüz haliyle perdeye yansımıyor maalesef, sonuçta film yönetmenin oluyor. Bununla barışık yaşamak zorundasın senarist olduğunda.

Kerem Bozkurt: Yönetmenlik düşündünüz mü?

Burak Göral: Düşündüm, çok da teklif edildi. Ama benim işim yazmaktan geçiyor. Ama bu hiç olmayacak anlamına da gelmiyor. Mesela şimdi üzerinde çalıştığım bir senaryo var, onu çekmeyi ben isteyebilirim. Türkiye’deki yönetmenlik biraz yaratım sürecinden uzak bir olgu. İşin maddiyatını, bürokratik sorunları da düşünmek zorundasın. Sadece sete gidip o yazdığın dünyayı yaratmak değil yönetmenlik maalesef. Bizdeki sistemde her şeyi bir arada düşünmek zorundasın.

Kerem Bozkurt: Kült film tanımı gerçek anlamıyla nedir? Bu tanım yapılırken Türkiye’de yanlışlıklar yapılıyor çünkü.

Burak Göral: Kült film, kendi seyircisini zamanla bulan filmdir. Bunun için sen çaba göstermezsin, özel PR çalışmaları yapmazsın, strateji belirlemezsin, gidip kendisi bulur seyircisini o filmler. İnternetten, kulaktan kulağa bulur, bir şekilde zaman geçer sonra keşfedilir. Sinemada ilk çıktığında az kişi izlemiştir belki ama sonra bir bakarsın çok bahsedeni var. Benim senaryolardan Özer Kızıltan’ın 2011’de çektiği “Beni Unutma” öyle bir filmdir mesela. Vizyonda çok izlenemedi ama sonrasında insanlar internetten, televizyonlardaki yayınlarından çok izledi. Hâlâ hakkında konuşulan bir filmdir. Bana da izlendikçe onunla ilgili mailler geliyor bugünlerde bile. Kült film, seyircisini yıllar yıllar sonra bile bulabilen, onlarla buluşabilen ve konuşulan bir filmdir. İyi film böyle bir şeydir. Zamana direnen filmdir. İz bırakan kalıcı olan filmdir. Çok izlenen gişe rekorları kıran film her zaman iyi film değildir. 20 yıl sonra “Recep İvedik” sadece bir istatistik olarak kalacakken insanlar hâlâ “Tosun Paşa”yı izliyor olacak. Ya da “Şabanoğlu Şaban”ı izleyeceklerdir. Değerli filmler onlardır.

Kerem Bozkurt: Türk sinemalarında en fazla izlenen filmlere baktığımızda “Recep İvedik” gibi salt komedi ya da dram filmlerini görüyoruz. Geçmişte iktisat eğitimi almış olduğunuz için şöyle sormak istiyorum; bu konuya sadece arz talep ilişkisi açısından bakmak doğru mudur?

Burak Göral: Her dönem kendi seyircisini oluşturuyor. Türk sineması tarihinde ekoller önemli yer kaplarlar. Köy filmleri, arabesk filmler, seks filmleri… Bunların hep dönemleri var. Bu dönemde de ülke seyircisi sinemayı hep gülmek için kullanıyor ya da yoğun duygular yaşamak için. Kendi hayatından uzaklaşacak, başka acılarla teselli bulabilecek  ya da mizahla kendi sorunlarından uzaklaşabilmek istiyor. Sinemada da bu tür filmleri görmek istiyor. Televizyonda entrikalar yumağı izliyor sürekli, birbirlerini kapı aralığından dinleyen insanlar, zengin bir erkekle evlenme hayalleri kuran sarsak, güzel mahalle kızı filan… Televizyonda izleyemediği şey; sansürsüz ve yoğun komedi ya da yoğun aşkların yaşandığı güzel insanların güzel mekanlarda yaşadığı, şıkır şıkır görüntüler ve müzikler eşliğinde çok da yormayan sonu hüzünlü aşk hikâyeleri. Sürekli bunlar isteniyor diye aynı şeyleri yaparsan bir doyma noktasına ulaşılır. Artık hikâyeler kendini tekrarlıyor. Yeni fikirlere ihtiyaç duyuluyor. Yine bir ihtiyaçtan dolayı mesela milliyetçi tarafa doğru bir akım başlıyor. Televizyonda da sinemada da bir şey tuttu mu oraya doğru bir akın başlatılıyor. Başka şey yapamıyoruz. Mesela neden adalet konulu filmler yapmıyoruz? Ben toplumun şu an adaletsizliği en yoğun yaşadığı dönemde adalet konulu filmlerin ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Ama burada arz-talep ilişkisi çalışmıyor. Çünkü bir talep olmasına rağmen toplumda sektörün bir arz üretmediğini görüyorsun ve sektörün yeteri kadar sorumluluk sahibi olmadığını düşünmeye başlıyorsun. Çünkü orası sana ticari gelmiyor. Neden adalet arayan karakterlerin hikayelerini izlemiyoruz? Hani refleks? Eğer bir arz talep çalışıyorsa burada neden çalışmıyor? Bu enteresan bir zıtlık bence.

