Rutubetten ıslanmış çarşaflı odamızda sabaha kadar dur durak vermeden sokak sokak gezen bando ve peşine takılmış yaygaracı grubun gürültüsüyle sık sık kesintiye uğrayan uykumuz alarmın çalmasıyla sabahın 04:45’inde son buluyor. Küçük sırt çantamıza hazırladığımız atıştırmalıklarımız ve suyumuz, fotoğraf makinelerimiz ve biletlerimizle içimde tarif edemeyeceğim bir heyecan, merak, coşku karışımı otobüse bineceğimiz durağa doğru yürüyoruz. Aslında durak, hostel’in sokağının bittiği yerde fakat o normal durak. Bizim önümüzdeki ise insanların art arda dizilerek yarattığı, kasabanın sonuna doğru uzayan bir sonsuzluk algısı. Sabahın zifiri karanlığında bunca insan ne zaman uyumuş, uyanmış, hazırlanıp da buraya dikilmiş? Sanki acilen herkes kasabayı terk etsin alarmı verilmiş! Kuyruğun sonu görünmüyor.

Otobüsler yolcularını doldurdukça zaman kaybetmeksizin kalkıyor ve yolcusunu indiren hemen geri dönüyor. Fakat kuyruk eriyecek gibi değil! Sanırım umduğumuz saatte yukarıda olabilmek için saat 4:00’te durakta olmak gerekiyor. Tek arzum, hayatım boyunca muhtemelen bir kerecik ayak basacağım bu kutsal şehrin üstüne güneşin ilk ışıklarının vuruşunu görmek. Ve bu kalabalıkta herhalde batışını görebileceğim. Sıra karman çorman. Tabii bu durumdan nemalanan esnaf, çay, kahve, atıştırmalık yiyecekler vs satışını aksatmıyor. Bu kargaşada araya yancı girenlerin sayısı da hatırı sayılır. Bu duruma çok sinirlenen yoldaşım, biz miyiz bu gezginlerin enayisi çıkışıyla ön tarafa kaynak yapanların önüne kaynıyor. Bu da bize azımsanmayacak kadar zaman kazandırıyor. Ve nihayet planladığımız saatten epey bir sonra otobüsümüze binip yola koyuluyoruz. Yaklaşık 6 kilometrelik dağ yolunu tırmana tırmana bitirdikten sonra otobüsün yolcu indirdiği giriş kapısı önündeki güruhu görünce ‘Güneş Kapısı’ndan süzülüp şehrin üstüne hızla yayılan ışıkları seyretme hayalim tamamen yok oluyor.

Her memleketten insan var, mahşer kalabalığı gibi. İçeri girişimiz çok uzun sürmüyor. Öylesi tarifsiz bir duygu yumağı kaplıyor ki içimi; bir gezginin en çok olmak istediği toprakların üzerinde adımlarım! Ve şehir daha ilk girişte bütün gizemini sunuyor. Günün ağarmış olmasına karşın şehir hala bulutların arasında gizemini koruyor.

‘Güneş Kapısı’ndan girecek güneşin ilk ışıklarını göremeyeceksek de gezimizi oradan başlatmaya karar veriyoruz ve herkes kendinden emin adımlarla şehir merkezine ilerlerken biz, az bir kalabalıkla ‘Güneş Kapısı’ yönünde tırmanışa başlıyoruz. İrtifa yüksekliği dolayısıyla oksijeni verimli kullanmakta yarar var. Basamak tırmanarak, kısa molalarla, bol bol fotoğraf çekerken aramızdaki muhabbete kulak misafiri olan bir gezgin “Merhaba, Türksünüz sanırım” diyerek tüm şaşkınlığıyla yanımıza yanaşırken biz de 15. yüzyılda, And Dağları’nın 2430 metrelik bir zirvesine inşa edilmiş, İspanyol istilasında bile bulunamamış bir şehirde bir Türk bulmanın tarifsizliği içindeyiz. Ulusal, son derece sevecen, kibar, üstelik hemşehrimiz. Dünya dediğin yer gerçekten de bir gezgin için ne kadar da küçük. Gel sen, dünyanın bir ucunda İzmirli ulusalla tanış! O da peşimize takılıyor, ‘Güneş Kapısı’ yolculuğumuzda. Bir yandan söyleşip bir yandan fotoğraf çekiyor, nefes nefese de olsa deneyimlerimizi paylaşıyoruz. Ulusal, pek çok yollara düşen gezgin gibi günün birinde yaşadığı ortamda boğulup pılısını pırtısını küçücük bir sırt çantasına sığdırıp hayallerinin peşine düşmüş. Ve buralara kadar gelmiş. Bir müddet de buralarda Shamanlardan edindikleriyle, dayanışma esasına dayalı yaşam süreceğe benziyor. O anlatıyor, biz anlatıyoruz ve bir de bakıyoruz ‘Güneş Kapısı’ (Inti Punku)’na varmışız.

