“Bana sorarsan, o günü tanıştığım ya da tanışacağım kişilere göre takvime işaretleyemem. Tarihler dikiş tutmuyor, hatıraların nerede başlayıp nerede bittiğini kestiremiyorum artık.”

Dün Gece Ansızın, Ömür İklim Demir

John Berger, Moyra Peralta’nın fotoğrafları için “ (…) Fotoğrafını çektiği her insan biriciktir, her birinin günün her saatinde bir şekilde savunmak için mücadele ettiği kendi dünyası vardır.” der. Bu mücadeleyi kâğıt yüzeyine nakleden sanatçı, yaşamın sonsuzluğuna kilitlemiştir artık. Kilit altında kalan bu biricik fotoğraflar, içinde yer alan insanlar yeryüzünden yok olmuş olsalar da canlılığını sürdürmeye devam ederler. Portre fotoğrafların ilginçliği biraz da bu canlı hâlin uyandırdığı meraktan gelir. Yeni bir yüzle karşı karşıya kaldığımız anın bize vereceği bir tarih vardır çünkü. Bu tarih öznel bir tarih de olsa merakımızın doğurduğu malzemeler fotoğrafı hareketlendiriyor. Ancak her portre fotoğrafı için bu düşünceyi savunamam. Fotoğraf, hareketsiz gibi görünse de canlıdır. Diğer cansız/ölü fotoğraflardan ayıran temel özellikler vardır elbet. Öncelikle canlılığını sürdürmesini sağlayan şeyin sürekli bir akışı olmalı damarlarda. Damarlarda gezinerek fotoğrafa hayat veren şeylerin ne olduğuna karar vermek ise tamamen sanatçının sırrındadır. Kimi sanatçılar da bu sırrı niyetleriyle ifşa eder. Birtakım dayanaklarla biçimlendirdiğimiz bu fotoğrafların tekrarlanamayacak olan tek yaşamın öznesinde yer aldığımızın bilincinde her zaman olamadığımızın gerçeğini kabul etmeyiz. Bu yüzden “güzel fotoğrafların” çokluğundan yanağımızı terleten soluğun sıcaklığını hissedemeyiz fotoğrafın.

Birebir etkileşimin yaşandığı portre fotoğraflarda çift heyecan da vardır. Hem baktığınız kişinin tarihinde bir zamana dönüşürsünüz hem de kendi zamanınızda yeni bir tarihi uyandırırsınız. Böyle bir etkileşimin doğurduğu hikâyeler de “bakmayı” kışkırtan bir tutkuya dönüşür. Fotoğraf, yaşayan ve yaşamını sürdürmeye devam eden bir eylem hâli olduğuna göre, ki bizler fotoğrafa baktığımız müddetçe döngü sürekliliğini koruyacaktır- hepimiz gibi varoluş yarasını taşıyarak aramızda dolaşmaya devam edecektir.

Terleyen sırtını duvara yasladı. Göğsünden gelen hırıltılı sesi dinlerken yine anımsadı rüyasını. Titredi. Bir ağrı gibi duvara asılmış kiralık takım elbisesine baktı. Ortalığın yatışmasını beklerken teslim etme tarihini geciktirmişti. Şimdi para da bulmalıydı. Kalktı. Bir cinnet gibi odanın içinde dolaştı. Perdeler sıkı sıkı. İçerisi küf. İçerisi zifiri. İçerisi tütün. İçerisi ekmek kırıntısı. İçerisi zeytin çekirdeği. İçerisi ter. İçerisi düş. Kapının anahtar deliğine sıkıştırdığı gazeteye baktı. Onu oradan çekip içeriye bir nebze ışık sızdırabilir, dışarıya bakabilir, hatta bağışlanabilirdi. Kederlice oturdu. Tekrar duvara iliştirdi gözlerini. Elbisesine baktı. Yaklaştı. Kravatını düğümledi. Ceketinin omuzlarındaki tozu silkeledi. Gömleğinin yakasını sıvazlayıp sırtına geçirdi. Gömleğine yapıştı teri. Çınlayan bir yankı gibi uzun uzun ilikledi gömleğinin düğmelerini. Pantolonu da giyip kemerini sıktı. Ceketini giydi. Düğümlediği kravatını boynuna geçirip kırık aynadan kendisine baktı. Tarağını ıslatıp hafifçe saçlarında gezdirdi. Alnındaki damarlarından sızan teri sildi. Bir ağaç kovuğu gibiydi yüzü. Tekin. Arkadaşlarından da henüz bir sinyal gelmemişti. Bir şeyler yolunda değildi. Tabanca patladıysa şayet o gazete asla anahtar deliğinden çıkmamalıydı. Madende kalmıştı demek. Ceketinin iç cebinden çıkardığı vesikalığına baktı. İçi ılıdı. İlk kez kendisine bakmanın heyecanını yeniden duyumsadı. Sırtı küflenmeye, içi kokmaya başlamıştı vesikalığın. Odanın nemi ona da sıçramıştı. Mendilini çıkarıp sırtını temizledi. Acılığı azaldı. Devrilmiş bir ağaç gibi yatağın kenarına oturup vesikalığın beyaz sırtına önce tarihi attı. Ardından kısacık yazıp “Etem” diyerek bitirdi. Cebindeki bozukluklarının hepsini koydu yatağının kenarına. Bir kumaşın borcu. Pencere sıkı sıkı. İçerisi insan. İçerisi gövde. İçerisi kent. Şimdi uzun bir uyku içerisi.