İdmanlarım  çok yorucu ve bunaltıcıydı, yakın arkadaşlarımdan çoğu kendini  iş ve okul gibi prangalardan kurtarmış ve kısa da olsa tekrardan kendi benliklerini bulmaya çıkmıştı. En son ne zaman kendim gibi olabilmiştim doğrusu unutmuştum. İşte idman çıkışı eve giderken aklımda tam olarak bunlar vardı. Bu düşünceler içinde boğulurken bir anda çalan telefonum dikkatimi tekrardan toparlamamı sağladı, telefonun karşısında ise Veysel ve bir adet soru cümlesi vardı ‘‘Yola çıkmaya hazır mısın?’’

Çadırımı, uyku tulumumu ve birkaç parça eşyamı çantama attıktan sonra buluşma noktamız olan Yalova’ya  gitmek üzere yola koyuldum. Yalova’ya vardığımda Veysel ile beraber Engin ve Erkan’ın da hazırlıklarını tamamlamış şekilde beklediklerini gördüm ve çok sevindim, çünkü onların da bizimle olması demek eğlencenin iki kat fazla olması demekti. Planımız basitti, dört en fazla beş günlük bir süreçte araba ile kafamız nereye isterse oraya gitmekti ve bizim ilk tercihimiz mavinin her tonunun hüküm sürdüğü  Salda Gölü olmuştu.

Salda Gölü’ne akşam vakti varabilmiştik ve kamp kurmamız için bizi halk plajına yönlendirdiler. Kalabalık ve tesisleşme açıkçası duyduğumuz o mükemmel Salda Gölü tanımlarına hiç uymuyordu ve burda kalmak istemiyorduk. Kamp alanında bu durumu anlattığımız bir kişi, biraz ileride Salda Tabiat Milli Parkı olduğunu ve o bölgenin yanında çadır kurabileceğimizi söyledi. Burası size sessizlik, dinginlik ve sabahleyin farkına varabileceğiniz mükemmel bir gün doğumu sunmasına rağmen yine de o meşhur tanımlamalara hala uymuyordu lakin hava karardığından dolayı burada kamp yapmaya karar verdik. Çadırlar kuruldu, ateşler yakıldı ve şaraplar açılarak gecenin sessizliğini kahkahalarımızın doldurmasına izin verdik.

Sabah kahvaltımızı yaptıktan sonra çadırlarımızı toparlayarak hayal kırıklığımız ile beraber yeniden yola koyulduk. Yarım saat sonra bir tabelada Maldivler Koyu yazısını gördük ve Erkan anında arabayı bu yöne çevirdi, denemekten ne zarar gelebilirdi ki? Taşlı ve bozuk yolda zar zor ilerlerken yavaş yavaş oluşan manzara hepimizin yüzünün gülmesini sağladı. Koya vardığımızda Salda Gölü olarak daha önce duyduğumuz  tüm tanımların burayı anlattığını ve az bile kaldığını anladık. Çok fazla seyahat eden biri olarak daha önce bir suyun bu kadar berrak ve turkuaz olduğunu görmemiştim, sonradan anlayacaktım ki güneş tepeye çıktıkça suyun rengi iyice açılıyor ve parıldıyordu. Burası bir göldü ama tatlı su içeren, mavinin inanılmaz tonlarını içinde bulunduran, yüzülebilen ve tertemiz bir  göldü. Dört ya da beş saatimizi burda eğlenerek ve fotoğraf çekerek geçirdik. Hayal kırıklığımızın yerine geçen tatmin duygusu ile sonraki durağımız olan Kayaköy için Fethiye’ye geçmeye hazırdık.

Artık alışkanlık haline getirdiğimiz üzere Kayaköy’e akşam saatlerinde varmıştık. Arabayı park eder etmez yukarı doğru çıkmaya başladık, binaların hala kendini koruduğunu görmek etkileyici iken Yüksek Kilise bize daha güzel görüntüler sunma konusunda fazlasıyla istekliydi. Yalnız tek bir sorun vardı, saat geç olmuş ve kilise kapıları kilitlenmişti. Aramızda geçen çok ama çok kısa bir diyalog sonrası kilisenin yanında bulunan kayalıklardan kiliseye kaçak bir şekilde girmeye karar vermiştik, nasılsa buralarda kimse yoktu. Kiliseye girip en yüksek noktasına doğru çıktık, en tepeye vardığımızda karşımızda oluşan görüntüyü izleyerek ve yorumlar yaparak bir güzel zaman öldürdük. Kayaköy’den çıktığımızda hava iyice kararmıştı, yolda bir kaç kişiye fikir danıştıktan sonra kamp kurmak için Ada Camping’de karar kıldık. Yeşillikler içine kurulmuş bu kamp alanı sunduğu meyve ağaçları ile midemize, kalabalık olmayan popülasyonu ile yorgun olan bizlere ve ucuz olan ücretleri ile cüzdanlarımıza  iyi bir ev sahibi oldu.

