Günümüzde gündemden düşmeyen değerli sanat müzeleri yalnızca içlerinde barındırdıkları sanat eserleri ile değil, aynı zamanda mimari gelişmişlikleri ile de değer kazanmıştır. Çünkü bir müzeyi ziyaret edilmeye değer kılan tek şey ince ama yüksek güvenlikli camların arkasında yer alan küçüklü büyüklü sıralanmış yüzlerce yıllık değerli sanat eserleri değildir. Bir müze, aynı zamanda kendi içinde de bir sanat eseri, kültürel miras olabilir. Bugün her sanatseverin gitmek için can attığı bir müze üzerine konuşacağız: Louvre Müzesi.

Öncelikle Beyonce ve JAY-Z’nin yakın zamanda yayınladıkları klipten söz edelim. Kişisel bir görüş belirtmem gerekirse, sanat tarihinin gün geçtikçe benimsendiği kişi sayısında bir artış gördüğümü söylemeliyim. Sanata karşı ilgi bir prestij meselesi haline de geldi aynı zamanda. Elbette ki paranın ilk ortaya çıkışından günümüze dek sanat, zengin ailelerin ve burjuvazi kesimin tekelinde olmuştu bu bir gerçek. Fakat özellikle halkın orta seviyesindeki kişiler tarafından da sanatın bu kadar benimseniyor olması, yalnızca sanat tarihçileri ve plastik sanatlarla uğraşan değerli sanatçıları değil aynı zamanda ses sanatçılarını, sinema sektörünü ve yazın dünyasını da etkiledi haliyle. The Carters’ın yayınladığı “Apes**t” klibi de bu kültürel dönüşümün bir ürünü aslında. Fakat klip birçok detayıyla oldukça büyüleyici olmuş, belirtmek gerekiyor.

Sanat tarihinin modern dünyadaki yansımasını konuşmayı burada sonlandırıp Louvre Müzesi’nden bahsedelim biraz. Louvre Müzesi’nin bulunduğu arazi üzerinde, tarih öncesi çağlara ait bazı yerleşim kalıntılarına ulaşılmış. Fakat bugün inşa edilen Louvre yapısının tarihi 1190’larda Philippe Auguste’nin bölgeyi hareketlendirmek istemesine dek uzanıyor. Tam da sefere çıkacak olan Philippe Auguste’nin, Sen nehri çevresinde yerleşim alanı kurarak Fransa’yı korumak istemesi üzerine Louvre’un ilk adımı atıldı. Burada inşa edilen kalenin ilk tasarımı kare planlıydı aslında. Bu kare planlı kalenin etrafı dairesel ve masif kulelerle desteklenmişti, kuleler yalnızca köşelerde değil aynı zamanda dış duvarların merkezine de yerleştirilmişti. Merkezde yer alan açık avlunun tam orta noktasında ise ana kule yer alıyordu. Bu aslında orta çağda inşa edilen tipik kale örneklerindendir, benzerlerini batı ülkelerinin birçoğunda görmek oldukça kolaydır.  Philippe Auguste tarafından inşa ettirilen bu Louvre, başlangıçta bir savunma noktası olarak önem kazanmıştı aslında. Yani bilinenin aksine, bir kraliyet sarayı olarak başlamamıştı Louvre var oluşuna. Philippe Auguste aynı zamanda baş düşmanlarından Ferdinand’ı on üç yıl boyunca burada esir tutmuştur.

Yüzyıl savaşlarının ardından tahta çıkan Fransız krallar, Fransa’nın merkez sarayından uzakta yerleşim alanlarına yerleşmeye başladılar ve bunu bir alışkanlık haline getirerek başkente yalnızca yılda birkaç kez, mecbur kaldıklarında uğramaya başladılar. Fakat I. François döneminde bu durumun kısmen de olsa değiştiğini söyleyebiliriz. İspanya kuşatmasından döndüğünde I. François imparatorluğun merkezi olarak başkenti seçti ve ana konumu olarak başkenti tercih etti. Orta Çağ şatosu elden geçirildi ve I. François’in hükümdarlığı sona ererken kral bu yapıyı yeniden inşa etmek istese de bu yenilik II. Henri dönemine dek gerçekleştirilmedi.

Rönesans mimarisinin tipik niteliklerini taşıyan cephe özellikleri, bir Orta Çağ kalesi olarak başlayan şatoyu neredeyse bambaşka bir kılığa büründürmüştür. Rönesans devrinin tek bir birimi tekrar eden dingin cephe düzeni, klasik Yunan mimarlığının ögelerinin plasterler olarak kullanımı ve sınırlandırılmış bezeme oranı ile adeta yeniden hayat bulmuştur yapı. Fransız Devrimi’nin etkileri yükselirken, hükümet Paris kentini yeniden konumlandırmaya zorlanmıştı. 1870’e dek sürecek olan Fransa rejimi, Tuileries Sarayı’nda hüküm sürdü. Sarayın bu kısmı aslında Kral II. Henri’nin karısı Catherine de Medici önderliğinde inşa edildi.

İmparatorluğun düşüşü, Tuileries’in tahribatı, taht gücünün yok oluşu aslında Louvre’un bir müze olarak varlığını sürdürmesini etkileyen sebeplerden olmuştu. Fakat Louvre Müzesi’nin bu kadar ünlü olmasını sağlayan şey yapının kendisi, karmaşık tarihi ya da içinde barındırdığı yüzlerce sanat eserinin de ötesinde, iki olaydı: İlki 1896 yılında Saitaphernes Tacı’nın satın alınışıydı (Orijinal olmadığı daha sonra kanıtlanmıştı) ve ikincisi de elbette ki Mona Lisa’nın 1911’de mistik bir şekilde ortadan kayboluşuydu. Louvre Müzesi, bu olayları kendi içinde olumsuz bir şey gibi görse de birçoğumuz bugün bu kadar üne sahip oluşunu bu olumsuz olaylara bağlıyoruz. Kimileri de bu olayların aslında Louvre’un ününü arttırmak için düzenlenen oyunlar olduğunu öne sürüyor. Öyle ya da böyle, sanırım gerçeği hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz.

Outside the Louvre

Gelelim Louvre Piramidi’ne. Louvre’un Napolyon Avlusu’nun tam merkezinde yer alan büyük piramit, günümüzde müzenin ana girişi olarak kullanılıyor. I.M. Pei tarafından tasarlanan cam ve metal malzemeyle inşa edilmiş bu piramidi, etrafındaki üç küçük piramit çevreliyor. 1989 yılında tamamlanan bu piramit, Louvre’un önemli bir simgesi haline gelmiş. Louvre’un ana girişinin bu piramit ile sağlanmasının sebebi, asıl yapı girişinin bu kadar fazla ziyaretçiyi karşılayacak kadar güçlü olmaması olarak belirtiliyor. Bunca farklı dönem izleri taşıyan Louvre’a modern dünyadan bir iz bırakmak güzel bir adım bana kalırsa.

Umarım bir gün her sanatsever çıplak gözlerle Louvre’un ihtişamına şahit olabilir. Sevgiler…

1996’da Antalya’da doğdu. İlk kez “Büyüyünce ne olacaksın?” dediklerinde “Yazar!” diye cevap verdi, o günden sonra verdiği bu cevap da hiç değişmedi. Sanatla iç içe büyüdü, sanatçı olmak istedi. Sanatçı olamayınca, sanat tarihçisi olmak istedi. Şu anda Akdeniz Üniversitesi’nde Sanat Tarihi eğitimi alıyor ve elinden geldikçe yazmaya gayret gösteriyor.