Kerem Bozkurt: Lars von Trier’in “Dogville” filmini seversiniz. Orada kadını iktidar bağlamında ele alıyor yönetmen. Türkiye’de ve dünya sinemasında kadının yeri nasıl sizce?

Burak Göral: Son yıllarda kadın yönetmen sayısında bir artış var. Bu önemli, çünkü kadın yönetmenlerin işi her zaman zor olmuştur. Dünyada da böyle. Erkek egemen bir sistem. Sinema sistemi de böyle yürüyor maalesef. Bunu aşabilmek ekstra zor kadınlar için. Ama son yıllarda kadın yönetmenden çıkmış filmlerin sayısında bir atış var. Bu filmler güçlendikçe sektör içinde de kadınlara daha çok yer açılacak. Pek çok kadın yönetmen artık düzenli film çekiyorlar. Onlar kadını ait oldukları yerde kadını önemserler ise erkekler de bu noktaya evrilecek ve iyi kadın karakterli filmler yapacaklar. İyi çizilmiş kadın karakterlerle erkek yönetmenler tarafından yapılmış çok iyi filmler var ama burada kadın yönetmenlere daha çok rol düşüyor. Onlar da bence son yıllarda daha iyi filmlere imza atıyorlar zaten ve bu zinciri kırıyorlar.

Kerem Bozkurt: LGBT sinemasına nasıl bakıyorsunuz?

Burak Göral: Bizde bu konuda henüz çok çok güçlü filmin çıktığına inanmıyorum. Ama dünya sinemasında her zaman iyi örnekler var. En son “Moonlight” vardı mesela, “Mavi En Sıcak Renktir” var. Giderek çok daha iyi filmler çıkıyor. Seyirciler her türlü ayrımcılığı bu filmler sayesinde bırakmalılar. Mühim olan insan sevgisi. Bu filmler de aşk ve özgürlük filmi olarak ele alınmalı. Elbette o dünyanın sorunlarını ele alan toplumsal içerikli filmler de yapılmalı ama ben mesela “Moonlight” gibi bir filmden çok etkileniyorum. Çok güçlü bir sevgi filmi bence. Türk sinemasında bu yönde verebileceğimiz örnek maalesef çok kısıtlı. Çünkü önyargılı ve ahlakçı bakış açısını değiştirmek zorundayız. Bu sadece sinemanın sorunu değil, toplumun sorunu. Yeşim Ustaoğlu’nun “Tereddüt”teki sevişme sahnesinden çok rahatsız olup ‘Bu sinema mı kardeşim!’ diyen sinemacılarımız varsa eğer, bizim öyle filmler beklemememiz çok mümkün olmuyor. Bu yüzden bizim bunları aşmamız için öncelikli olarak sektörün içindeki insanların kafalarının da biraz açılması gerekiyor. Çözülmesi gereken büyük, sosyolojik bir mesele bu…

Kerem Bozkurt: Son yıllarda özellikle sinema sanatında bir muhafazakarlaşma yaşadığımız söyleyebilir miyiz?

