Bir sanatçıyı ve yaşamını, ortaya koyduğu ürünler bağlamında incelemeyi amaçlayan tüm yazıların yola çıktığı tek bir önemli nokta var ise, o da bu sanatçıları, söz konusu sanat ürünlerini ortaya koymaya yönelten motivelerinin sorgulanmasıdır. Bu sorgulamayı, sanat ürünlerinin toplum yaşantısı içinde hatırı sayılır yer elde etmeye başladığı dönemlerden beri süregelen “Sanat sanat için midir, toplum için mi?” sorunsalının bireysel boyuta indirgenmiş hali olarak düşünmek çok da yanlış sayılmaz. Dünya çapında önde gelen sanatçıları ortaya ürün koymaya yönelten motiveleri eğer incelerseniz, büyük bölümünün basitçe bu iki başlık altında gruplandırılabileceğini fark edersiniz. Mesela, Underworld ve White Noise gibi eserleriyle postmodern piyasasının baba yazarlarından olan Don DeLillo, her türlü toplumsal sorumluluktan uzak olarak yalnızca düşüncelerini kağıt üzerine düzenli bir şekilde dökerek kendi “kişisel özgürlük” ortamını yaratmak için yazdığını savunurken; Fareler ve İnsalar ile Gazap Üzümleri gibi kitaplarıyla geniş kitlelerce okunmuş John Steinbeck, toplumun unutulmuş, arkada kalmış fertleri adına döker kağıda kelimelerini. Bir de kendisini Hayvan Çiftliği ve 1984 gibi unutulmaz romanlarıyla tanıdığımız George Orwell gibileri vardır ki, onlar bu iki kutbun ısrarla ortasını bulmak için çabalayan azınlık kitlenin ta kendisidir. “Neden Yazıyorum?” isimli makalesinde Orwell durumu şöyle özetler:

“Geçtiğimiz on yıldaki temel amacım, politik yazımı sanat yapabilmekti. Başlangıç noktam, daima bir partizanlık, bir adaletsizlik duygusu oluyordu. Kitap yazmaya oturduğumda kendime “Evet, şimdi bir sanat ürünü oluşturacağım.” demekten ziyade, amacım bir yalanı ortaya çıkarmak, bir gerçeği hatırlatmak, sesimi belli kitlelere ulaştırmak oluyordu. Ama kitabı bırak, uzun bir dergi makalesini bile estetik zevk katmadan yazmak mümkün olmuyordu.”

İşte ölümünden 69 yıl sonra, kendisi hakkında bana ve daha binlerce kişiye yazdırtan ve eserleriyle “En Çok Satanlar” raflarının tepelerini süsleyen bu büyük adamı, Sabahattin Ali’yi özel yapan asıl özelliğinin en iyi açıklaması da bu. Hayatı boyunca sol görüşü nedeniyle birçok kesim tarafından saldırıya uğramış, hapislerde yatmış, yurt dışına sürülmeye çalışılmış ve sonunda öldürülmüş olmasına rağmen sanatçı kimliğini sonuna kadar koruyarak bu toprakların ve üstündeki halkın eşsiz sosyolojik tablolarını çıkarmayı başarmış Sabahattin Ali, yukarıda bahsettiğim sınıflandırmaların dışında kalarak, hem topluma hem de sanata verdiği eşsiz hizmetlerle ismini tarihe kazımış ve evrenselleşmiş bir yazar. İşte bu nedenle de yalnızca bir sanatçı olarak değil ama bir insan olarak da anılmayı hak etmekte.

Sabahattin Ali, 25 Şubat 1907 tarihinde, Oflu bir subay olan Selahattin Ali ve bir ev hanımı olan Hüsniye Hanımın ilk çocuğu olarak, babasının görevle gittiği, günümüzde Bulgaristan’ın Ardino ilçesi olarak geçen, Eğridere’de açar dünyaya gözlerini. Kimi kaynaklardaki farklı hesaplamalar, doğum yılını 1908 alsa bile, kendisinin Mehmet Behçet Yazar’a gönderdiği bir mektup, bu tarihi 1907 olarak doğrulamaktadır. İsmi, babasının yakın dostu olan siyasetçi ve düşünür Prens Sabahattin’den gelmektedir. Babasının bir diğer yakın dostu Tevfik Fikret ise, ailenin diğer çocuğu Tevfik Ali’ye ismini verecektir.

