Ortaokul sıralarında Türkçe dersleri bir eziyetti. Bu derslerin amacı Türkçemizi güzelleştirmek değildi hiçbir zaman, benim de öyle bir derdim yoktu. İstanbul Türkçesi zaten DNA’sal bir özellikti aileden kalan. Şimdi düşünüyorum da, neden muaf olmamıştım Türkçe derslerinden? Bence, nüfus kâğıdımı çıkarıp kayıtlı olduğum kütüğü suratlarına çarparcasına göstermek vardı ya, ne yazık ki yıl 2016 ve 34 yaşıma geçen aylarda bilerek ve isteyerek “elveda” dedim ve bunun için artık çok geçti. Ev ödevi olarak verilen kompozisyon çalışmalarımda, derdime babam Nezihi Kadak yetişmiştir daima. Kendisi bizim evin “halk ozanı” olmakla görevliydi ek iş olarak. Kolay değil, 1974 yılında Taksim Atatürk Erkek Lisesinde “10”la edebiyat mezunu olmak. Edebiyat, babadan oğula geçen bir saltanattır efendim bizde, bununla birlikte Deniz’le doğacak olan çocuklarımız bu saltanatın doğal mirasçısı olup annelerinden de orijinal edebiyat diploması sahibi olacaklarından, ALES ve YDS sınavından bağımsız bir şekilde akademik kariyerlerine “profesör” unvanlı olarak devam edecekleri kesindir.

Laf ebeliklerine kısa ara verip mevzuya gireceğim. Babamın evde olmadığı bir gün kompozisyon ödeviyle cebelleşirken, kısa bir ara vermek istedim -bu kısa aranın kısalığını hiç sormayın-. Camdan dışarı, çocukluğumdan beri bakıp durduğum, her şeye rağmen de çok sevdiğim mahallemizin tek ağacına yine derince bakarken bir yandan da ortaokul 1. sınıf Türkçe kitabının sayfalarını karıştırmaya, oyalanmaya başlamıştım. Derken bir ünitede “Ağacım” adlı bir şiirle karşılaştım. Evin karşısındaki, mahallemin tek ağacına gelsin bu şiir dercesine okumaya başladım:

Ağacım

Mahallemizde
Senden başka ağaç olsaydı
Seni bu kadar sevmezdim.
Fakat eğer sen
Bizimle beraber
Kaydırak oynamasını bilseydin
Seni daha çok severdim.

Güzel ağacım!
Sen kuruduğun zaman
Biz de inşallah
Başka mahalleye taşınmış oluruz.

Orhan Veli KANIK

Çok şaşırtıcıydı. Bizim mahallenin ağacı ve şiirdeki ağaç!

Yazsam yazsam ben yazabilirdim bu şiiri. Kısa bir şokun ardından şiiri bir kere daha okudum. Durdum, mahallenin ağacına baktım, sonra da şiire. Dedim biri benle oyun mu oynuyor, yoksa bizim oturduğumuz evde daha evvel bu şiiri yazan kişi mi oturmuştu? Kimdi bu adam, neciydi?

O zamanlar google yok ki hemen girip bakalım. Zaten, o zamanlar bir şeye dair bilgi almak için ya gazete kuponlarıyla alınan ansiklopedileri indirmek gerekiyordu evin misafir odasının vitrininden -ki o zamanlar anneler tarafından pek izin verilen bir durum değildi vitrinden bir şeyler almak- ya da Taksim’deki Atatürk Kitaplığına gidilip araştırma yapmak elzemdi.

Ne yapmalıydı? Atatürk Kitaplığına gidip araştırmaya başlasam eşsiz manzarası karşısında bir yerden sonra koy verecektim çalışmaya herkes gibi. Yok. Başka bir şey yapmak gerekiyordu. Evin kitaplığında da böyle bir adama dair kitap yoktu.