Burak Göral: Muhafazakarlaşma şöyle oluyor bence; otosansür ile. Yani insanlar az önce dediğim gibi adalet konusunda ciddi bir sorun yaşadığı halde bu sinemada karşılığını bulmuyorsa otosansür uyguluyorsun demektir. Sen kafandaki meseleleri kağıda dökemiyorsan bu bir otosansürdür. Ya da onu yapmak yerine “Komedi anlatayım da hiç başım ağrımasın,” diyorsan eğer kendi kendini kapattığın bir fanus var ve oradan çıkamıyorsun demektir. Muhafazakarlaşma bir yerde olması gereken bir şey ama sanat işi yapıyorsan eğer, muhafazakarlaşmak doğru bir şey değil. Seni kapatan, sınırlayan bir şey. Çünkü muhafazakarlaşmanın gereği olarak eskiye sahip çıkmak diye bir şeyle kendini bütün yeniliklere kapatıyorsun, yeni anlatım modellerini bile reddediyorsun. Kendi kültürünün, alışkanlıklarının ve benimsediğin yaşam modelinin dışına çıkamıyorsun. Muhafazakarlık LGBT’yi görmezden gelmeyi de beraberinde getiriyor böyle olunca. Ötekileştirmeyi de beraberinde getiriyor. Bir şeyi yok saydığınızda yok olmuyor! Zaten yok sayılacak bir şey de değil!

Kerem Bozkurt: “Umuda Yolculuk” filminin yönetmen ve yapımcısı İsviçreli olduğu için akademi ödüllerinde İsviçre adına yarıştı ve kazandı ki bana göre bir Türk filmidir o. Yazarı ve birçok oyuncusu Türk’tür. Bu kapsamda Türkiye’nin akademi ödülleri yolculuğuna nasıl bakıyorsunuz?

Burak Göral: Bunu bir onur meselesi haline getirmeye gerek yok. Oscar almış pek çok film hatırlanmıyor bile. 2000’li yıllardan sonra Oscar’ın değeri oldukça azaldı. Hiç Oscar almamış, ‘Bu film nasıl olmuş da Oscar almamış’ diyebileceğin bir sürü iyi film var. Oscar o kadar önemli değil. Hollywood’un kendi kendini takdir edip bunu da bir güzel PR malzemesi olarak kullandığı dev bir organizasyon. Bir de yanlış anlıyoruz Oscar adaylarını seçerken. Akademinin bakışıyla, Türkiye sinema sektörünün kriterleri aynı değil elbette. Orada özgürlüğünü arayan ya da sisteme karşı duran karakterler önemli mesela. Buradan gönderiyorsun kişisel hikâyeler ya da taşrada geçen bir yaşam mücadelesi hikayesi. Onlar orada geçmiyor. Adaletsizliğe karşı duruş, büyük mücadeleler, özgürlük mücadelesi gibi temaları seviyor Oscar, daha evrensel konuları değerli buluyor. Bu tarif ettiğim anlamda kaç film üretiyoruz ki biz? Nerede sisteme karşı duran adam hikâyesi? Oysa “Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz”lar, “Kuyucaklı Yusuf”lar, “İnce Memed”ler yazılmış bu topraklarda! Elimizde bu kadar büyük bir miras varken biz bunları elimizin tersiyle itiyoruz…

Kerem Bozkurt: Giderek daha çok takdir gören İran sinemasını nasıl görüyorsunuz?

Burak Göral: Çok değerli buluyorum çünkü onlar o kadar yoğun sansüre rağmen bu meseleleri başarmışlar. Yoğun bir baskı ve sansür mekanizması varken dertlerini çocuk hikâyeleri üzerinden anlatarak sansürün arkasından dolaştılar. İşte bu bir reflekstir. İranlı sinemacılar çocukların dünyası üzerinden aştılar engellerini. Bizde de çocuk kahramanlı filmler artıyor dikkat ederseniz. Bunun sebebi de İran sinemasına olan öykünme. Ama bizdekiler oradakiler kadar güçlü çıkamıyor. İranlıların samimiyetini yakalayamıyoruz. Ben hâlâ çocuklara Majid Majidi’nin “Cennetin Çocukları”nı izletebiliyorum ama bizdeki muadillerini izlettiğimde çocuk o duyguyu yakalayamıyor çünkü öbürü daha samimi ve sıcak geliyor. Bizim de oraya ulaşmamız gerek.

Kerem Bozkurt: İran sinemasını bu kadar sevmemizin sebebi benzer kültürlerden olmamız olabilir mi?

Burak Göral: O coğrafyaya, o kültüre hiç uzak değiliz elbette. Meselelerimiz, dertlerimiz yakın tabii, o yüzden empati de yapabiliyoruz.

Kerem Bozkurt: Kültür Bakanlığının vermiş olduğu yanlı ödenekler var hepimiz biliyoruz. Sizin de içinde bulunduğunuz SİYAD’ın bu konuda çalışmaları var mı?