Babası Selahattin Ali’nin , 1.Dünya Savaşı ile birlikte Çanakkale’ye tayin edilmesiyle birlikte aile, Selahattin Ali’nin arkasından çok geçmeden Çanakkale’ye taşınır ve Sabahattin Ali, Üsküdar’da başladığı Füyûzâtı Osmâniye Mektebinden sonra eğitimine Çanakkale İptidai Mektebinde devam eder. Seferberliğin ilanıyla tüm öğretmenleri işi bırakan okul bir süreliğine kapansa da baba Ali Selahattin Beyin çabalarıyla okul tekrardan açılır. Bu sefer öğretmenler yerinde subaylar vardır. Sabahattin Ali, Mehpare Taşduman’a yazacağı mektupta o dönemi aynen şöyle anlatacaktır:

“Burada dört sene kaldık. Düşman hemen her zaman şehri bombardıman ediyordu ve biz bu esnada bin korku ile civar köylere kaçıyor, on gün kadar kaldıktan sonra, bombardıman biraz sükûnet buluyor, biz de dönüyorduk. Bazen yalımızda otururken karşımızda duran gemilere bombardıman başlıyor, vapurlar kaçmak isterlerken etraflarına düşen mermiler beyaz birer minare gibi su sütunları yükseltiyordu. Bazen bu mermilerden biri vapura gelir, o zaman canını kurtarmak için çırpınan, eline geçen şeylere sarılan bir insan kalabalığı suların üstünde görülürdü.”

Kalp hastası olduğunu öğrenen baba Selahattin Ali, savaş sonunda askerlikten ayrılarak İzmir’e yerleşir, bir süre boyunca tiyatro ve gazino işleriyle uğraşır ancak İzmir’in işgali, aileyi Edremit’e kayın pederinin yanına gitmeye zorlar. Burada pazarda sergi açıp mal satarak geçimlerini sağlamaya çalışırlar. Sabahattin Ali de bu yıllar boyunca işporta usulüyle babasına ve evlerinin geçimine yardım eder. Okuma yazmaya düşkün olan ve bu yolda babasından da teşvik gören Sabahattin Ali, Edremit İbtidai Mektebini bitirir. Ancak hayatının bu dönemi, yazarın ileriki yaşamındaki psikolojisini de etkileyecek bir kara noktaya ev sahipliği yapacaktı: Annesi Hüsniye Hanım’ın 16 yaşındaki evliliğinden beri sıklıkla tekrar eden intihar girişimleri. Yazarın Edremit’ten çocukluk arkadaşı Ali Demirel de, Hüsniye Hanımın oldukça sinirli olduğunu ve Sabahattin Ali’nin “şımarık, asalak ve kaba bir külhanbeyi” olarak nitelendirdiği kardeşi Tevfik’e çok daha fazla ilgi gösterdiğini belirtmiştir. Mektebi bitirmesiyle birlikte İstanbul’da dayısının yanında bir sene geçirir ve ardından Balıkesir’e dönerek Balıkesir Muallim Mektebine yazılır. Bu süre zarfında ise edebiyata ilgisi oldukça fazlaydı. İlk yazın eserlerini, okulda çıkarttıkları gazeteler için şiir ve öykü yazarak verdi. Bir gün gizlice ‘Darulmuallimat’taki tiyatro oyununa gittiği anlaşılıp okuldan atılma tehlikesi yaşayınca Sabahattin Ali intihar girişiminde bulunur. Kendisinin sonradan “blöf” olarak nitelendirdiği bu girişimi okul arkadaşı Naci Erçevik şöyle anlatır:

“Dar’ül Muaalimat’ın (Kız Öğretmen Okulu) gizlice bir müsameresine gitti. Bunun için başına bir örtü, sırtına bir yeldirme geçirerek 1924 Mart’ında bir akşam okuldan kaçtı. Fakat kendisini çekemeyen çalışkan öğrencilerden Abdulkadir idareye bildirdi. Müdür Bey Sabahattin’i çağırdı: ‘Paranı harcama seni babana göndereceğim!’ dedi. Sabahattin inzibat meclisine verildi.. Çok korkuyordu. Okuldan atılacağını sanıyordu. Bir akşam bana bir zarf bıraktı. Sonra açmamı söyledi. Baktım beline ip sarmış. Kuşkulandım. Gizlice zarfı açtım. İçinden bir şiir çıktı. Şöyle diyordu; ‘Kardeşim Naci beni kovacaklar mektepten. Ya kovsalardı seni. Ne yapardın acep sen. İşte ben karar verdim. Bu gece öleceğim. Üzülme sen çünkü ben. Göklerde gezeceğim.”

Mektubu bulduğu gibi nöbetçi öğretmene koşan Erçevik, Sabahattin’i kısa süre sonra bir çam ağacının altında bulur. Sabahattin Ali okuldan atılmaz ancak, gider gitmez dikkatleri üzerinde toplayacağı İstanbul Muallim Mektebine naklolmayı tercih eder. Oradaki öğretmeni Ali Canip’in de cesaretlendirmesiyle şiir ve hikayelerini Çağlayan ve Akbaba gibi dergilere gönderir ve edebiyat kariyerinin temellerini böylece atar. Ancak eğitiminin son senesinde annesi hastaneye kaldırılır ve babası hayatını kaybeder. Buna rağmen birçok kez bölünmüş eğitim hayatını onca zorluğa rağmen aynı sene, 21 Ağustos 1927’de tamamlar ve öğretmenlik diplomasını alır.

Sabahattin Ali, diplomasını alır almaz Ankara Numune Hastanesinde baştabip yardımcısı olan dayısı Rıfat Ali Ertüzün’ün yanına gider ancak çok geçmeden Ertüzün’ün tayininin Yozgat’a çıkmasıyla birlikte, ikili Yozgat’a taşınır ve Sabahattin Ali de dayısının bağlantıları sayesinde zorlanmadan Yozgat Merkez Cumhuriyet İlkokuluna atanır. Yozgat, her ne kadar Sabahattin Ali’nin çevresine katkıda bulunmuş olsa da, yazar çok geçmeden sıkıldığını hisseder. İstanbul’da stajdayken tanıyıp aşık olduğu Nahit Hanıma yazdığı mektuptan:

“Burası beni muhakkak çıldırtacak. Ne basit muhit Yarabbi… Düşün kardeşim konuşacak bir insan bile yok. Hepsi alelade, hepsi dümdüz. (…) Ahali fesat, dedikoducu. Kendimi yalnız okumaya verdim. (…) Konuşacak, dert yanacak bir adam, diye kendime haykırdım… Yoktu… Malumat sahibi, derin, muğlak bir kimseye rast gelmek mümkün değildi. Müthiş bir süretle yalnız kaldığımı hissettim. Ah… Bilhassa bu kadar kalabalığın içinde yalnızlık ne acı oluyor Yarabbi…”

Tam o dönemde de yabancı dil öğretmeni açığını gidermek için öğretmen okulu mezunları yurt dışına gönderiliyordur. Şans Sabahattin Ali’nin yüzüne gülmüştür. Büyük bir heyecanla sınava girer ve kazanarak hayatının geri kalanı üzerinde devasa bir tesire sahip olacak Almanya dönemi başlar. 1928’de Postdam’da dil kurslarına başlar. Bu süreçte Rus yazarlar okur, şiir ve öyküler yazar, Almancayı öğrenir. Ancak Batı kültürü her ne kadar onu geliştirse de Nasyonel Sosyalizm’in yeni yeni ele geçirmeye başladığı Almanya’yı ve halkını da bir türlü sevemez. Dört yıl kalmak için gittiği Almanya’dan iki yılı bitirmeden döner. Dönüş nedeni ise günümüzde bile bazı spekülasyonlara yol açmaktadır. Bunlardan ilkinde bir Alman, “Bu parazit Türkler bizim paramızla burada okuyor.” demesi ve bunu duyan Sabahattin Ali ise adamın yakasına yapışıp iki tokat attıktan sonra “Sözünü geri al, biz parazit değiliz, kendi hükümetimizin yolladığı parayla okuyoruz.” demesi. Bu iddianın doğru olma olasılığı, dönemin politik yapısı göz önüne alındığında küçümsenemeyecek kadar fazla. Sabahattim Ali, Hasan İzzettin Dinamo’ya anlatıyor:

Ben Almanya’ya gittiğimde bütün üniversitelerde faşizm kımıldaması başlamıştı. Bütün Alman delikanlılarının alınlarında kendilerinin Töton kanından geldiklerini gösteren anlamsal yazılar görür gibi oluyordum. Niebelungen şarkıları elden ve dilden düşmüyordu. Benim Türk olduğumu bildikleri halde Niebelungen destanını oku Ali, onu okumadıkça dünyanın kaç bucak olduğunu anlayamazsın, diyorlardı. Ben de bu bağnaz destanı okur gibi yaparak karıştırdım. Ne var ki okumadığımı çabucak anladılar ve bana gözdağı vermeye başladılar. Okula getirdiğim antifaşist birkaç kitabım yitti. İlkin bir tesadüf sandım. Sonra sınıftaki bağnaz Nazi delikanlılarının işi olduğunu anladım. Ne okuduğunu iyice kontrol altına almışlardı. Heine’nin şiirleri, Goethe’nin Faust’u da yitti. Artık evimden dışarı kitap çıkaramıyordum. Schalom Asok’ın Sintflut adlı ünlü romanını okumayacaksın, yoksa, sen de gizli Yahudilerden misin diyorlardı. Dinamo, Almanya’daki komünist ya da sosyal demokrat arkadaşlarımı düşünüyorum. Bunlar, Spartakistler’in en son kuşaklarıydı. Faşizmle korkunç bir biçimde boğuşuyorlardı. Her gün içlerinden bir ikisi yitiyordu. Okulumuzun içinde Hitlerciler yuvalanmıştı. Bütün üniversitelerde ve yüksek okullarda bu can alıcı örgütler kurulmuştu, öğrencileri türlü usullerle kışkırtıyorlar, komünist, sosyal demokrat ya da herhangi bir biçimde Naziliğe karşı olanları açığa çıkarıyor, sonra fena halde dövüyor, aşağılıyor, paçavra haline getiriyor, böylece ya okuldan kaçırıyor ya da bir kuytulukta öldürüyorlardı. Bu Nazi yandaşlarının en çok diş biledikleri kişi ben olmuştum. Şundan ki, aşağılanan öğrenciler zamanla hep benim çevremde toplanmışlardı. Türk oluşum, düşmanlarımı durduruyordu. Eğer Hitler’in orduları Türkiye’ye girseydi o zaman benim başım da belaya girebilirdi. Şimdi eski müttefik bir memleketin gençlerinden olmam bana biraz olsun dokunulmazlık veriyordu. Çevreme sığınan sosyal demokratlar da zamanla azaldı, hele Yahudiler hiç kalmadı. O zaman, tehlikenin benim başımda döndüğünü anladım. Bir gün hasımlarımdan habersiz trene atladığım gibi Türkiye’nin yolunu tuttum, yoksa biraz daha gecikseydim Spartakist olarak ben de yaşamımı yitirebilirdim.”

