Bir ev, köyün en mutlu evi… Gelin gelmemişken, oğlan doğmamışken, hatta su kuyusu kazılmamışken, tuvaletin taşları örülmemişken de böyle güzel, böyle huzurluydu.

Köyün uğurlu evi, bir de Zilver’in beyaz elleri…

Engereğin Oğlu, Sema Kaygusuz

Fotoğraf, fotoğraf değildir.

Teknik kuralları katılaştırıp öğrenmeyi kitaplara sıkıştırıp bir çalışma disiplini olarak eğitilen fotoğraf, fotoğraf değildir. Disiplinle eğitilmiş fotoğraflardan alınan tat, hep aynıdır. Çalışmanın yarattığı kısıtlamalar alışkanlığı doğurur ve zincirlenir tekrara. Örseler fotoğrafı.

Bir zaman özgürlüğüdür fotoğraf. Mekândan sıyırır. Sınırı kırar. Şimdisizleştirir. Gerçekliği yeniden oluşturarak izleyiciye ait kılar. Bu büyü ise sadece bir deklanşör kadar sürer. Büyü devam etmeye başladığında fotoğraf, kısıtlamanın aşırılığından ve tekrarın ağırlığından sıyrılıp sadeleşmeye, hafiflemeye başlar. Bir bakıma parantez içine alınmış bu büyünün en açık ve gerçekçi hâliyle temas ettiği alandır portre fotoğrafları. Bir öncesi yazımda, Hem baktığınız kişinin tarihinde bir zamana dönüşürsünüz hem de kendi zamanınızda yeni bir tarihi uyandırırsınız.

Derken yakaladığınız o büyülü ana da bağlıyorum. Kopmayacak bir bağ oluşmuştur artık fotoğraf ile.

Kuralları çiğneyen, dikleşen bir tarafı var vesikalıklarda. Özellikle sürekli çağıran ama aynı zamanda yıpratıcı bir sıkıcılığı da yansıtan garip bir deneyim yaşatıyor. Sıkıcı tarafını törpülemek için biraz kışkırtmak gerek. Harekete geçen yeni bir deneyimi göstermek için aradığımız şeyleri buluşturmak yeterlidir. Tıpkı ağaçların kadim uykusunu büyüttüğü gövdelerinde buluştukları gibi. Sayfadan taşan bir heyecan gibi fısıldanmış hikâyeler ise yakalanan büyünün dürtüsüdür.

Dünyanın en uzağı. Bağrını açmış bir köyün topal Halil’i. Kırklara karışmış bir baba. Anne ise ölmüş evvelinde. Canları acı, yüzleri kuyu iki abi hapiste. Bir uyku gibi büyüyorlar dünyanın kahrında. Dört adımlık bir dua. Dört adımlık bir soluk. Dört adımlık bir pencere. Zaman dudak kıpırtısı. Tez geçiyor. Köyün topal Halil’ini tuttular, büyüttüler, erkek ettiler. Tuttular Halil’i gölge ettiler bir ağaca. Gölge gibi yere düştükçe jiletleyip kaleminin ucunu yazdı her birine birer mektup. Kimi zaman pul parasını çıkarabilmek için biraz daha ağladı ağrıyan bacağıyla. Sonra sonra azaldı zaman. Bir esnaf dükkânından içeri girince ısındı elleri. Geçti eklemlerindeki morlar. Hafifledikçe sırtı kamburlaştı içi. Büküldü. Köyün topal Halil’i yarımdı hep. Askere de gitmedi. Bir akasyanın dibinde saklanıyor gölgesiyle. Rüzgâr esmeyedursun kimse fark etmez Halil’i. Hışırdadı mı, işte o zaman savuluyor. Öfkesini kıran bir bekleme ile sokaklarda topallarken aklına düşüyor. Geri dönüyor dükkâna. Çiğ çiğ gülen gözlerini devirmeden arka tarafa geçiyor. Dikişlenmiş bez dolabındaki patronun elbisesini alıp giyiniyor. Hışırdadı Halil. Savruldu. Döküldü sızı sızı. Öyle de kolay değil hah denilince kuşanmak. Aynadan bakıyor kendisine. İçine kıvrılmış kamburunu sıvazlarken terliyor bıyıkları. Çıkıyor dükkândan.

Elinde bir fotoğraf. Rüzgâr, ağır. Zaman, eriyor. Fotoğrafın arka yüzünü çevirip “Sevgilerimle” yazıyor. Sonra adını. Tarihi de. Bir hava kabarcığı gibi sinip zarfın ağrısına upuzun bir yola bölündü.