Uvertür çalmaya başladı. Birazdan perde açılacak. Alkışlarla kesilen sahne araları. Ürperten final tiradı.

Bu sabah Can Murat Şengel aradı, “Toron Karacaoğlu’nu kaybettik” dedi. Sustum.

Naim Efendi, Yahya Kemal, Zeki Müren, Mehmet Şehabettin Paşa, Banquo, Ali Amca… Hepsi ve diğerleri çekip gitmişlerdi demek ki. Cüneyt Arkın’ın sesi de.

Sustum, konuşamadım bir süre.

İki yıl önce,  Yavuz Pak ile sürdürdüğümüz ‘Dionysos’un Çocukları’ adlı dizi söyleşiler kapsamında, Toron Karacaoğlu ile görüşmeye karar vermiştik. Yavuz birkaç kez aramıştı Toron Karacaoğlu’nu. Her defasında tarih saptadığımız halde eşinin rahatsızlığı, soğuk algınlığı, ders saati gibi maniler girmişti devreye. İster istemez hep daha sonraya ertelemek durumunda kalmıştık röportajımızı. Ben yayın taraması yapıyor, Toron Karacaoğlu hakkında notlar çıkartıyordum. Hem zaten yeni kitaba da zaman vardı. Telaşa gerek yoktu.

Sevinç Erbulak, Vildan Gurelman, Selma Kutluğ, Nilgün Kasapbaşoğlu ve Nedim Saban ile gerçekleştirdiğimiz söyleşilerden derlediğimiz Toron Karacaoğlu ile ilgili anılar mevcuttu elimizde. Röportaja hazır sayılırdık az çok… Belki Ekim, belki Kasım ayında ama bu defa mutlaka. Sahi, ilk aradığında  ” Neden geç kaldınız, neredeydiniz bunca zaman? ” diye sitem etmişti telefonda Yavuz’a Toron Karacaoğlu. Olsun, geç kalışımızı bağışlatacaktık nasılsa.

“Düşüş”ün kulisinde Oya Palay  tanıştırmıştı beni Toron Karacaoğlu ile. Ayaküstü konuşurken Can’ın çektiği fotoğraflar… Yüzünde ışıklı sevgiler, merhabalar vardı. Bir ara, “Servisi kaçırma Caner” diye Caner Çandarlı’ya seslenmişti. Nefes kesici yorumlar, sahne tekniği açısından, her defasında ulaştığı virtüözlük mertebesi… Derin oyuncu kimliği… Yaşar kıldığı karakterlerdeki sahne hakimiyeti ile gerçek bir ustaydı.

” Kendi Gökkubbemiz “, ” Günden Geceye”, ” İstanbul’un Gözleri Mahmur “, ” Zeki Müren Müzikali ” , ” Düşüş ” , ” İstanbul Hatırası ” ve bütün o oyunlar… 1970’lerin başında “Sarı Naciye”de izlemiştim Toron Karacaoğlu’nu ilk defa.

Şimdi ” İstanbul Hatırası “ndaki o şarkısı geliyor aklıma…

 

” İstanbul yedi tepe etrafı deniz

Yapamam ben sensiz,

Kalamam aşksız.

Aşığım ürkek, aşığım çaresiz.

Bir martının kanadında, bir dalganın kıvrımında

İstanbul’da, Boğaz’da

Kalabalığın içinde

Yalnızım ben kimsesiz..” ( * )

Anıların köşesinden bucağından yakalamaya çalıştığım unutulmaz yorumları. İçine ciltler sığdırılabilecek replikler… O benzersiz tonlama… Perde açılmıştı. Birden irkildim. Orada, tam karşımdaydı. Öldüğü 24 Eylül 1996 gecesi giydiği kostümüyle. Yüksek ökçeli ayakkabıları, takıları, kabartılmış saçlarıyla Zeki Müren. Tam karşımdaydı.

“Aşk Mektupları”nın finalinde Nedret Güvenç ile dakikalarca alkışlanmışlardı. Alkışlar kesilmek bilmiyordu. Şimdi gündökümü fırtınaları. Şimdi ağıt… Şimdi hüzün zamanı. Türk tiyatrosunun gelmiş geçmiş en büyük aktörlerinden birine, gerçek bir efsane ve öğretmene veda zamanı. Yüzümde tuzlu deniz suyu, yüzümde elem. Dün bir karış ötemde, program dergileri, afişler, oyun fotoğrafları, tekstlerde yaşamaya devam ediyor.

Hakkınızı helal edin Toron Karacaoğlu.

 

(*) ” İstanbul Hatırası ” Tarık Şerbetçioğlu