Babamdan aldığım rutin harçlıklar cebimde küçük bir banka ATM’si görevini görürken, mahalledeki en yakın arkadaşım Arap Gökay’ı bilardo ısmarlamak vaadiyle kandırıp İstiklal Caddesi’ne çıktık.  O zaman tek başına bir çocuğun İstiklal Caddesi’ne çıkmasının tehlikeli olacağını düşünen ebeveynler, bugünleri görünce, “90’larda Beyoğlu son güzel günlerini yaşamıştı.” diyorlar günlük sohbetlerinde. Tek başına çıkmamak için de Arap Gökay’ı yanıma alma zorunluluğum bu yüzdendi.

Galatasaray Lisesinin hemen karşısında,  Sabah Kitapçısı denilen bir kitapçıya gidip Orhan Veli Kanık’ı sordum. Görevli, bana hemen bir kitap çıkardı. Beyaz, üzerinde yeşil yapraklı ve kapağında kısa bir şiir yazılı, Adam Yayınlarından çıkma, “Orhan Veli Bütün Şiirleri” adlı kitaptı bu. Dedim, “Eksik bu! Benim aradığım adam Orhan Veli Kanık, bu adam Orhan Veli!”. Görevli hiçbir ukalalık yapmadan bir derviş edasında “Yok bir eksiklik, fazlası da bu kitapta, oku!” dedi kutsal kitaplardan bir ayeti söylercesine. Cebimden çıkardığım ve bugünlerde ev alabilecek miktarda olan paralardan, “Efendim, biz paraya önem vermeyiz, kitaplardır bizim gerçek hazinemiz.” dercesine “750000” lirasını kitaba verdim.

90’lar, yüz bin liraların havada uçuştuğu yıllardı!

(Arap Gökay’ı da cebren ve hile kandırarak gerisin geriye mahalleye götürdüm. Bilardo bize ters, biz ellerimizi ancak kitaplara sürengillerdendik)

bugun-14-kasim-1

Aylarım tek bir şiirin ezberi içinde geçti, şaşkınlığım da devam ediyordu elbette. Yavaş yavaş şiirlerini okurken Orhan Veli’nin, yaz tatili gelmiş, sokaklardaki ve yazlıktaki kısa süreli özgürlüğüm başlamıştı. Antalya’ya doğru karayolları bizi bekliyordu. Ancak, uzun saatler alan bu yolculuğu bir şekilde doldurmak farzdı ve elbette Orhan Veli bu yol için biçilmiş kaftandı. Sayfalar yavaş yavaş geçerken İstanbul sınırlarını birkaç saat evvel terk etmiş, sonraki yaşlarımda hastası olduğum zeytinin, anavatanı Gemlik sınırlarına dağların içinden geçip giriş yapmadan evvel, bir sayfadaki şiir bana yine tokat gibi çarpıyordu:

Gemlik’e doğru

Denizi göreceksin,

Sakın şaşırma!

Ben, ta o zamanlar ilahi bir şeylerin ne demek olduğunu daha anlamadan bana bir yerlerden bir işaretin geldiğini korka korka düşünmeye başlamıştım.

Öncelikle, evet Gemlik’e girerken dağlar arasından geçtiğinizde hiç ummadığınız bir anda deniz çıkardı karşınıza, bu şaşırtıcıydı da, ben sayfaları çevirdiğimde tam o şiire gelmişken ve tam o esnada Gemlik’te olmam nasıl açıklanacaktı?  Orhan Veli bana vahiy mi yoluyordu ne?

İstanbul’a geri dönene kadar Antalya tatili şaşkınlık, tırsma ve kendimi seçilmiş kişi olarak algılamamla geçti. Kumburgaz’a yazlığa geldiğimizde kitabı açmaya korkuyordum. Denize giriyor, arkadaşlarla geyik yapıyor, onu bunu korkutuyor, saçma sapan eğlencelerle zaman geçerken, akşamları tüm arkadaşlar evine çekilirken, ben, bizim yalının kayıkhanesinin loş karanlığında sükûnetli bir şekilde günün ve gelecek ayların olası muhasebesini bir yandan Capri-Sun Safari meyve suyu içerek ve meze olarak da Ruffles Ways cips yiyerek geçiriyordum.

