Kökünü Latince ‘terrere’ sözcüğünden alan terör korku salma, yıldırma ;genellikle siyasal bir dava uğruna girişilen, toplumu korkutmaya, yıldırmaya yönelik her türlü eyleme denir.

Belki tek seferde çoğumuz bu tanımı yapamayız ama bazen ülkece bazen de bireysel psikolojik teröre hepimiz maruz kalmışızdır.Etkilerini deneyimlemiş belki deneyimleyenleri görmüşüzdür. Bu sefer konumuz terörün belki de en sinsi en namert tarafı; biyoterörizm.

Biyoterörizm insanlara ya da çevremizde görebileceğimiz tüm canlılara yönelik mikroroganizma dediğimiz mikroskobik görülmeyen, hissedilemeyen canlılarla uygulanan terör şeklidir. Diğer silahlara göre maliyetlerinin düşük olması seçilme nedenlerinin başını çeker.

Dünya Sağlık Örgütü’nün 1970 yılında yaptığı bir çalışmaya göre, 29 değişik mikroorganizma (15 virüs, 11 bakteri, 2 parazit ve 1 mantar) biyolojik silah olarak kullanılma özelliğine sahiptir.

NATO potansiyel biyolojik silah olarak 31 patojen tanımlamış ve öncelikli olanları şarbon, çiçek, veba, tularemi, bruselloz etkenleri ve botulinum toksini olarak açıklamıştır.

Bu işlemlerde uygulanan tüm araçlar biyolojik silah diyoruz.

Bunlar işin havalı tanım kısmı ama biz aslında (en azında 90’lar çocukları) biyoterörü çok iyi tanıyoruz. Çok net hatırlıyorum Zeytinburnu’ndaki evimizin salonunda haberleri izlediğimi hatırladığım iki andan biri şarbonlu mektupların yetkilileri dehşete düşürdüğüydü. (Diğeri de 11 Eylül saldırılarının art arda verilen görselleri)

Ülkemizde en yaygın olan uygulama şarbonlu mektuplardı çünkü. Bir kere çok basit bir yöntem. Şarbon görebileceğiniz en büyük toksik etkiye sahip maddeleri içinde bulunduruyor. 50 gramı 1 milyon insanın ölümüne sebep olabilecek güçte, siz düşünün.

Aslında belki siz şarbonu deli danadan, büyükbaş hayvanların katledildiği zamanlardan hatırlıyorsunuzdur ki yine haklısınız ikinci yayılım yolu da bu zaten direkt temas yoluyla ne çiftçiler ne hayvanlar heba edildi bu yolla.

Ülkemizde en trajik vakalar bunlar olsa da dünya çapında daha eksantrik uygulamalar da mevcut!

Mimari dehası İtalya, 12  yüzyılda içme sularına insan ve hayvan ölüleri atarak ilk biyolojik silahlara adlarını yazdırmış.

Orta Çağ’da vebalı ölmüş insanlar mancınıklıklarla kalelerinin içine atılarak biyolojik silah olarak kullanılıyordu.

1346’da Ukrayna’da vebalı askerler ölüme terk edilip öldükleri gibi şehir sularını boylamış.

Ama en acımasızı ki siz de hak verirsiniz bence, 1763’te Kuzey Amerikalıların yaptıkları.

İngiliz komutan Sir Jeffrey Amherst çiçek virüsü bulaştırılmış battaniyeleri ve eşyaları soğuktan donmak üzere olan Kızılderililere vermiş ve kocaman bir salgının başlamasına neden olmuş. ( Size her iyilik yapana güvenmeyin, nedenini sorgulayın tadında bir olay!)

Tabii bu kadar kan acı ve gözyaşının içinde Nazilerin hikayeleri olmasa eksik kalırdı. Onlar da toplama kamplarındaki mahkumlar üzerinde plasmodium cinsi bakterileri denemiş, resmen kobay olarak kullanmışlar insanları.

İkinci Dünya Savaşı sadece top tüfekle değil, biyolojik silahlara da sahne olmuş.

ABD mühendislik sınırlarını zorlayan çözümlerle üreterek şarbon humma tularemi ensefalit ve daha birçok zararlı organizmanın içinde barındığı 5000 bomba doldurtup yüz binlerce kişiyi telef etmiş.

Kayıtlara göre; II. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar Mançurya yerleşim bölgesinde 150 bina ve beş uydu kamptan oluşan komplekste 3000 bilim adamı ve teknisyenden oluşan bir kadroyla biyolojik silah çalışmaları yürütmüş. Bölge hapishanesindeki mahkumlar üzerinde denenen şarbon, veba, kolera, menenjit, dizanteri, bruselloz etkeni bakteriler, 1932-1945 arasındaki 13 yılda 10.000 mahkumun ölümüne neden olmuş.

Sarin gazı ya da bilinen diğer adıyla sinir gazı, 1938 yılında Alman kimyager Gerald Schrader tarafından meydana getirilmiştir. Küçük bir damlasının dahi insan vücudunu etkisine almak için yeterli olduğu bu gaz, bazı ülkelerin kilerlerinde savaş durumlarında kullanmak adına mevcut. 1995’teki Tokyo metrosuna düzenlenen sarin gazlı terör saldırısında gazın etkisinde kalan bazı kişilerde burun ve ağız kanaması, çeşitli solunum sorunları görülmüştür.

Günümüze dönecek olursak halen ABD’de de Florida ve New York’ta açılan mektuplarda bulunan beyaz tozların aynısına Microsoft’un Nevada’daki merkezine Malezya’dan gönderilen bir mektupta da rastlanması biyolojik saldırının modasının hiçbir zaman geçmeyeceğinin kanıtı gibi.

 

Kaynaklar; http://www.nilgunsarp.com/biyolojik-ve-kimyasal-silahlar-biyoterorizm/

http://dergipark.gov.tr/download/article-file/225562

http://www.kho.edu.tr/akademik/enstitu/Alp_SAVBEN_dergi/132/2.pdf