Çocukluğumun buğu kıvamında, siyah beyaz film kareleri düşüyor gözlerimin önüne. Ürperiyorum.

Ölgün ışıkların gölgelediği yalı bahçesi. Gün batmış, akşam inmekte. Erguvanlar. Hatırlıyorum, rüya serpintileriyle başlardı o filmler. Tülleri dışarıya savrulan pencereden işitilen belli belirsiz bir şarkı. Uçuşan sarı saçlar. İlle kreşento sahneler. Ne bileyim, ay ışığının donuk ziyası sızardı perdeye. Düş kırıklıkları, hüzzam tadında özlemler. Yağmur ve gözyaşı.

Filiz Akın, İzzet Günay, Belgin Doruk, Ediz Hun, Çolpan İlhanlı melodramlarda yaşadığım, o melodramlardan kendime yeni bir hayat devşirdiğim, doğrudur.

Bir bakarım, İzzet Günay manav Halil’dir ya da gazino patronu Kemal. Aşkını arkadaşı uğruna terk eden, o soylu adamdır. Bir başka mevsim sonu. Kirli pencere camlarında yıldız çağıltısı, gözlerime dolan nedensiz buğu.

İzzet Günay ile bir Yeşilçam Masalı yaşadım ben. Tüm o melodramları; Ağaçlar Ayakta Ölür, Sefiller, Ayrılık Saati, Kezban, Yarın Ağlayacağım, Akşam Güneşi, Vesikalı Yarim’i… Bu defa ne araya gireceğim, ne soru soracağım.Virgülüne dokunmadan yazacağım anlattıklarını. Tılsım bozulsun istemiyorum. İşte üçüncü gong da vurmak üzere..ışıklar karardı.

bir-yesilcam-masali

‘Haydarpaşa Lisesinden mezun olduktan sonra, İmar Müdürlüğünün Harita Şubesinde teknik ressam olarak çalışmaya başladım. Matematiğim iyiydi, çizimim de öyle. Amacım mimar olmaktı. Ancak ekonomik sorunlar nedeniyle aileme destek olmak zorundaydım. İş çıkışlarında Balarısı Engin’in dershanesine koşar, orada dans dersi verirdim. Düşünün, gece yarılarına kadar dans ettiğim olurdu. İlle step dansı öğrenmek istiyordum. Hatta, hiç unutmam, Amerika’ya giden bir arkadaşıma step ayakkabısı sipariş vermiştim.. “ Askerliğin ardından ne yapabilirim, ne tür bir işe girmeliyim düşünceleri içindeydim ki, bir gazete ilanı dikkatimi çekti, Haldun Dormen yönetimindeki Cep Tiyatrosu oyuncu yetiştirme kursları açmıştı. Biraz kararsızdım aslında. Yine de başvuru formunu doldurdum, istenen 18 x 24 fotoğrafı da, güçlükle denkleştirdiğim parayla çektirip teslim ettim. Aradan şöyle böyle iki hafta geçmiş, haber yok. Zaten fotoğrafçıya verdiğim para içime dert olmuş durumda, atlayıp ‘Küçük Sahne’ye gittim. Fuayede Haldun Dormen ile karşılaştım. ‘Siz İzzet Günay’sınız değil mi ?’diye sordu. Meğer başvurum kabul edilmiş, Haldun da fotoğrafımdan tanımış beni. Charlie’nin Teyzesi, Karaağaçlar Altında ile tiyatro hayatım başlamış oldu. Altın Yumruk, Sevgilime Göz Kulak Ol, Tatlı İrma ve daha pek çok oyunda, Ayfer Feray, Nisa Serezli, Gülriz Sururi, Kamuran Yüce, Lale Belkıs gibi isimlerle çalıştım. Çok şey öğrendim onlardan. Tiyatro ister istemez bir tutku, yaşam tarzı olmuştu benim için. Zaten Haldun Dormen’in yaşama bakışı, kişiliği hepimizi etkiliyordu. Sosyal hayatın önemini kavramıştım giderek. Diyebilirim ki, Haldun Dormen ile sadece tiyatro oyunculuğunu değil, yaşamı da öğrenmiştim.

Doğru, 1957’den itibaren tam beş yıl boyunca oyuncu, bazen sahne amiri olarak tiyatroda görev yaptım. Dediğim gibi, kimler yoktu ki kadroda, Erol Keskin, Altan Erbulak.. Zaten tiyatroda benden bilgili, deneyimli onca insanla çalışmasaydım bu başarıyı elde edemezdim. Çok şey öğrendim onlardan. Şunu özellikle belirtmeliyim, tiyatro geleceğimi belirlemiş, aktör İzzet Günay’ı yaratmıştı.

