“Düşünce gerçektir. Fiziksel olan illüzyondur. Çelişkili değil mi?”

Dr. Albert – What Dreams May Come

Robin Williams’ın başrolünü oynadığı Aşkın Gücü filminde Dr. Albert, Chris’e düşüncenin hakikat ile yoğrulduğunu, fiziksel dünyanın ise yanıltıcı olabileceğini bu sözlerle anlatır. Sahiden de bu çok büyük bir çelişki değil midir? Gerçeğin nereden geldiğini anlamak ve ondan emin olmak bu kadar zorken üstelik.

Buradaki çelişki, düşüncenin; kişinin zihninden başka bir onay mekanizmasına ihtiyaç duymaması, fakat fiziksel dünyanın ise bunun tam tersine birden çok zihinle yoğrulmasından doğar. Zihinde öylesine duran el değmemiş bir fikir mi daha gerçektir yoksa hayata geçirilmiş ve üzerinde oynanmış nesnel bir dünya mı?

Biz bu sorularla boğuşurken, aynı sorulara cevap aramak niyetinde olan Jonathan Nolan ve eşi Lisa Joy düşünmekle kalmayıp bunu bir konsepte dönüştürmeyi başarmışlar. 2016 yılında, 1973 yapımı aynı adlı filmin uyarlaması olarak yayınlanan Westworld, ilk bölümünden bu yana bütün gerçeklik algımızı darmadağın etmiş durumda.

**Yazının bundan sonraki kısımları spoiler içermektedir.**

Westworld dünyasına henüz adım atmamış olanlar için kısa bir özet geçmek gerekirse; dizi yakın gelecekte yapay zekâ gibi birçok yeni nesil teknolojinin varabileceği boyutlar düşünülerek tasarlanmış bir yapım.

Her şey Dr. Robert Ford(Anthony Hopkins) ve ortağı Arnold Weber’in(Jeffrey Wright)  yüksek gerçeklik ile tasarlanmış robotik bir eğlence parkı kurmaları ile başlar. Burası kovboy filmlerinden fırlamış gibi duran batı dünyasıdır. İçinde yer alan birbirinden farklı hikâyeleriyle ev sahipleri(host), kendilerini seçecek olan konuklarını esas duruşta beklemektedir. Her ev sahibi kendine özgü zaman döngüsünün(loop) içinde durmadan, yorulmadan görevini yerine getirmektedir.  Zamanla birbirinden farklı hikâyelerin kahramanları olsalar bile, ev sahipleri için düzen hiç değişmez. Her sabah aynı güneşe uyanır ve her gece aynı itaatkâr zihinlerle uykuya dalarlar.

İnsanlardan ayırt edilemeyecek kadar gerçek görüntüleriyle ev sahipleri, parkı ziyarete gelen konukların fantezilerinin ve dürtülerinin esiridir adeta. Parkı ziyarete gelen insanlar izlenmedikleri ve yargılanmadıkları düşüncesiyle, başlarda buna niyetli olmasalar bile zamanla dürtülerinin esiri olmaktan kendilerini alıkoyamazlar. İçlerindeki tüm şiddet dürtüsü su üstüne çıkar.

Dizide işlenen bu olayların fazla kurgusal olduğunu düşünenlere; performans sanatçısı Marina Abramović’in “Rhythm-0” performansını hatırlatmak isterim. Performansın başında bir masanın üstüne şarap, silah, gül, kalem, bıçak gibi farklı nesneler yerleştiren Abramović, masadaki tüm nesnelerin üzerinde kullanılmasına izin vermişti. İlk başta naif bir gidişat gösteren performans zamanla kontrol edilemez boyutlara ulaştı. Salondaki kişiler nesneleri Marina’nın üstünde kullanmaya ve o da buna izin vermeye devam ettikçe şiddetin dozu arttı. Sonunda masadaki silahı alıp ona doğrultan bir kişi yüzünden performans sonlandırıldı. İşte tam olarak Marina’nın gösterisinde de olduğu gibi, dizide de konuklar izin verildiği müddetçe şiddetin dozajını arttırmaya devam eder.

Yalnız hesaba katılmayan bir şey vardır. Dizide de sıkça yer verilen, Shakespeare’in Romeo ve Juliet sonelerinden birinde söylediği gibi; “ Şiddetle başlayan hazlar, şiddetle son bulurlar. Ölümleri olur zaferleri… Öpüşürken yok olan ateşle barut gibi.”

Shakespeare’in de dediği gibi şiddet, sonu yine şiddete varan başka bir döngü oluşturur. Dizi her gün aynı dünyanın güzelliklerini görmeye programlanmış ev sahiplerinden, döngüyü kırıp düzeni bozmaya karar veren isyancılara doğru evrilir. Peki, nasıl olur da karar verme yetisini edinirler? İşte burada, evrendeki varlığımızın en can alıcı kavramı “bilinç” devreye girer.

Ev sahipleri mekânlara yerleştirilmiş ufak hatırlatıcılar sayesinde önceki hayatlarıyla ilgili hatıraları anımsamaya başlarlar. Bunu ilk yaşayanlardan biri Maeve (Thandie Newton) karakteridir. Her gece rüyalarında gördüğü şeyler, aslında önceki hayatında yaşadığı anılardan ibarettir. Zamanla bu rüyalarda anlam aramaya başlayan Maeve, yine aynı şekilde işleyen bir günde ansızın otomatik piyanonun kapağını kapatır ve artık doğaçlama sırası ondadır.

