Ali Poyrazoğlu ile konuşuyoruz dakikalardır. Daldan dala atlıyoruz. Salkım saçak bir söyleşi bu. Korkuya kapılıyorum ister istemez. Ya şu anları kağıda dökemezsem yeterince ya eksik güdük kalırsa seçtiğim sözcükler. Varsın belleğini yitirmiş olsun, Madam Arşaluz’dan mı çekiniyorum yoksa? Ya yazımı beğenmezse, öfkesini dizginleyemezse Arşaluz. Sesini duyuyorum birden: ‘Monte Carlo’da büyüdüm, ana dilim Monte Carlo’cadır, ben oralarda büyük yıldızdım, bütün gazinolarda çıktım, bütün tiyatrolarda başrol oynadım. Yıldız Kenter de kim, Nevra Serezli de kim oluyor, Nilgün Belgün kim sayılır ki, Ayten Gökçer benim yanımda oyuncu değildir.’

Bütün o anlattıklarını yazmam lazım. Kulis anılarını, tüm zamanlarımı altüst eden Düşenin Dostu, Orkestra, Kobay, Morfin, Hülleci’den, Oğlum Çiçek Açtı, Yanımdaki Yatak, Canavar Cafer, Tak Tak Takıntı, Tanımadığım Adamlar’a kadar bütün o oyunları.

“Konservatuarda öğrenciyken bir ara Kenter ve Genar Tiyatrolarında çalışmıştım. Sonrasında Ulvi Uraz, Gülriz Sururi- Engin Cezzar Tiyatroları derken, Ali Poyrazoğlu Tiyatrosuyla Küçük Sahne yılları. Hakkımı ver Hakkı, İpteki, Korkunç Koleksiyoncu, Çılgınlar Kulübü… Daha pek çok oyun. Yetmişlerde Türk televizyonlarının ilk dizisi Ali Uyanık. Yaşa Sevgili Dünya da Korhan Abay ve Nükhet Duru ile çalıştık. Biliyor musun, aşağı yukarı 300 bölüm dizi çektim TRT’ye. Hem yönettim hem oynadım üstelik.”

Yaptığım işi, iş gibi yapmıyorum. Tiyatro yaparken çok eğleniyorum, mutlu oluyorum. Mesleğimi bu denli sevdiğim için de yaşantım daima mutlu geçti,  geçiyor demiştiniz. Bu mutluluk hala sürüyor mu, diye üsteliyorum.

“Çok doğru. Aynı şeyi şimdi de söylüyorum. Mutluyum.Yoruldukça çalışan, çalıştıkça yorulan bir adamım ben. Tiyatro, televizyon, sinema. Dünyanın her yerinde sahne alıyorum. Sözümü söylüyorum. Kitap yazıyorum. Oyun çeviriyorum. Yani başımı kaşıyacak vaktim yok.” 

Üç dilde dünya yazınını izlediğinizi, gerçekten iyi silahlanmış bir aktör olduğunuzu biliyorum. Yine de oyun seçiminde zorlandığınız oluyor mu, diyorum. Yine çok iyi biliyorum, yolunu değiştirip ne sanatından  ne onurundan tenzilat yaptı Poyrazoğlu. Ucuz olana geçit vermedi. Tiyatroya bir gün olsun ihanet etmedi.

“Repertuar seçimim sancılı oluyor. Bizdeki tiyatroların büyük bir kesiminde hatta diyebilirim % 90’ında oyuna giderken, ne izleyeceğinizi tahmin edersiniz. Hatta bazen bir yıl öncesinde izlediğiniz oyunun devamını alkışladığınız duygusuna kapılırsınız. Kendini her türlü oyunda sınayan o kadar az tiyatro var ki ülkemizde. Onlardan biri de Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu zaten. Sahnede sözünü söyleyen ve dinleten bir tiyatro olma özelliğimizi hiç yitirmedik Pınar. Cesur davrandık. Tabu sayılan konulara, cüretli oyunlara el attık. Kimi tabuların yıkılması için sanatçının tehlikeleri göze alması gerektiğine inanıyorum çünkü. Cinsel, siyasal tercihleri, yaşama bakışlarıyla azınlık grubu dediğimiz insanlar çok da yabancım değil aslında. Gerçekte insani olan hiçbir şey yabancımız sayılmaz. Statüko ne denli karşı çıkarsa çıksın, asla geri çekilmedim. Ödün vermedim. Mücadele ettim ve bütün mahkemeleri de kazandım. Sistem kazanmadı davaları, altını özellikle çiziyorum, ben kazandım. İnsanların sadece geviş getirecekleri bir tiyatro yapmaya yeltenmedim hiç. Hataların oldu mu, diyorsun. Her hatama; ‘İyi ki başıma geldi, benim şimdi bunu incelemem, bir daha aynı şeyi yapmamam lazım,’ diyerek baktım.’’