Lodosun ve yağmurun günlerce sürdüğü eylül ayının son günlerinde yazlık yavaş yavaş boşalmış, biz de bir aile klasiği olarak okulların açılacağı son saate kadar yazlığı sömürmekteydik. Yalının en sevdiğim yeri olan loş ışıklı kayıkhanesi ve elimde Orhan Veli’nin kitabı baş başa kalmıştık sonunda.  Şiirleri okudukça yer yer gülümsüyor yer yer de algılarımın açılması için jimnastik yaptığımı da düşünüyordum. Ve karşıma “İstanbul’u Dinliyorum” adlı bir şiir çıktı. Tam da İstanbul’u özlemişken. Tamam, Kumburgaz da İstanbul’du ama İstanbul’un sınırındaydı. Hem İstanbul demek Beyoğlu demekti, Eminönü demekti, Boğaz demekti. Şiir su gibi akarken birden:

Loş kayıkhaneleriyle bir yalı;

Dinmiş lodosların uğultusu içinde

Dizesiyle karşı karşıyaydım. “Allah’ım sana mı geliyorum acaba?” şaşkınlığı, korkusu, şapşallığı, tırsaklığı ya da adı her neyse öylece kalakalmıştım. Lodostu hava, yalıdaydım, yalının loş ışıklı kayıkhanesindeydim…

Okullar açıldı. Ben bu durumu birisine anlatsam bana deli diyecekleri için kimseye söyleyemiyordum, ara ara kendimden korkuyordum. Ortaokul zamanlarım bütün şiirlerini hatim etmekle geçiyordu Orhan Veli’nin. Çünkü bana gönderilen bir kutsal kitaptı bu. Hem şiir okuma özelliğim gelişmişti hem de ezber yeteneğim. Adım şaire çıkmıştı ama şiir yazamayan bir şair. O zaman tabi sırf bu yüzden bile popülerliğim artmıştı. Derse olan ilgim de artmıştı ama öğretmenlerde fazla iş yoktu.

Liseye başlamıştım artık. Babamın mezun olduğu Taksim Atatürk Erkek Lisesi, hayatına Taksim Atatürk Lisesi olarak karma bir eğitimle devam etmekteydi. Ama ne karma eğitim! 26 kişilik sınıfta 6 kız öğrenci. Bu karma eğitim değil, erkek öğrencilerin okuldaki, türü az bulunan bir canlı türüne dair bilimsel çalışmalar içinde kavga etmeleriyle geçen bir eğitimdi modeliydi.

Lise… Taksim Atatürk Lisesi… Hani şu “Orhan Veli Bütün Şiirleri” kitabı var ya, onun çıktığı yayınevinin olduğu Küçükparmakkapı Sokak’ının olduğu yerdeydi okulumuz. “Lan hadi!“ diyorum “Ne işareti yine, büyüdün, adam olma yolundasın Reha Kadak, bırak bu saçmalıkları. Tamam, rastlantılar zinciri işte yine. Gir de yayınevine birkaç kitap al, daha da oku.”

Bu vesile oldu, Adam Yayınları sayesinde eşsiz Türk ve yabancı yazar ve de şairle tanıştım. Açıkçası edebiyatı ben o eşsiz yayınevinden öğrendim. Orhan Veli’nin La Fontaine masallarını Fransızcadan şiirsel bir dille çevirdiğini de ilk kez orada gördüm, Nasreddin Hoca fıkralarına getirdiği yeni yorumlar, yabancı şairlerden çevirdiği başka şiirler… Orhan Veli’yle olan bağımı o yayınevi kurmuştu.

bugun-14-kasim-2

Lise yılları dersler, çalışmamak içindi benim için çünkü önce şiir vardı, sonra da futbol. Lise 1. sınıfın ilk dönemi getirdiğim 9 zayıf, ikinci döneminde bir kurtarma ekibine ihtiyaç duyar cinstendi. O zamanlar AKUT yoktu, Nasuh Mahruki belki de beyaz yakalı bir çalışandı. İş başa değil, babama düşmüştü. Eski okuluydu sonuçta ve üstelik 74 yılında onu mezun eden öğretmenlerden biri 90’lı yılların ortasında da hala öğretmenlik yapmaktaydı aynı lisede. (Saygıyla anıyorum, rahmetli Cengiz Celiloğlu’nu)