Artık sadece dış görünüş olarak değil, zihinsel olarak da insanlara benzemeye başlarlar.  Ve dünya üzerinde var olan tüm insanoğlu gibi, varoluş sancısıyla tanışırlar. Kimliklerini, hayatlarını ve tercihlerini daha doğrusu bir tercih haklarının olmayışını sorgularlar.

Bir balık, denizde oradan oraya süzülürken asıl gerçekliğinin denizlerin ötesinde olabileceğini düşünmüş müdür? Ya da bir kuş, göklerde kanat çırparken var oluşunda uçmak dışında neler olabileceğini sorgulamış mıdır? Peki ya insanoğlu; Sartre, Nietzsche, Beauvoir, Kafka, Platon ve diğerleri, ya biz?

“İnsanlar dünyayı algılayış tarzımızda özel bir şeyin varlığını sever. Ancak tıpkı ev sahipleri gibi biz de sıkı, sıkı olduğu kadar kapalı döngülerde yaşar, nadiren tercihlerimizi sorgular, genellikle bize söylenen bir sonraki hamleyi yapmak için hazır oluruz.”

Daha önce 1998 yapımı Truman Show’da rastladığımız gerçekliğin doğasını sorgulama hali, dizide de ufak uyanış hamleleriyle başlar. Ardından bilince ve varoluş sancısına erişen ev sahipleri Dr. Robert Ford’un söylediğinin aksine müziği beğenmedikleri için piyanisti öldürmeye karar verirler.

Bu uyanışın başında ise ilk bölümlerde narin, saf ve dünyadan bihaber bir kız olarak betimlenen sonrasında ise, bütün olaylara yön verecek kadar güçlü, kendi yolundan gitmeyi seçecek kadar cesur bir kadına dönüşen Dolores(Evan Rachel Wood) karakterini görürüz.

Tüm bu karakterler etrafında şekillenen olaylar ışığında, bir de içimize korkular salan şiddetin içine doğmuşçasına rahat cinayet işleyebilen, korkusuz bir adam takılır gözümüze: Man in Black(Ed Harris). Daha önceki filmlerinde de karanlık mizacın ağır bastığı rollerde görmeye alışık olduğumuz Ed Harris, Man in Black için en doğru karar gibi görünüyor.

Bizi bütün derin uykularımızdan uyandıracak ve yeniden adım atmaya cesaretlendirecek kadar özgür olan Westworld, daha önceki başarısız uyarlama girişimlerine karşın neden mi başarılı oldu?

Bunun cevabı sadece özgün ve irdeleyici konusu değil elbette. Dizideki evrene dâhil olmanızı sağlayan en önemli unsurlardan bir diğeri ise müzikler.

Bütün hayatı boyunca besteler yaptığını ancak tüm bu müzikal yeteneğine rağmen aktörlüğü seçtiğini söyleyen Anthony Hopkins, karakter Robert Ford ile bu bağlamda denkliği yakalayabiliyor. Çünkü Robert Ford müzisyenin yani piyanistin ta kendisi. Bir Chopin hayranı.

Anthony Hopkins de, biz onu filmleriyle tanıyor olsak bile, ömrü boyunca birçok beste yapmış, albüm çıkarmış çok yetenekli bir müzisyen aynı zamanda. 2011 yılında Hollandalı müzisyen Andre Rieu ve orkestrası, Hopkins’in 27 yaşında bestelediği ancak hiç dinlemediği “And The Waltz Goes On” bestesini hayata geçirdiler. İzlemek isteyenler için bu unutulmaz anı buraya bırakıyorum. Finalde tüm salon hayranlık içerisinde ayağa kalkıp onu alkışladığı anda, Hopkins’in gözlerindeki ışıltıyı görmek bile onun müziğe olan tutkusunu anlamak için yeterli sanırım.

Dizide Chopin dışında birçok tanınmış grubun parçalarına rastlamak da mümkün. Soundgarden’dan ‘Black Hole Sun’, Radiohead’den ‘No Surprises’, Rolling Stones’dan ‘Paint It Black ve Amy Winehouse’dan Back to Black bunlardan sadece birkaçı. Bu uyarlanmış parçaların ve diğer tüm müzik düzenlemelerinin ardında Game of Thrones, Iron Man ve Prison Break gibi birçok yapımın da müzisyen koltuğunda oturan Ramin Djawadi’yi görüyoruz.

Birbirinden yetenekli oyuncu kadrosu, prodüksiyon ekibi ve müzikleriyle Westworld mekan- kavram ilişkisini son derece başarılı bir şekilde izleyiciye aktarıyor. Diziyi izledikten sonra dünyaya eskisi gibi bakmaya devam edemeyecek hale geliyorsunuz. Bir açık, özgürlüğe açılan bir kapı arıyorsunuz etrafınızda. İşte tam da bu noktada, belki de kendi benliğimiz ve varlığımız için bir şeyler yapmaya başlamamız gerektiğini anlıyoruz.

Tam bir uyanış ve harekete geçiş formu olarak gördüğüm bu yapımla ilgili yazımı, yine Westworld dünyasının harika repliklerinden biriyle sonlandıralım o halde.

“Eski bir dost bir defasında bana çok yardımı dokunan bir şey söylemişti. Okuduğu bir şeydi. Mozart, Beethoven ve Chopin’in hiç ölmediğini sadece müziğe dönüştüklerini söylemişti. Bu yüzden umarım ki, bu son parçanın tadını çıkarırsınız.”