Deniz seviyesinden 2745 metre yükseklikteki bu son derece önemli arkeolojik yapı Güneş Tanrısı Inti’ye adanmış olup kayıp şehrin ana girişiymiş. Machu Picchu’nun 290 metre yukarısındaki bu kapı, kayıp şehri belki de en güzel seyredeceğiniz yerlerden. Biz de bunu değerlendirip kahvaltımızı burada yapıyoruz. Sohbet öylesine koyulaşıyor ki, ‘Ulusal’ı dönüş saatine yetişmesi için iniş yoluna geçmesi konusunda zor ikna ediyoruz. Umarım yollarımız günün birinde, dünyanın kim bilir hangi noktasında yeniden kesişir ‘Ulusal’. Yolun açık, düşlerin gerçek olsun!

Biz de bu nefes kesici manzarayı doya doya seyredip bol bol fotoğrafladıktan sonra kayıp şehrin merkezine doğru dönüşe geçiyoruz.

Öylesine büyülü ve güzel görünüyor ki, içine girip keşfetmektense yukarıdan, türlü açıdan seyretmeye doyamıyoruz. Şehrin tepesindeki bulutlar da iyicene dağılıyor. Çeşitli açılardan görüntü alırken gezi planımızın bir parçası olan Inca Köprüsü’nü gösteren ahşap işaret tabelası dikkatimize yansıyor. Ve dalıyoruz yola; yapılacaklar bir bir işaretlenmeli. Yer yer dalların, köklerin arasında ilerleyen patika yolu takip ediyoruz. Tehlikeli olduğuna ilişkin okuduğum bilgilerin pek de gerçeği yansıtmadığını belirteyim. Yürümesi son derece rahat, düşmeyi kafanıza koymadığınız sürece güvenli biçimde yürüyebileceğiniz genişlikte, bir tarafı son derece yüksek uçurum, diğer tarafı ise dağdan oluşan keyifli ve serin bir parkur. Tabii eğer yükseklik korkunuz varsa asla aşağı bakmamanızı salık veririm. Yürüyüş, yarım saat kadar sürüyor ve yolun sonunda ahşap bir kulübe çıkıyor karşınıza. O kulübedeki güvenlik görevlilerine kimlik bilgilerinizi ve giriş yaptığınız saati kayıt ettiriyorsunuz. Olur da geri dönmezseniz ne yapıyorlar bilmiyorum 🙂

Buranın geçmişte şehrin gizli giriş kapılarından biri olduğu varsayılıyor. Ahşap asma köprü günümüzde kilitli bir demir kapıyla gezginlere yasaklanmış. Güvenlik nedeniyle olduğu açık. Zira, buradan geçmeyi deneyecek, o köprü üzerinde türlü pozlar vermeye çalışacak her milletten sayısız insan olacağına kuşkum yok. Aşağıdaki manzarayı da gördükten sonra ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Kulübedeki kayıt defterine çıkış yaptığımızı bildirdikten sonra çeşit çeşit kuş ve bitkiyi gözlemleyerek geldiğimiz yolu geri dönüyoruz. Artık biraz da yasak şehrin merkezini keşfetme zamanı.

Meydana çıkar çıkmaz dikkatimizi çeken yekpare, basamak oyulmuş kaya parçası cenaze törenlerinde kullanılmış. Kimileri bu kayanın mumyalama işlemleri için kullanıldığı görüşünü savunurken, kimilerine göre ise burada hayvan kurban edildiğini düşünüyor. Neyse ki İnkalıların çeşitli inançlarla bol miktarda kurban ettikleri lamalar günümüzde bu topraklarda huzur içinde otlayıp geziniyorlar.

Öğlen sıcağı iyiden iyiye kendini hissettirmeye başlarken artık biz de şehrin merkezinde görülmesi gereken önemli noktaları keşfetmek üzere dalıyoruz bu labirent şeklindeki antik yapıya. Yukarıdan bakınca çocukluğumda gazetede çıkan, fareyi peynire ulaştıracak yolu bulduğum labirent bulmacalarına benzetiyorum gördüğüm şekli.

Bu kapı, şehrin ana giriş kapısı. Tarımsal alanla kentsel alanı birbirinden ayırıyormuş. İnkalılar, yaşam alanlarını çevreleyen sarp dağların çerçevelenmiş görüntüsüne değer verdiklerinden olsa gerek, kapı ve pencereleri kutsal saydıkları bu manzarayı belirgin biçimde çerçeveleyecek bir mimarlık anlayışı benimsemişler. Huayna Picchu tepesini çerçeveleyen bu kapı da bu mimarinin en başarılı örneklerinden bir tanesi kabul ediliyor.