“Seyirci tiyatrosuna, yazarına, çizerine sahip çıkmıyor yeterince. Sorumluluk daima oyuncuya bırakılıyor. Ciddi bir iş yapmak isteyen sanatçının canı çıkıyor, anlayacağın. Seyirci gidip gerekli desteği vermiyor. Nerede bayağılık, seviyesizlik var, herkes sözde karşı çıktığını belirtip o programları büyük bir merakla izliyor, alkışlıyor. Doğru dürüst kitaplar okunmuyor, müzikler dinlenmiyor. Adeta yaşam belirtisi göstermez oluyor toplum, kültürel kimlik yitiyor. Üzülüyorum tabii. İster istemez her şeye yansıyor bu. Çok şey travestileşiyor. Yani mış gibi gözüküyor. Özünü yok sayarak, hiçleyerek. Gariptir, ne içimizdeki azınlık kültürünü kucaklayabiliyoruz doğru dürüst ne de eskiden devir alınan değerleri. Giderek travestileşmemiz bundan. Dahası, toplumsal Alzheimer’e bir geçiş var Türkiye’de. Sadece bireysel belleğimizi, silmiyor; yavaş yavaş tarihini unutan bir topluma dönüşüyoruz. Toplumsal bellek silinmesi büyük bir tehlike aslında.’’

Otuzu aşkın filmde rol aldı Poyrazoğlu. Benim için Asiye Nasıl Kurtulur, Arkadaşım Şeytan, Ayın Karanlık Yüzü muhteşemdi ama ille Tavukgöğsü Kazandibi derim. O film adeta bir Poyrazoğlu resitaliydi. Kaç kez izledim, hatırlamıyorum bile.

“Vergiler, ödenmesi gereken borçlar vardı. Mecburen ek işler yapmam gerekiyordu. Radyo oyunları yazdım, gazinolarda ve gece kulüplerinde sahne aldım. İstanbul’un gelmiş geçmiş en iyi gece kulübü diyebileceğim Yeşil Kabare’yi yönettim. Gerçek anlamda kabare yapmıştık. Bir tür gece yarısı tiyatrosuydu zaten. Huysuz Virjin, Cem Özer, Demet Akbağ, Uğur Yücel, Müjdat Gezen ve kimler ve kimler vardı orada..” 

Muhsin Ertuğrul dahil pek çok tiyatro adamına göre ideal Jülyet’i oynayabilmek için, oyuncunun en az kırk yaşında olması gerekmektedir. Yani geçen senelerin kazandırdığı olgunluk ve deneyim lazımdır. Ne dersiniz, sanatçının yaşı var mı gerçekten? Yani her yaşta her rol oynanabilir mi, diye sorduğumda gelen yanıt muhteşem :

“Shakespeare oyunu tamamladığında Jülyet’i on altı yaşında bir delikanlı yaşar kılmış ama. Vallahi doğru, söylüyorum. O dönemde kadınlar sahneye çıkamıyor ki. Anlayacağın, Shakespeare’in ideal Jülyet’i genç bir erkekmiş. Yaş meselesine gelince, oynanabilir. Şayet farklı bir yorum ve bakış açısı getirebiliyorsa sanatçı her yaşta her rolü oynayabilir.’’

Nerdeyse otuz beş yıl öncesinden siyah beyaz bir fotoğrafa takılıyor gözüm. ‘Pınar’a sevgilerimle. Ali Poyrazoğlu’ diye imzalanmış. Tam o anda “Tanırsın bu adamı,”diye çıkışıyor Madam Arşaluz,”Ali Poyrazoğlu ile çalıştım. Çok antipatik bir herifti, ayda bir kere sempatik olurdu, o da maaşları verirken. O yüzden ayrıldım zaten tiyatrosundan…”

Perde usulca açılıyor.