Hava kararmış. Koyu lacivert menevişli gölgeler yansıyor pencere camlarına. Düşünüyorum da, yıllar içinde okuduğum ve izlediğim hemen her piyesten az çok bir şeyler kalmış bende. Bazen mutluluk, umut, sevinç, hüzün, cesaret, düş kırıklığı, bazen de hiçlik. Tesadüflerin kucakladığı hayatların birinde, bir piyes kahramanı, bir şarkı, bir replik alıp götürür ya insanı çok ötelere…

“Fü”, daha okumaya başladığım ilk anda geçmişe, yitmiş zamanların birine çekivermişti beni. “Aynur Hanım’ın Bebeği” çalışma odamda duruyordu zaten. Sarı uzun saçları, mavi gözleri ve şık kostümüyle.

Bir ürperti yalayıp geçiyor tenimi. Söylemek istediklerim bir yumru olup boğazımda düğümleniyor o an… Dudaklarım kupkuru. Açık bir ustura gibi hüzün ya da kasvetli bir buğu içimi dolduran.

Günlerdir Murat Mahmutyazıcıoğlu’nu yazmak için masanın başına geçiyor, ama bir türlü başaramıyorum. Sözcükler birbirine karışıyor. Yanlış tuşlara basıp duruyorum habire. Klavyeye boş gözlerle bakıyor, sıkılıp bırakıyorum. Olmuyor. Nereden yola çıkmam gerektiğini  bilemiyorum bir türlü. “Yaşadığım sürece bana eşlik edeceğini bildiğim o oyun kahramanlarını mı anlatsam?” diyorum. Ama bir şeyler hep eksik kalacak o zaman. “Yoksa 2017 yılı Tiyatro Eleştirmenleri Birliği Yılın Yerli Oyun Yazarı ve 2017 Yapı Kredi Afife Ödülleri Kapsamında Cevat Fehmi Başkut Özel Ödülü’nü aldığı törenlere mi dönsem? Afife’de yaptığı konuşmadan alıntılar yapsam, daha mı etkileyici olur yazım? “

Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun kadınlarını yakından tanıyorum aslında. Orhan Kemal’in, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın kadınlarını tanıdığım gibi. Bir kan bağım var onlarla da. Münevver, Füreyya, Ayfer, Başak, Melis. İçinden konuşan ama susmayan kadınlar.

“Oyuncuyuz biz, insanların karşıtıyız. Okuduğum, başını ve sonunu, başka her şeyini unuttuğum bir oyunda geçmişti bu söz. Hiç unutmadım. Oyuncular insanların karşıtıdırlar. İnsanların gizli kapaklı, kendi içlerinde yaşadıklarını oyuncu herkesin gözü önünde açık açık yaşamak zorunda. Acıyı, sevgiyi, ölümü gözünü kırpmadan sana bakan bir sürü insanın önünde yaşamak. Gözyaşlarını saklamak değil, tersine bol bol akıtmak; balkondakiler de görebilsin diye. Zamanla alışıyorsun, günlük yaşamında da oynamaya başlıyorsun. Yaşamla oyun ayırt edilemez oluyor bir yerde. Günlük acılar en azından yararlı oluyor, ilerde sahnede kullanılmak üzere bir yerlerde depolanıyor. Bugün babanın ölümünde duyduğun acıyı yarın Kordelia olarak Lear’in karşısında duyacaksın. Ya da baban daha sonra ölürse eğer, Lear’in karşısında duyduğun acıyı babanın başucunda da duyuvereceksin. Ayırt edemeyeceksin ikisini. Ayrım yok. Ayrım bir yerlerde yitip gitmiş!”

Pınar Kür’ün “Küçük Oyuncu” romanından kalmış aklımda bu satırlar. Yaşamla oyun ayırt edilemez oluyor bir yerde. Kim bilir?  

Artık çok daha iyi anlıyorum ki; Murat Mahmutyazıcıoğlu tiyatroyu kendisine kutup yıldızı bellemiş. Sonsuzca. Sonrasızca. Doğru bildiği çizgide yürümüş hep. Bana göre Murat Mahmutyazıcıoğlu, özellikle tiyatromuzun yakın tarihini belirleyen öncü isimlerden biridir. Bundan tam on iki sene evvel Şahika Tekand ile tanıştığında, önünde iki yol vardı zaten. Basit ve kolay yol taklitçi olmak, genelgeçere teslim olmaktı; zor olansa oyuncu, yönetmen ve yazar olarak yaşayan, yeni, kalıcı bir şeyler koymaktı ortaya. İşte Murat Mahmutyazıcıoğlu bunu başardı. Kırılmalar yaşamış bir toplumun kırık dökük insanlarını anlattı, oynadı. Tiyatronun bütün yaşamını belirleyen bir uğraş olduğunun bilinciyle, hareket etti çünkü.

Gözlerimi yumuyorum… Soğuk, hırçın bir İstanbul gecesinde İkinci Kat’ın fuayesinde tanımıştım Murat Mahmutyazıcıoğlu’nu ilk kez. Şubat 2010.