Kentsel alandaki bir başka önemli yapı ise ‘Güneş Tapınağı’na ana erişim yoluyla da bilinen kraliyet sarayı. Adından da anlaşılabileceği gibi burada kral, ailesi ve yakınları ikamet ediyordu. Elbette hizmetkarları ve askerleri de burada kendilerine eşlik ediyordu. Her ne kadar şu anda görünen taş duvarlardan pek fazlası olmasa da zamanında tam krala uygun bir konfor anlayışı hakimmiş. Banyosu, yemek pişirme alanı, çeşmesi, bakımlı bir bahçesi ve hatta iç dekorasyon için kullanılmış duvar süsleri varmış.

Ve tüm yerleşkenin belki de en kusursuz yapılarından ‘Güneş Tapınağı’. D harfi biçiminde yarım daireyle kaplı binanın içerisine biri, 21 Haziran kış gündönümünde, diğeri ise 21 Aralık yaz gündönümünde olmak üzere yılda iki kez giren güneş ışığı ortadaki kutsal kayayı aydınlatıyor. Kim bilir; belki de astronomi alanında son derece ileri bir topluluk olan İnkalılar, bunu hasat zamanını tespit etmek için kullanıyorlardı.

Tapınağın alt kısmında ise taş ustalarınca titizlikle yontulmuş bir mağara bulunuyor. İçinde hiçbir mumyaya rastlanmamış olmasına karşın, buranın bir kral mezarı olduğu düşünülüyor.

Kimi başka kaynaklar ise buranın geleneksek kral mezarı tarzından uzak olduğu görüşünü savunup ‘Toprak Ana’ya adanmış bir tapınak olduğunu ileri sürer. Merdiven ise topraktan göğe çıkmayı temsil eder ve Güneş Tanrısı Pachamama’ya olan saygı göstergesidir.

Tam karşımızda duran Huayna Pichu’nun tepesinde ancak çıplak gözle görülebilen insanlar dolaşıyor. Gözünüz yerse buraya da tırmanıp tüm bu güzellikleri bir de o açıdan gözlemleyebilirsiniz. Ancak tüm bu geziyi bir güne sığdırabilir misiniz, güneşin kavurucu etkisi her fırsatta kendini hatırlatırken onca eforu bunca az oksijenle göze alabilir misiniz bilemem ama bileti önceden almış olmanız gerekiyor. Yani sit alanını gezmek için aldığınız bilet oraya çıkmanıza olanak tanımıyor.

Bu arada güneş iyiden iyiye yakmaya başlıyor. Başınızı ve yüzünüzü koruyacak bir şapka, yüksek korumalı bir krem ve güneş gözlüğü kaçınılmaz. Ve elbette bol miktarda su ve coca yaprağı 🙂

Tarım, astroloji, mumyalama işinde sınır tanımayan İnkalılar duvar sanatında da kendilerini aşmışlar! Peki ya bu taşlar? Nereden buraya gelmiş, hadi burada bulunmuş; neyle yontulmuş? Kim bu kadar düzgün yontmuş? Ne kullanarak yontmuş ve hepsinin ötesinde hangi insan gücü bunu duvara dönüştürmüş?

Ana Tapınak

İnka mimarisinde pek az rastlanan bir dikkatsizlik sebebiyle hatalı inşa edilen tapınağın duvarı dış yana doğru çökmüş. Bu deformasyon İnkalar zamanında başlamış olsa gerek ki, Machu Picchu’nun en yüksek tapınağı olacak biçimde öngörülmüş yapının inşası durdurulmuş. Buranın da kral mumyalarına saygı gösterisinde bulundukları bir sunak olarak kullanıldığı varsayılıyor.

Ana Tapınak’ın hemen yan tarafında bulunan Üç Pencereli Tapınak, adını İnka mimarisinin çerçeve tekniğinden alıyor. Havalandırma amacına yönelik yapılmamış olan bu pencereler, zaman içinde yol olmuş büyülü, dinsel anlamlar içeriyor. Yapının durumu açılmaya hazır olduğunu gösterse de İspanyol istilasında yarım bırakılmış pek çok proje gibi kaderine terk ediliyor. Pencereler, duvar ustalığının yanı sıra boylarıyla da dikkat çekici.

Bir sonraki durağımız ise antik yerleşkenin kentsel kısmındaki en yüksek noktada bulunan ve ayrıcalıklı bir yapı olan Intihuatana. Astronomik bir saat ya da İnka takvimi olduğu varsayılan yapının adı Queshua dilinden gelmekte olup güneşin bağlandığı yer anlamındadır. Güneş, ilkbahar ve sonbahar ekinoksunda, ortadaki sütuna direkt düşermiş. İnkalılar, bugünlerde güneşin hareketini durdurup bu taşa bağlandığına inanır, çeşitli kutlamalar yaparmış. İnka inancında önemli yer tutan yapı yok olduğunda Tanrı’nın orayı terk ettiği düşünülürmüş. Bu inancı keşfeden İspanyollar bu topraklardaki tüm benzerlerini yıkıp yok etmişler. Machu Picchu’daki ise şehir keşfedilemediği için sapasağlam ayakta kalmış.