Burak Göral: SİYAD sektörü ilgilendiren her konuda her zaman en hızlı refleks gösteren derneklerden biri olmuştur. Bunun dışında da yapılacak çok fazla bir şey yok eleştirmenlerin tarafından. Bu bakanlık desteği meselesi de her zaman böyleydi, sadece son yıllarda olan bir şey değil ki. İşin içinde insan var, insanın olduğu her yerde sorun var. Tabii ki devletin sinemaya destek vermesi gerekli ama bunu ne şekilde ve ne derece adil yaptığı her konuşulacaktır. Bakanlık desteği ciddi bir moral desteği oluyor, özellikle de genç yönetmenlere. Bu yüzden de sürmeli. Ama uygulamasıyla ilgili herkesin bir araya gelip güzel güzel konuşması ve en adil ve doğru sistem üzerinde anlaşılması gerekiyor. Özellikle de sinema festivalleri en çok da bu amaç için dizayn edilmeli.

Kerem Bozkurt: Bu kadar bir araya gelemememizin sebebi özellikle bizim ülkemizde sanat icra eden insanların egolarından mı kaynaklanıyor?

Burak Göral: Sanatta ego olmalı bence, ama bir yerden sonra ego engelleyici bir hale geliyor. Sinema egodaki dengeyi en kolay şaşırabileceğiniz sanat dalıdır. Çünkü sinemada her filminizde bir evren yaratıyorsun, karakterler çıkarıyorsun ortaya. Orada yaratma egosunun en yüksek olduğu sanat dalı. Haşa ama bir tanrıcılık oyunu. Bu ister istemez bir ego veriyor. İnsan kendini bundan ne kadar uzak tutabilir ki, elbette etkileniyorsun. İnsanın kendini bilmesi, kendini terbiye etmesiyle de alakalı bu.

Kerem Bozkurt: Bir yanda çok az sinemada gösterilen yönetmenler var, diğer yanda ucuz filmler. Sizin tabirinizle iyi film – kötü film ayrımını yapabilecek bir farkındalığa nasıl erişiriz?

Burak Göral: Tabii ki kriter kalıcı olmaktır. Reha Erdem, Nuri Bilge Ceylan gibi yönetmenlerin filmleri az izleniyor gibi görünse de tarihte bir yerde kalıyorlar. Bir daha izlenme değerine sahip oluyor bu filmler. Bugün çok izlenmiyor olabilir ama izleyenlerde iz bırakıyor. O izleyenler tavsiye ediyorlar, öneriyorlar, anlatıyorlar, izlettiriyorlar. Yıllar sonra birileri o eski filmlere bulup izliyor. Dolayısıyla o filmler yaşıyorlar. Bu çok değerli bir şey. Gelip geçici filmlerin ileride bir istatistik olarak kalacağını, o filmleri yapanlar da biliyorlar. Kalıcı olamayacaklarını bildikleri için de eleştirmenlere sayıp sövüyorlar.

Kerem Bozkurt: Sizce sinemanın hem topluma hem de sanata olan misyonu nedir?

Burak Göral: Şimdi hepimiz çok romantik yaklaşıyoruz, sinema terapidir, sinema toplumun aynasıdır diyoruz. Evet bunlar var. Ama maalesef sinema toplumu değiştiremiyor. Değiştirebilen filmler olsaydı şu an bu noktada olmazdık. Hâlâ hoyratlık var, vahşet var, insana sevgisizlik, ayrımcılık var. Öyle sağlam, nefis başyapıtlar var ki dünyada; bu filmleri izleyen insan kötülük yapamaz, yapmamalı diyorsun ama öyle olmuyor işte. “12 Öfkeli Adam” filmine hayatımın filmi diyen adamın attığı tweetlerdeki vahşi vicdansızlığını görünce kanım donuyor mesela. Demek ki o filmi yanlış izlemişsin sen arkadaşım! “Özgürlük Yürüyüşü” (Selma) filmini izledikten sonra ayrımcılık yapmamalısın! Mesela son dönemde “Babamın Kanatları”nı izledikten sonra işçilerin karşısında duramazsın, durmamalısın.

Ama çocuklardan ümitliyim; en azından doğru mesajlar veren, iyi animasyonlar izliyorlar. Belki çevre bilinci daha çok gelişmiş merhametli insanlar olabilirler büyüyünce…

Kerem Bozkurt: Çok teşekkür ederim, çok keyifliydi.

Burak Göral: Ben teşekkür ederim, benim için de keyifliydi.