Kapının hemen yanında “Seni Seviyorum Diyecek Kadar Sarhoş” un afişi.

Şimdi yedi yıl sonraya dönelim…

Bir girdabın içinde, nerelere sürüklendiklerinin farkında bile değildi üç kadın. Her şey değişiyordu. Hayatlar. İstanbul. Her şey. Ansızın. Hızla. Ve mütemadiyen. 

Şafak söktü sökecek. Gözlerimde lodoslu bir yağmur. Düş yorgunuydum iyice, üstelik uykusuz. Bilmem kaçıncı sunakların birinde Dionysos’u anıyordum.

Kendini var etmeye çalışıyordu hepsi de. Oysa hüzün, yalnızlık ve bir dizi pişmanlık buhurdan gibi tütüyordu içlerinde; Ayfer, Başak, Melis. Anneanne, anne ve torun. Sessizliğin, keşke ve elemlerin uğultusu eşlik ediyordu kuşaklar arası anlaşmazlıklara. Herhangi bir sona gidiyorlardı dümdüz. Bu parçalanışı, bu hunhar savruluşu Murat Mahmutyazıcıoğlu kolay kolay dile getirilemeyecek yankılı bir sahicilik ve şiirsellik içinde sahneye aktarırken, üç karakterin iç seslerine kulak veriyor seyirci. Gülüyor kahkahalarla ve kalbinin, etinin acıdığını hissediyor aynı anda. Derken bir hüzün rüzgarıyla kara mizahın içinde buluyor kendini yeniden.

“Şekersiz” , “Aynur Hanım’ın Bebeği”, “Fü” yü hatırlıyorum yeniden ; Murat Mahmutyazıcıoğlu, sıradan insanların sıradan öykülerini anlatır piyeslerinde. Bağırıp çağırmadan, alçak bir sesle, hayatın içinden küçük geçişlerle, sahnede sadece seyirciye anlatır. Ama nice derinlikler, duyarlılıklar katarak, milimetre sapmayan bir özenle. Dahası, yaşandığı anda üzerinde durulmamış ya da yüz yüze söylenmemiş, söylenememiş hisleri, düşünceleri; gemlenmiş gerçeklere, puslu belleklere inat büyük bir ustalıkla dile getirir. Geçmişi ‘şimdi’leştirir bir bakıma. Şimdiyi ‘yarın’laştırdığı gibi.

Kimi piyes yazarlarının çalışmalarını doğru bir düzleme yerleştirmek için onların hayatlarına bir biçimde teğet geçmek, dokunmak gerekiyor aslında. Murat Mahmutyazıcıoğlu ile konuşurken, ancak böylesi duyarlı bir insanın bu eserlere imza atabileceğini anlıyorum ister istemez. Fonda hep katı gerçekle, gerçeküstü arasında gidip geliş manzaraları… Belli ki, çocukluğunun şavkı düşmüştü o repliklere… Ve belli ki ne kasırgadan korkmuş, ne güneşten sakınmıştı kendini. Sınırları, sınırlarını zorlamıştı her defasında. Hayatında, belleğinde, kalbinde ne varsa sere serpe, cesurca yazıyordu.Toprak, hava, su, ateşti bu bağlamda. Ufunet ve neşter. Yem ve ökseydi.

Vedat, Hacer, Özlem, Handan, Münevver, Nur, Sibel, Kerem… Her oyun karakterinin arkasında bir öykü, bir roman, bir hayat duruyordu aslında. Hepsinin ayrı renkleri, melodileri vardı sanki. Yalın, süssüz, keskin üslubuyla desteklediği, yaşam tanıklığını piyeslerine katmıştı Murat Mahmutyazıcıoğlu. Minör yalnızlıklar, birbiriyle çarpışan iç ve dış sesler, hayatın kötü davrandıkları, ötekiler, ötelerde tutulanlara ruh üflemesi bundandı.

Sanatçı içgüdüsü, keskin algısı, otuzlu yaşların gözlere mil çeken iyimserliği, isyanı, umutları, içe çekilişleri, kendi fırtınalarıyla baş edişi, akılcı, yaratıcı yazın bilinci, analiz ve sentez yeteneğiyle izleyicide empati doğuran sahneler yazdı hep. Gözyaşıyla karışık kahkahalara yer yerdi sözcük aralarında. Kurduğu hayallerin sonu olmayan, gerçek bir düş ustasıydı Murat Mahmutyazıcıoğlu yazmaya oturduğunda. Kaleydeskopunun içinde çoğalan replikler,  giderek seslere, devinimlere bırakıyordu yerini usulca. Çığırtkan olmayan, derinlemesine, tutarlı ifadesiyle karakterlere hayat biçiyordu…

O tekstleri okurken bir iç dökme, bir hesaplaşma içinde bulmuştum kendimi ister istemez. Herkes tanıdıktı. Hele bazıları adımı verebilecek kadar ‘ben’di, bana aitti aynı zamanda. Her şey ve hiçbir şeydik belki de. Herkes kadar. Herkesten farklı.