Güneşin nasıl kavurduğunu tarif edecek kelime bulamıyorum. Fakat bu antik şehir ne gezmekle ne de anlatmakla biter. Herhalde tamamını sindire sindire gezmek için bir tam gün ve güneş ışığıyla yenilenen vücut enerjisi gerekir. Anlatması ise bir yazı dizisi ve yüzlerce fotoğraf… Buradaki anlatım kısa bir özetten ibaret olup geri kalanını kendi gözlerinizle görebilmenizi diliyorum. Alt taraftaki endüstriyel alanı ise gezmeye gücümüz kalmıyor. Son birkaç temel yapıyı daha görüp çıkalım o halde buradan.

Tarım ve endüstri için kullanılmış alanda dikkatimizi içi su dolu, daire şeklinde iki taş çekiyor. Her ne kadar Hiram Bingham, toprağın içine oyularak yerleştirilmiş bu taşların, patates ve mısır öğütmek amacıyla havan olarak kullanıldığı yorumlasa da uzmanların görüşleri spiritüel ve ritüel bir amaçla kullanıldıkları yönündedir. İçi suyla doldurulduğunda oluşan ışık yansımalarının kehanet amaçlı kullanıldığını ve bu nedenle de su aynası olarak adlandırıldıklarını öne sürerler.

Su aynalarının hemen yanı başında, taşı nefes kesecek güzellikte şekillendirerek inşa ettikleri başka bir yapı bulunuyor. Eğimli bir kaya çıkıntısı üzerine inşa edilmiş yapı, her biri bir mumyayı barındırabilecek büyüklükte üç trapez biçimli nişten oluşmaktadır ve bu üç hücrenin hapishane olarak kullanıldığı düşünülüyor.

Yapının ön tarafında, toprağa kazınmış bir erkek kondor başı bulunmaktadır. İnkalılar bu figürü üst dünyanın elçisi olarak kabul etmişler.

Ve son olarak kutsal su kaynaklarını görelim. Hem de güneşin altında biftek gibi cızırdayarak gezerken görelim, şuraya da bir miktar eziyet çizelim 🙂

Sekiz saattir neredeyse hiç durmadan gezdiğimiz Machu Picchu’ya doyamıyoruz ama artık dönüşe geçmemiz gerek. Bildiğiniz gibi tabanvay döneceğiz otobüsle tırmandığımız bu yolu. Buradaki gezginlerden edindiğimiz bilgiye göre otobüsün tırmandığı yolu kullanmadan, yeşil oklarla işaretlenmiş kestirme bir yol var. O yolu bulacağız ve enerjimizin, suyumuzun bittiğini, soluduğumuz havanın oksijen fakirliğini aklımıza bile getirmeden güle oynaya ineceğiz! Bu arada giriş yaptığımız kapıdan çıkar çıkmaz atıştırmalık yiyecek, içecek alabileceğiniz ufak bir kafeterya var ama fiyatların ne kadar “too”ristik olduğunu belirtmeme gerek yok sanırım. Oradaki gölgelik alana yerleşip çıkınımızda kalan peynir, ekmek ve domatesle açlığımızı bastırıyoruz. Aşağıya inince kendimizi ödüllendirip bir ziyafet çekeceğiz.

Giriş kapısı hala kalabalık ve bu saate yeni gelenler var. Bu sıcakta nasıl gezecekler, bizim gördüğümüz bunca şeyi hangi zamana sığdıracaklar bilemiyorum. Zaten bu konu bizi pek de ilgilendirmiyor. Ancak, siz siz olun, olabildiğince erken saatte gezinize başlayın ve gezi planınızda varsa gezinize Güneş Kapısı’ndan başlayın. Şapkasız, gözlüksüz, güneş korumalı

kremsiz, susuz, coca yapraksız ve tabii ki tam ekipmanlı kamerasız ASLA diyorum! Ayağınızda rahat bir ayakkabı, sırt çantanızda atıştırmalık bir şeyler mutlaka olmalı.

Sizlere bu haftalık buradan veda ediyorum. Dönüşte başımıza neler geleceğini biraz merak edin. Machu Picchu’ya neden gezginlerin “hac yeri” dendiğini artık biliyorum. Ve sizin de kaderinizde buralara gelip yaşadıklarımızı yaşamak, gördüklerimizi görmek olmasını diliyorum.

Hayat çerçevenizi öyle bir yerleştirin ki, baktığınız her açıdan güzellikler görünsün gözünüze, gönlünüze.