Babam derslerimi kontrol etmekle, her gün okula gelip beni kontrol etmeyi birbirine karıştırmıştı. Herkes benle dalga geçiyordu. Karizma hala yerinde olsa da, yerlerdeydi de. Tamam dersler düzelmişti ama matematiğe kafam hiç çakmamıştı. (İleriki yıllarda bir gün benle yapılan bir röportajda da az sonra anlatacağım olayı anlatmıştım) Matematik dersinden “2” alacak olmak bana yetecekti, ancak ben daha “1” alamıyordum ki! 1 alsam zaten, ben kendimi geçmiş kabul edecektim. Ama yok alamıyordum.

Matematik hocası Çeşminaz Hanım beni dersten geçirmek istiyordu, farkındaydım, gözümün içine bakıyordu kadın, ancak benden bir atılım bekliyordu. Kurtarma sözlüsü yapmaya karar verdi. Bakın, kurtarma yazılısı diye bir şey vardır ama kurtarma sözlüsü yoktur. Düşünün artık, kadın beni nasıl da geçirmek için müfredata yeni yeni illegal uygulamalar getirmeye başlamıştı.

Sözlüye kaldırdı ve dedi ki “Reha, ne biliyorsun sen, söyle geçireceğim!”, “Hocam valla ben şiir bilirim.”, ”Tamam olur oku bakıyım yavrum.” İşte o an yardımıma tabi ki Orhan Veli yetişti, onun “Quantitatif” adlı taktiksel bir şiirini okudum:

Güzel kadınları severim,
İşçi kadınları da severim,
Güzel işçi kadınları
Daha çok severim.

Damardan bir giriş olmuştu. Taktiksel bir şiir seçmiştim çünkü Çeşminaz Hoca dünyaya Sol’dan bakan bir insandı, kadındı ve işçiydi ve de tabi bana “2” vererek dersten geçirmişti.  Türk eğitim sisteminde matematikten şiir okuyarak geçen tek kişi olmanın gururuyla yaşıyorum hala. Orhan Veli, sen nelere kadirdin.

Lise hayatım boyunca edebiyata olan bağım daha da güçlenmiş, Orhan Veli bana diğer şairleri başta yol arkadaşları Melih Cevdet’i, Oktay Rifat’ı ve sonralar Nazım’ı da tanımama ve sevmeme neden olmuştu. Lorca’nın Granada sokaklarında bağırırcasına gitarıyla şiir okuması neyse, ben de yeni öğrenmiş olduğum gitarla İstiklal Caddesi sokaklarında ezberlediğim şiirleri yerli bir Lorca gibi arkadaşlarıma okuyordum, çalıyordum. Futbola da görkemsiz bir jübileyle veda etmiş, hayatımın en büyük golünü atarken tiyatroya bedelsiz olarak transfer olmuştum…

19 yaşımdaydım ve tiyatrodan daha para kazanır durumda değildim. Yürümeler… Yürümeler… Yürümeler… Orhan Veli gibi aynı: Sarıyer’den Taksim’e, Taksim’den Sarıyer’e. Kendisini yâd ediyordum.  Tiyatro, birçok alanı okuma, edebiyat ile bağımın daha da artmasına neden olmuştu ve elbette sahafları arşınlama dönemlerim de bu zamanlarda başlamıştı.