Kendine özgü üslubu ve diliyle alışılagelmiş, eskimiş konuların dışında dolaştı hep. Oyun yazarlığının, tıpkı sahnede olmak gibi bütün yaşamı belirleyen bir uğraş olduğu gerçeğini hiç kaybetmedi. Tarçın ve portakal kabuğu kokan zamanları en güzel o anlattı. Aynadaki yabancı parçalarımıza dokunmamızı sağladı korkmadan. Dili çok güzel, samimi Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun; git gel, yeniden altını çizip okunacak replikler var tekstlerinde. Ve tabii, her okuduğumda yeni bir şeyler keşfettiğim o diyalogların rahatlığı…

Melis:

– Hiç yalnız kalamadığım o zamanların acısını, kocaman bir yalnızlıkla ödeyecektim.

Üç zaman. Üç kadın. Ve sahnede göremesek de, orada bir yerlerde olduklarını bildiğimiz Mehmet, Fehmi ve Okan. Bir seğirme, bir çırpınış hali bu.

Ayfer:

– Beni de unuttular.Yaşlanmanın en kötü yanı ne biliyor musunuz ? Sizin dışınızda herkesin sizi yaşlı zannetmesi.

Son derece çarpıcı, etkileyici ve özgün, akıcı üslubuyla olağanüstü güzellikte bir tekst, reji ve oyunculuklarla karşı karşıyayız “Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin”de. Düşünüyorum da, yaşama dair ve dahil her şey var oyunda. Komedi, dram, cinsellik, ihanet, başkaldırı,  yaş dönemi, yaşlılık, gençlik, yaratıcılık, oyunculuk, güncellik, mana ve anlayış bozgununa uğramış değerler.

Murat Mahmutyazıcıoğlu yazıp, yönettiği “Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin”de, ödün vermeden sanatına ve izleyicisine saygıyı bir kez daha ortaya koyuyor. Anlamı, değeri, yenilikçiliği, çok mercekli duyarlılığı kadar çağdaş tiyatro diliyle de tiyatro edebiyatımızda yerini alacağına inandığım bir piyese “Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin”e imzasını atıyor başarıyla. Dahası, dinamik rejisi ve sahne plastiğiyle oyunun bütünlüğünü zedelemeden mükemmeli yaratıyor ve bir buçuk saate yılları, hayatları sığdırıyor adeta. Oyunu izlerken inanılmaz sayfalar açılıyor önümüzde. Durmaksızın kat kat açılıyor üstelik. Biyolojik bir şey yaşıyor seyirci oyunla. Bir özdeşim hali mi bu? Bir tür kendine dokunma biçimi belki de. Dahası zaman içinde yolculuk, kişiler arası geçişler, duygu aktarımları o kadar yerli yerinde ve ustalıkla kotarılmış ki… Bu piyes, yıllar ve çok uzun yıllar sonra da sahneye taşındığında aynı tadı verecek, biliyorum.

Hoyrat bir coğrafyanın alacakaranlıkta kalmış insanlarıyla, ucun ucun tükenecek bir yolculuğa çıkmış gibiyim. Sessiz bir gece çoğalıyor dışarıda. Başak ve Füreya’nın  gözlerine bakıyorum bir an. İçimde bir şeyler kopup, savruluyor… İmkansız, anlatamam !

Başak:

– Annem herkese üniversite mezunu kızım var, diye hava yapıyor. Oysa sadece kendime iğne yapmayı biliyorum. Hemşirelik işte, o da aile içinde kaldı. Fehmi, ‘gerek yok aşkım sen yorulma’yla başlayan yelpazesini, ‘otur lan evinde’ye genişletince bir bakmışım evdeyim.

“Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin”i izledikten hemen sonra yazdığım gibi, yılın oyunculuk virtüözitelerinden birinde Başak Kıvılcım Ertanoğlu’nu izlemek harika bir duygu bana göre. Sahne hakimiyeti, mimik zenginliği, doğru beden dili kullanımıyla canlandırdığı karaktere çok şey katmakta. Benzer başarı, hiç kuşkusuz, Ayfer Dönmez ve Melis Öz için de geçerli. Oynamıyor, yaşıyorlar. O kadar yalın, o kadar sahiciler ki. “Bir karakter ancak bu kadar tüm katmanlarıyla ele alınabilir” diye düşünüyor insan. İnce, tutarlı, yalın, olağan, nitelikli, anlatım ve yorum açısından yüksek düzeyli ve açık sözlü bir oyun olarak “Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin” de, oyunculuklar da, reji de dört dörtlük. Gerçek bir tiyatro izlemenin zevkini tadıyor seyirci. Çünkü onlar sadece tiyatro yapıyorlar, ne güzel.

Açık mora çalan pembelikler uçuşuyor duvarda. Yalnızlığı, hüznün bir ayrıntısı gibi düşünmeye başlıyorum giderek. İncecik bir sızı yokluyor bileğimi.