Kişi kendini geliştirmek istiyorsa, kendinden daha başarılı, kültürlü insanlarla arkadaşlık etmek zorundadır, bana göre. Tiyatroya devam ederken, 1959 senesinde Zeki Müren, Belgin Doruklu Kırık Plak filminde küçük bir rol üstlendim. Tiyatro düşünüp tiyatro ile yaşadığım bir dönemdi. Sinemaya karşı biraz mesafeliydim ve dediğiniz gibi, bir gün Orhan Aksoy geldi tiyatroya. Hulki Saner’in ertesi gün beni görmek istediğini söyledi. Ayhan Işık ile başrolleri paylaşacaktım, dahası Hulki Beyin ifadesine göre; Yeşilçam’da komik jöne ihtiyaç vardı ve ben o boşluğu dolduracak nitelikteydim, üstelik filmde Ayhan Işık’tan daha fazlaydı repliğim.Çifte Nikah, ardından Hop Dedik filmleri geldi.

Evet bir yol ayrımındaydım. Sinemaya devam etme konusunda Haldun Dormen’in görüşünü almaya karar verdim. ‘Bir tiyatrocunun yakalayabileceği en büyük fırsatlardan biri. Bunu çok iyi değerlendir ancak günün birinde tiyatroya dönmek istersen, yine buraya dön, dedi.”

bir-yesilcam-masali-1

Ve on küsur yıla sığacak 120 film.

İzzet Günay’ı Türk sinemasının, tartışmasız en önemli yıldız oyuncularından biri haline getiren, kolektif bilinçaltımıza sızmış tüm o filmler. Fıstık Gibi Maşallah, Ağaçlar Ayakta Ölür, Ekmekçi Kadın, Ayrılık Saati, Hayat mı Bu?, Seninle Ölmek İstiyorum, Arkadaşımın Aşkısın, Ağlayan Kadın, Kederli Günlerim, Renkli Dünyalar, hiç unutmadığım Akşam Güneşi ve defalarca izlediğim, Yarın Ağlayacağım, Vesikalı Yarim. Dorukta bir oyunculuğun sergilendiği, sinema tarihimize geçmiş filmler ve İzzet Günay’ın o baş döndürücü, olağanüstü oyun virtüözlüğüyle yaşar kıldığı kimlikler.

Akşam Güneşi’ni hatırlıyorum. Jülide’nin büsbütün gidişinin ardından, yaşadığı acıyla bir heykel sessizliğine bürünen Nazmi’yi ve film boyunca İzzet Günay’ın verdiği oyunculuk dersini. “ Korkunç bir tempoda emek vererek, aralıksız çalışıyorduk. Kabaca bir hesap yaparsak her yıl, aşağı yukarı on iki filmde rol aldım. Bu filmlerin içinde, Vesikalı Yarim, Ağaçlar Ayakta Ölür, Kader Böyle İstedi, Seninle Ölmek İstiyorum, Anneler ve Kızları gibi çok iyi filmler de vardı. Peki gerisi diyeceksiniz? Demek ki oyuncu hatası yokmuş, onları sıradan, vasat, haydi diyelim kötü kılan projedeki, senaryodaki, yönetimdeki eksikliklerdi bana göre. Nasıl tiyatroda Haldun Dormen en büyük desteğim olmuşsa, sinemada Ömer Lütfi Akad ile çalışmak yepyeni ufuklar açtı önümde. Bana yeni, doğru bir bakış açısı kazandırdı. Evet, setten sete koşardık. Çok iyi hatırlarım, bir kameranın önünden beni telaşla alırlar, bekleyen minibüse bindirip süratle diğer filmin setine götürürlerdi. Şunu özellikle vurgulamak istiyorum, oldukça zor şartlarda çalıştık, ama güzel günlerdi. Öz eleştiri yapmam istenirse dediğim gibi, pek çok kötü filmde rol aldım ama bunun yanında çok iyi filmlerim de oldu. Gün geldi büyük firmaların yapımlarında oynarken, sırf birlikte çalıştığım yönetmeni kırmamak adına düşük bütçeli firmaların projelerinde de yer aldım.Kuşkusuz hataydı..”