Konservatuar sınavları için parça hazırlama dönemleri eziyettir. Herkes birbirinin aynı olan tiratları çalışmak zorunda kalır, sınav jürisi de bu aynı tiratları arka arkaya izlemekten bıkmışlardır.  Ben de sahaflarda, yeni yahut da kimsenin kolay kolay oynamadığı, baskısı olmadığından ötürü de bulunmayan oyunları araştırmaya koyuldum. Bu dönemde birçok sahafla sıkı iletişimlerim oldu. Bu sayede Galatasaray’daki Aslıhan Sahaflar Çarşısı girişi benim fotoğrafımı “Ayın Müşterisi” olarak asmışlardı bile. Pasajdaki Narteks Sahaf’ın sahibi, Köy Enstitüleri mezunu emekli Türkçe öğretmeni Sıtkı Hoca ile tanışmıştım. Sıtkı Hoca hala pasajdadır ve inanılmaz bir arşive sahiptir. Sıtkı Hoca bana elindeki tiyatro oyunlarından, piyasada zor bulunan ya da bulunması imkânsız olan birkaç oyunu ayırmıştı. Bunların içinde birkaç Moliere oyunu da vardı. Daha evvel Moliere’in Cimri oyununu okumuştum ama diğer oyunlarını hemen hemen hiç bilmiyordum. Sıtkı Hoca bana “Reha, bak Moliere’in bu oyunu hiçbir yerde bulunmaz, benim koleksiyonlarımdan biridir, bunu sana vereceğim, Scapin’in Dolapları, çok iyi oyundur, şanlısın valla hem piyasada bulunmaz hem de çevirisi çok özeldir, Orhan Veli çevirdi.” deyince, Orhan Veli’den bana gelen yeni bir vahiyin dayanılmaz hafifliği içinde nasıl da şımarmıştım.

bugun-14-kasim-3

Sınava bu oyundan bir parça ile hazırlanmış ve sınav şiiri olarak da elbette bir Orhan Veli şiiri seçmiştim:

HİCRET

I

Damlara bakan penceresinden
Liman görünürdü
Ve kilise çanları
Durmadan çalardı, bütün gün.
Tren sesi duyulurdu, yatağından
Arada bir
Ve geceleri.
Bir de kız sevmeye başlamıştı
Karşı apartmanda.
Böyle olduğu halde
Bu şehri bırakıp
Başka şehre gitti.

II

Şimdi kavak ağaçları görünüyor,
Penceresinden,
Kanal boyunca.
Gündüzleri yağmur yağıyor;
Ay doğuyor geceleri
Ve pazar kuruluyor, karşı meydanda.
Onunsa daima;
Yol mu, para mı, mektup mu;
Bir düşündüğü var.

Sahaflar dünyasına adımınızı attınız mı, artık o virüs sizi başka başka sahafları bulmanıza, ilk baskı kitapların peşinde koşmanıza, piyasada zor bulunan çevirileri aramanıza neden olur. Ayrıca, sahaflarla yapılan sohbet de çok kafa açıcıdır. Tanımadığım sahaf kalmamıştı. Öyle ki, benden bıkmışlardı artık. Uzaktan beni gören sahaflar “Geliyor, geliyor, kapatın dükkânları!” diyorlardı. Hasnun Galip Sokak’ta dolanırken kapısında eski kitapların sergilendiği bir dükkânı fark ettim. Olay yerine yaklaşınca baktım ki bir sahaf burası da. İçeri girdim. Dolaşmaya başladım. Hem sahafı keşfediyor hem de Orhan Veli başta olmak üzere,  sevdiğim şair ve yazarların kitaplarını aramaya başladım. Oradan bir ses “Özellikle aradığın bir kitap var mı?” dedi. Aradığım kitap yoktu, sadece sahafa dair arkeolojik kazı yapıyordum. Soruya bir cevap vermek zorundaydım “Orhan Veli hayranıyımdır ki birçok kitabı var bende, ama bende olmayanlardan bir kitabı olabilir.”, Varlık Yayınlarından çıkan  “Orhan Veli Nesir Yazıları” adlı eski baskı kitabı göstererek “Mesela bu olabilir mi?” dedi. Altın bulmuşçasına sevinmiştim. Hem Orhan Veli’nin bu kitabı bende yoktu hem de eski baskı bir kitaptı bu, üstelik Varlık Yayınları.

bugun-14-kasim-4

Kitabı bir itinayla bana verdi sahafın sahibi.  Adı Şeref Özsoy olan bu sahaf, bir Orhan Veli uzmanı olan ve “Kanık’sadığım Biri Orhan Veli” adlı kitabın yazarı ve de İstiklal Caddesi İmam Adnan Sokak’taki “Orhan Veli Şiir Evi”nin de sahibiydi (maalesef bu güzel yer kapandı). Tüm bunları o an daha yeni öğrenmiştim. Peki, bu karşılaşma tesadüf olabilir miydi? Bilmiyorum!

