Bu iki oldu. Bu ikidir, aynı yerde ve tek başına…idi. Ben tabii yine yalnız başıma. Yine seninleyim, yine bir başıma. Yani ikimiziz, demek istiyorum. Dersten çıktım ve buraya koştum, biliyorsun. Bir kahve aldım ama içmedim. Nereye gidebilirdim ki? Onun yanına mı? – bari bir yudum alayım – güldürme. Nazarına düşmek dahi heyecanlanmama yetiyorken, ihtimalleri dahi vücudumu tir tir titretiyorken karşısına dikilip ondan hoşlandığımı söyleyeceğim, sahi mi? Sen sahi delisin! Hadi tüm göz göze gelmelerinizi bir halüsinasyon varsayalım. Bunu kaç kişide yaşadın daha önce? Hiç. Koca bir hiç. Ben arkadaşlarımla onu, o arkadaşlarıyla başka şeyler konuşuyor. Çok hararetliler, baksana! Zaten son zamanlarda yüzüme bile bakmıyor… Bir iki gündür gözlerini kaçırıyor. Görmezden geliyor… Yok, kararım kesin. Bir daha olmaz… İkincisi bir daha asla olmaz. Fırsat ellerinde fakat ne cesaretin var senin ne de birini etkilemekten anlarsın. Daha vahimi bir diyalog kurmaktan bile acizsin sen! Acizlik! Anlıyor musun? İşte bu yüzden hiç gitmemeliyim yanına. Bakmamalıyım yüzüne bir daha… Kim ister aciz birini? Kim? O mu? Sen de olma aciz o zaman!’ demesi kolay! Belki şu an bile gözlerinde bir acizden farkın yok… Bak, şu çocuklar oturmuşlar bile karşısına. Bitti… Bir daha asla uğraşmayacağım. Nasıl da hararetli konuşuyorlar! Ben varken, başkalarında konuşacak ne buluyor? Tanrım… Bir daha asla bakmayacağım. Bitti! Başka birisi vardır; hayatında, aklında, kulağında, -belki şu an da- gözlerinde, ben hariç. Benden uzak… Ben hiç ayrılmadım ki! Olduğum yerden. Daha önce. Denk gelmiştir. gözlerimiz…ne bileyim! Zihnin illüzyona en müsait olduğu zamanlar en karanlık ortamlarda olduğu zamanlarmış. belki de. Ben, en karanlık dönemlerindeyim, hayatımın. Bak, nasıl da gülüyorlar! Ben…gülmüyorum. Gülemiyorum… Hak etmiyor muyum, Tanrım? Kucağında biraz uyuyakalmayı.

Neden düştüm rüyalarımın en tatlı yerindeyken hep kaburgalarından aşağı.

Hatırlıyorum: Koşarken ardıma baka baka bahçesinde gecekondu evimizin, düşüp de ilk kez bir yerimi kırdığım zaman bana demiştin, “Gözbebeğim.” Yoksa beni hiç mi emzirmedin, Tanrım? nasıl bir elma bu… Ağzım neden bu kadar tatsız. Ben kırgınken, neden dünya bu kadar kalabalık…kaçamayacak mıyım? dünya bu kadar kalabalıkken, ben, neden bu kadar, talibim. neden bu kadar misafirperver…  niçin, bu kadar, güneşli hava? neden bu kadar melankoli. nedir bu mutsuzluk… içimi kemiren…nedir…ne…

KONUŞSANA!

“Selim, ne yapıyorsun burada tek başına? Derse girmeyecek misin?”

   -“ Ha?”

Gireceğim… Geliyorum.

“Kahvem bitsin, geliyorum.”