Belgin Doruk, Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Fatma Girik, Filiz Akınlı filmler. Hayran mektupları, sinemanın tek eğlence olduğu o yıllarda adeta birer Mythe haline dönüşen yıldız oyuncular, onları kuşatan büyük bir hayran kitlesi. Kimsenin kimseyle çekişmediği sevgi, saygıyla kotarılmış nezahat dolu filmler. İçe işleyen, koşulsuz sevgiyi savunan.

1973 yılı…Sosyal ve toplumsal değişimler, televizyon, sinemayı bambaşka iklimlere taşıyan, cinselliğin en düzeysiz biçimde ele alındığı filmler. Yıldız oyuncular bir anda işsiz kalıvermişlerdi. Tıpkı Ayhan Işık, Belgin Doruk, Göksel Arsoy gibi İzzet Günay’da gelen sahne teklifleri karşısında fazla direnemedi.

Behiye Aksoy, Emel Sayın, Neşe Karaböcekli kadrolar…Lunapark, Maksim Gazinoları, İzmir Fuarı…Dakikalarca ayakta alkışlanan ‘şarkıcı’ İzzet Günay. Tam yedi yıl sürdü bu macera.

Hava lodos kokuyordu, hava is, yağmur kokuyordu. Hesaplaşılacak, ödeşilecek bir şey kalmamıştı. Nicedir unuttuklarını hatırlıyor, hatırladıklarını unutuyordu Sabiha. Ten ürperişleriyle daha bir hissetti ıssızlığını. Halil gitmişti. Dönmeyecekti.

bir-yesilcam-masali-2

Manav dükkanına doğru son bir adım attı Sabiha. Torununu kucaklamış olan yaşlı adamla göz göze geldi o an. Halil tezgahta meşguldü, genç kadını fark etmemişti.

Perde yeniden açıldı. Oyun başladı. Geçmişten aralanan pencereye yeni aşkların girmesi yasaktı. Aşk buydu, belki de. Gözlerinden dökülen anıları bu kez toplamadı Sabiha. Hüznün inceldiği noktadaydı. Halil’i düşündü. Şimdi, artık, sadece…Sustu. Siyaha çalar gri bir bulut geçti yüzünden. Şükran Ay içini kanatırcasına söylüyordu o şarkıyı: “ Gözyaşların boşuna..düşmem artık peşine..yansın yüreğin yansın..şimdide bende sıra..”

Halil evine dönmüştü. Günün son ışıkları…Şarkı devam ediyordu : ”Kalbimi kıra kıra..bıraktın bir hatıra..günahını yalancı..dudaklarında ara..’

Babası Necati Günay’ın kitaba olan düşkünlüğü ilk tohumları atmış olsa da koleksiyona yönelme konusunda, kendisine yol gösteren Ali Kazgan’ı hiç unutmaz İzzet Günay. Haldun Dormen ile başlayan, Ömer Lütfi Akad ve Ali Kazgan’a uzanan kıldan ince kılıçtan keskince bir yoldur bu…Hep öğrenilen, yetinilmeyen, daha ,daha çok öğrenmeye yöneldiği menzilsiz, dur duraksız bir yoldur. Adeta amok koşucusu gibidir İzzet Günay. Kan ve ter içinde, sonu olmadığını bildiği öğrenme yolunda koşar durur.

“Eşyanın iç sesi vardır, onu duymak gerekir. Antikacılıkta tuşe denir buna. Bir objeye dokunmak ama bilerek, tanıyarak dokunmak. Nasıl anlatsam, bir bardağı elinize aldığınızda onun hikayesini okumalısınız. Onda gizlenmiş yaşanmışlıkları. Bu durum sizi araştırmaya, tarihe yöneltir; yetinmemeye, her defasında daha fazlasını öğrenmeye, öğrendiklerini aktarmaya itekler.”

İzzet Günay ile daha neler konuştuk, bugünkü Türk sinemasından, yeni oyunculardan, yaşamdan. O filmlerden. Ayrılırken eskilerden bir film fotoğrafını imzalamasını rica ettim: ‘Pınar kardeşim’e 40 yıl öncesinden merhaba ve sevgilerle…İzzet Günay 2010.’ diye yazdı.

bir-yesilcam-masali-3

Bu masal hep sürecek biliyorum. Yüzümün karşısında Jülide, Nazmi, Sabiha, Halil, Asvalt Rıza olduğu müddetçe hep sürecek.