bugun-14-kasim-5

Yaşım 21 ve İstanbul Devlet Tiyatrolarında “Altın Kız” adlı bir çocuk oyunuyla profesyonel olmuştum. Fakat bir büyük oyununda yer almak için yanıp tutuşuyordum. O sene, Kazım Akşar’ın yeni bir oyun sahneleyeceği ve kurum içinden de birkaç oyuncuya ihtiyacı olacağı duyurusu yapıldı. İstanbul Devlet Tiyatrosu Taksim Sahnesinde yapılan mülakatta bu oyuna seçilmiştim. Oyun Moliere’in “Tartuffe” adlı oyunuydu. Bir heyecanla eve geldim. Tam okumaya başlayacağım, tekstin kapağında “Moliere, Tarttuffe, Çeviren: Orhan Veli Kanık” yazıyor! Dumur olmak diye bir deyim vardır güzel Türkçemizde. İşte ondan bir demet alabilir miyim? Tartuffe oyunu, profesyonel olarak oynadığım ilk yetişkin oyunuydu.

Fazla uzatmayayım bu yazıyı. Yıllar boyunca, Orhan Veli’ye dair birçok denk gelişlerim oldu ve bu denk gelişler hiç bitmedi. Onun yazdıkları, çevirdikleri ve ona dair yazılanlar bana birçok şey kattı. Şiirleriyle Türkçem gelişti, anılarıyla hayata dair bakışım değişti, genel kültürü ve muzip kişiliği rol modelim oldu. Kimi zaman hepiniz uykudayken gökyüzünü boyadım.

Kimi zaman gözlerim kapalı İstanbul’u dinledim

Kimi zaman bedava yaşadım.

Kimi zaman güzel havalarda istifa ettim işlerimden.

Kimi zaman alıp başımı gittim denizden yeni çıkmış ağların kokusuna.

Kimi zaman Melih Cevdet ve Oktay Rifat’ı en yakın arkadaşım belledim.

Kimi zaman gün doğmadan deniz daha bembeyazken çıktım yola.

Kimi zaman da gemiler geçti rüyalarımdan hani şu allı pullu gemiler.

Kendi hayatımda yaşadıklarıma onun şiirleriyle yorum getirmek çok hoşuma gidiyor. Hala ona dair bir şey bulunca okuyorum. Ona dair sohbetler olunca saatlerce konuşuyorum. 36 yıllık hayatında Türk şiirine ve edebiyatına yaptığı katkılar, oluşturduğu akımlar, yazdıkları, tüm tazeliğiyle bizlere hala kılavuz.

Bugün 14 Kasım. Onun vefat yılı. Her yıl bugün, Şeref Özsoy’un başlattığı Orhan Veli Yürüyüşü Taksim’den başlıyor, Aşiyan’daki mezarında son buluyor.

Bu yazıyı yazmak, onun muzipliğinde, dil oyunlarıyla yazmak benim için kaçınılmazdı.

bugun-14-kasim-6

Yazımı bitirmeden de sizlere, Orhan Veli’ye dair yeni çıkan bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Yüksek lisanstan sınıf arkadaşım Burak Akyüz’ün (Okulun ilk günü tanımıştık, o gün hemen kaynaşıverdik çünkü o da bir Orhan Veli delisiydi. Buna ne dersiniz peki?)

Romanının adı “Bella”, Orhan Veli ve karşılıksız aşkı Bella için yazılmış. Hani şu meşhur şiiri var ya Orhan Veli’nin, orada sere serpe uzanan Bella işte.

Unutmadan, edebiyat bölümümüzün editörü Deniz Topçu’nun yaptığı Burak Akyüz ve Bella romanı röportajı da yakında Arsız Sanat’ta…

SERE SERPE

Uzanıp yatıvermiş, sere serpe
Entarisi sıyrılmış, hafiften
Kolunu kaldırmış, koltuğu görünüyor
Bir eliyle de göğsünü tutmuş.
İçinde kötülüğü yok, biliyorum
Yok, benim de yok ama…
Olmaz ki!
Böyle de yatılmaz ki!

bugun-14-kasim-7