Cevan abi, bizim semtin sevilen esnaflarındandır. Kısa bir süre önce, yıllarca işlettiği rulmancıyı çocuklarına devredip emeklilik keyfi yapmaya başladı. Yaşıtlarından kat be kat fazla olan testosteronunun baskısıyla kırışıklıklarının gizlenmesini (okuyucudan ricam buraya takılmaması) kıskansam da kendisiyle muhabbet hep keyiflidir. Gerçi az önce geçen bir arkadaşı “Cevan nerede bronzlaştın?” diye sorduğunda “güneyde” demesi ve kule dibindeki Güney Restoran’da diyerek kendi esprisine gülmesi detayını, kendisine hemen hayran olmayın diye ekliyorum.

Cevan abiye, maddi durumunun da iyiliğini gözeterek, neden şöyle bir Alaçatı, Urla, Karaburun kafasına girip toprakla haşır neşir olmadığını sordum. En azından ben bir gün buralardan gidecektim, Alaçatı’ya yakın krallığımı kuracak, toprakla hemhal olacak, organik tarımla o domates senin bu biber benim takılıyor olacaktım.

Cevan abi bunun üzerine bana dönüp bir korku filminin story teller karakterinin ses tonuyla “Evinde hiç canlı var mı?” dedi. Ben tereddüt edince “En azından çiçek, hamamböceği falan bir şey vardır değil mi?” diye ekledi. Evimde yaşadıklarından daima şüphe ettiğim, evrim teorisine inat, hiç gelişme göstermeyen, yaşamak ile ölüm arasında tereddüt edip “Belki hayatta olmak daha iyidir.” diye fikir değiştiren iki kaktüs vardı ama onları defin işlemleri için bilinçaltıma gönderip Cevan abiye “Hayır!” dedim.

Cevan abi, hızını alamayıp “Peki nasıl olup da bir çiçek bile beslemeden organik tarım hayaline geçtin?” diyerek muhabbeti gereksiz derinleştirince bende ip koptu tabii ki. Bana artı eksi 5 uzaklıktaki tüm arkadaşlarımın ve burçların bu ortak hayali, hiç çaktırmadan, benim de zorunlu seçmeli hayalim olmuştu.

Cevan abi yaşına uygun görüntüsüne zıt bir bilgelikle “Koçum İngiliz pirin dediği gibi yarayla alay eder yaralanmamış olan. Hayatı ancak yaşayan birine sorabilirsin.” diyerek yaşlı ve küstah bir cerrahın sinsiliğiyle kendi açtığı yarayı deşmeye başladı.

“Seni her gün ayağa kaldırıp bunca koşturmanın peşinden sürükleyen nedir peki? Başkalarının hayali mi?” diyerek devam etti:

“Çoğu akranların çocuk yaparak gönüllü kulluk sürecine girdiler. ‘Olmayan hayallerinin acıları’ çocukla birazcık dindi. Kariyer desen zaten senin umurunda değil. Uzadıkça kısalan doldukça boşalan tek şey ömürdür koçum, elini çabuk tut.” diyerek el bombasını bana verdi.

Her ne kadar “big games are not easy games” olmasa da onca zaman başkalarının hayatı ve hayali olma ihtimali ucuz kara mizahla distile edilemeyecek gibiydi. Kral TV’de kimsenin izlemediği saatlerde yayına giren, Şile’de çekilmiş klibinde denize bakan arabesk şarkıcı pozuyla Cevan abiye profilden baktım ve “Onca süre boyunca sana hayaller veren, sonra her gece bunları geri alan, sonra sabah aynı kahvaltıyı başka menüye basan bu Lunaparkvari şehirde, çarpışan arabalarda kalakaldık.” dedim.

Cevan abi şehir ve lunapark alegorisini yavan bulmuş olacak, “Üzerinde durduğun kaya yuvarlanmaya başlarsa atlamak en iyi fikirdir.” diyerek seviyeyi yükseltti.

Evet, Cevan abiyle konuşmak şeytanla dans etmek gibiydi, sırf dans ettiğin için şeytan değişmeyecekti.

Cuma gecesi bunları niye düşündüm, aklım yine bilmeyerek Nazım’a gitti:

“ya ölü yıldızlara götüreceğiz hayatı ya da ölüm inecek yeryüzüne”

Hayatta amaç aramak ve hayallerle anlamlandırmaya çalışmak hayatı ölü yıldızlara götürmek gibi.

Aksi ise şimdi yaptığım gibi ölümün yeryüzüne inmesini beklemekten farksız.

*Kapak görseli: Erçin Kaya