Bu sefer size koca yürekli iki kadından bahsedeceğiz.

İlki Daphne Sheldrick. Bir kadın düşünün ki yetim kalmış yavru filleri uçağıyla gelerek kurtarıyor, onlara yaşama şansı sağlıyor.

Fillerin süper kahramanı Daphne 1934’te Kenya’da doğdu, eğitim hayatını devam ettirirken eşi David ile tanışıp evlendi ve o süre içinde de hayvanlarla iç içe bir yaşam sürdü. Eşiyle birlikte Tsavo National Park’ta bekçilik yaptı. Eşinin ölümünden sonra Nairobi National Park’ta ‘Orphans’ projesini yürüttü. Yavru fillerin hayatta kalması için anne sütüne en benzer besleyici bir süt gerekliydi fakat çoğu fil buna ulaşamadığından ölüyordu, bunu bilen Daphne özel süt formülünü 28 yıllık araştırmalar sonucunda geliştirdi ve tedarik ederek nicelerinin (200’den fazla hayvanın öldüğü tahmin ediliyor) hayatını kurtardı. Bununla da yetinmedi, onları rehabilite edecek merkezler kurdu; merkezleri de boş bırakmadı, “Filler mutsuz olurlarsa yaşayamazlar,” felsefesini benimsemiş kendi gibi iyi yürekli insanlarla doldurdu orayı. Yavru fillerin bakıcılarını kendilerinin seçtiği, hayatla baş edebilecek kadar büyüyene dek güvenle kaldığı bu merkez birçok ödül de aldı.

Fillerin aile hayatını sürüler halinde gezerek yaşamayı sevdiğini bilen Daphne ve ekibi onlara insanlar yüzünden kaybettikleri güveni insanlarla sağlamayı görev edindi.

İkinci kahramanımız Kanadalı antropolog, primatolog ve yazar Birute Galdikas. O da yavru ve yetim hayvanlara dayanamayanlardandı fakat filler yerine orangutanları seçti.

Ormanları katledilen, annelerinden ayrılan orangutanları sahiplendi ve Borneo ormanlarındaki vahşi orangutanları kurtarmayı kendine görev edindi, dev bir ekip kurdu.

40 yıl boyunca orangutanları gözleyen ama onların gelişimini engellemeyecek geniş bir orman kurarak güven içinde büyümelerini sağladı. Yetiştirdiği orangutanlar büyüdü, çiftleşip aile kurdu ve binlerce torunu olan Birute sahip olmadan da bağlı olunabileceğini kanıtladı.

İncelemeleri sırasında orangutanların kendilerine ait kişilikleri olduğunu, mesela bazılarının ormana motorla gitmeyi sevip bazılarının içine kapanık kafesinde kalmak isteyebileceğini gördü.

İki kadın da insan bencilliğinin bir sonucu olarak doğa katliamına yalnızca uzaktan bakıp üzülmekle yetinmedi, ‘Bir şeyler yapmak gerek,’ dedi ve yola çıktı. Yol zorluydu fakat vazgeçmeleri için yeterli bir sebep değildi. Doğanın yalnızca onlar için var olmadığını, bu gezegenin hepimizin evi olduğunu anlayan bu kadınların hikâyesi 40 dakikalık, izleyebileceğiniz en eğlenceli ve en güzel müziklere sahip, Morgan Freeman tarafından seslendirilen “Bu hikaye bir peri masalına benzer” diyerek açılan belgesel “Born to be Wild”a ilham kaynağı oldu.

Doğadaki yerini, değişimi destekleyebilmek için elinden gelenleri, bizden öncekilerin çabalarını keşfetmek isteyenlere önerilir.