Uyandığımızda çadırlarımızı topladık ve sonraki etkinliğimiz olan geleneksel  Babadağ çıkışımızı gerçekleştirmek üzere yola koyulduk. Babadağ’a vardığımızda bin yedi yüz metrede kahvaltımızı güzel bir esinti ile yaptıktan sonra en tepeye çıktık ve Zirve Restaurant’da karşımızda oluşan mükemmel görüntüye eşlik eden bolca yamaç paraşütçüsünü birer kahve eşliğinde izledik. Zaman ilerliyordu ve günü öldürmeye niyetimiz yoktu, yola devam etmeliydik. Engin, Cennet Koyu’na araç  ile ulaşım olduğunu söylediğinde epey tereddütte kalmıştık, tek ulaşım şeklinin tekneler olduğunu sanıyorduk. Navigasyonu  telefondan ayarladıktan sonra bol dolambaçlı, taşlı ve yükselen uzun bir yolda ilerlerken telefonun belirttiği konuma geldik. Burada ne bir insan, ne bir yerleşim yeri vardı. Sadece özellikle yerleştirilmiş gibi duran, yıllardır kullanılmayan bir jeep vardı. Buradan aşağıya bir yol inmesi gerekiyordu ama öyle bir şey yoktu, Engin’e bolca sevgi sözcüğü söyledikten sonra ne yapacağımızı konuşmaya başladık. Uzaklara gelmiştik, dönüş çok zahmetli ve araba için de zor olacaktı. Yirmi dakika civarı burada durduktan sonra yoldan geçen bir Scooter süren arkadaşı çevirip soru yağmuruna tuttuk. Buranın Alınca olduğunu, aşağıya inişin olmadığını, yolun devamında herhangi kestirme ve bir dönüşün olmadığını öğrendik. Kalacak yer olup olmadığını sorduğumuzda ya yol üstünde bulunan köyde kalabileceğimizi ya da Catchy Camping‘de kalabilceğimizi söyledi. Bu ıssızlıkta kamp alanı olmasına şaşırsak da konaklama türümüz çadır olduğu için oraya gitmeye karar verdik.

Fazlaca ıssız olan bu yerde iyi bir kamp alanı ihtimali az olduğu için beklentimiz yüksek değildi  doğrusu. ‘Çadır kursak yeter’  kafasındaydık. Kamp alanına geldiğimizde, abartısız şekilde söylemek gerekirse, olağanüstü bir manzara, sonradan isminin Özkan olduğunu öğreneceğimiz mükemmel bir ev sahibi (Size her konuda yardımcı olacağına emin olabilirsiniz), uygun ücretler ve huzur bulmuştuk. Şans tam anlamıyla yüzümüze gülmüştü. Çadırlarımızı denizi gören bir yamaca kurduktan sonra Özkan Ağabey’in mükemmel gün batımı için önerdiği  Alınca Tepesi’ne gitmeye karar verdik. Biraz kayalık ve yükseliği aştıktan sonra bize mükemmel  fotoğraflar sunacak yere gelmiştik, aşağıya baktığımızda gitmek istediğimiz yer olan Cennet  Koyu ile aramızda yaklaşık sekiz yüz – dokuz yüz metre olduğunu görecektik (Tebrikler Engin!). Burada gün batımını bekledik, manzaranın tadını çıkardık ve kızıl bir gökyüzüne karşı,  bize dayatılan her şeyi elimizde bulunan biralar ile çöpe attık, o an sadece bizimdi ve hepimiz bizden istenilen değil, olmak istediğimiz kişiydik.

O gece mangal yapmaya karar verdik ve ateşimizi yaktık, Özkan ağabey bize mutfağında yer alan yemekleri ve yarım rakısını sundu; biz de ona sohbetimizi sunduk. Böylece planlamadığımız güzel bir güne harika bir final yaptık. Sabah Veysel ile beraber erkenden uyanarak  gün doğumunu harika manzara ve şarap eşliğinde karşıladık; üç gün önce berbat hisseden benliğimden eser yoktu, çok mutluydum. Kahvaltımızı yaptıktan ve Özkan ağabey ile vedalaştıktan sonra yola koyulduk. Şimdi gideceğimiz yer Kabak Koyu idi, daha önce üç defa gitsem de her zaman zevk aldığım bir yer olduğu için sayılar önemini yitiriyordu benim için. Yolda giderken seyir tepesinde durduk, herkesten biraz daha fazla risk alarak Kelebekler Vadisi’nin tepeden harika fotoğraflarını çektik. Gerçekten mükemmel bir oluşum olduğu konusunda tekrar tekrar emin oldum. Faralya’dan ilerlerken bolca pansiyon ve ticari işletmeden geçtikten sonra Kabak Koyu’na ineceğimiz Likya Yolu bağlantısına geldik. Arabayı yukarıda bırakıp eşyaları aldıktan sonra yirmi dakika civarı sürecek aşağı iniş yoluna başladık. Kabak Koyu’na vardığımızda sıcaktan epeyce terlemiş vaziyette kendimizi denize attık, Caretta mağarasına yüzdük, doyasıya eğlendik ve tadını çıkardık bu zamanın. Benim son günümdü, sonraki gün ne yazık ki dönmem gerekiyordu. Ben de kendim gibi olabileceğim son gecemi uyku tulumuna girerek sahilde gökyüzünü izleyerek geçirmeyi seçtim, tabi ki dostlarım da hemen yanımdaydı. Hepimiz gülüyorduk.