Bu anekdottan da anlaşılması zor olmadığı üzere, ikinci iddia da Sabahattin Ali’nin komünist propaganda yaptığı iddiası üzerine. Propaganda kısmı belirsizliğini korusa bile, Sabahattin Ali, hayatı boyunca sol kimliğiyle öne çıkmış bir sanatçı olmuştu. Kendisinin sosyalizm ve komünizm gibi fikir akımlarıyla tanışıklığının Almanya’da başladığı ise, Almanya’ya gitmeden önce arkadaş grubunda Nihal Atsız gibi isimler olmasından rahatlıkla anlaşılabilir. Üçüncü iddia ise arkadaşları Melahat Togar ve Kemal Sülker’in Türkiye’den geri çağrılması şeklindedir. Bu iddialardan son ikisi sağlam kaynaklara dayanmamaktadır. Sabahattin Ali’nin Almanya dönüşü Nihal Atsız’la görüşmesi, ‘Türk Ocağı’nı ziyaret etmesi ve Atsız Mecmua’da hikaye ve şiirler yayınlatması kendisinin Almanya’da komünizm propagandası yaptığı iddialarını zayıflatmaktadır. Ayrıca Sabahattin Ali’nin bazı yorumlarında Almanları sevmediği ve domuz değerinde gördüğü ifade edilmektedir.

Türkiye’ye dönünce Gazi Terbiye Enstitüsünden yeterlilik alarak Aydın Orta Okuluna atanır. Ancak komünizm propagandası yaptığı iddiasıyla yargılanır ve beraatında karar kılınana kadar 3 ay tutuklu kalır. Bu tutukluluk hayatıyla ilk tanışmasıdır ama ne acıdır ki, sonuncusu olmaktan uzaktır. Hapisten çıkınca Konya Orta Okuluna atanır ve “Yeni Anadolu” isimli bir gazetede başyazarlık yapıp ilk romanı Kuyucaklı Yusuf’u tefrika ettirir. Kuyucaklı Yusuf, Sabahattin Ali’nin yazının başında bahsettiğim özelliklerinin en belirgin olduğu romanlardan birisidir. Yazar, romanda Yusuf ile Muazzez’in olanaksız aşkı üzerinden Türkiye’deki evlilik sistemi, ağalık, köylünün ezilmesi, rüşvet, yolsuzluk, hak, hukuk gibi kavramları ustalıkla irdeler ve eleştirir. Ve de Sabahattin Ali’nin ustalıklı yazımı ile ne tamamen politik ve satirik bir roman olur, ne de estetik özellik taşımak uğruna içeriğini kurban verir. Ancak Sabahattin Ali’nin iddiasına göre, “aile hayatı ve askerlik aleyhinde olduğu” gerekçesiyle mahkemeye verilen ve bilirkişi heyetinin başındaki ünlü romancı Reşat Nuri Güntekin’in “Sabahattin Ali kanaatimce son neslin hikayecilerinin en kuvvetlisidir. Ve Kuyucaklı Yusuf romanı memleketimiz ve edebiyatımızın yüzünü ağartacak kadar kıymetli bir sanat eseridir.” ifadelerini kullanarak yüceltmesiyle üne kavuşan romanını gazete sahibi Cemal Bey’in bedavaya tefrika etmek istemesiyle romanı gazeteden çeker ve ikilinin arası fazlasıyla gerilir. Bunla da kalmayan Sabahattin Ali, Cemal Bey ve “Terbiye Postası” gazetesinin sahibi Mehmet Emin Soysal’ın, “Tasarruf Sandığı” kılıfı altında rant etmek için yaptıkları belli başlı girişimlerin foyasını da açığa vurmaktan geri kalmaz.

Remzi ve Cemal Bey isminde iki zatın çıkardığı bir gazetede çalışıyor, bunların gazetelerine başmakaleler, romanlar yazıyordum. Fikir ihtilafı ve mali hususat dolayısıyla aramız açıldı. Gazeteleri ile alakamı kestim ve 26 tefrika kadar intişar eden Kuyucaklı Yusuf isminde bir romanı yarım bıraktım. Böylece karilerine karşı mahcup olan mahut gazetecilerin bana ne derece kızacakları aşikardır.

Şüphesiz, kızıyorlar da. Çok geçmeden, Sabahattin Ali’nin yedi ay önce yayınladığı ve Remzi Bey’in 21 Temmuz tarihli sayıda -her ne kadar sonrasında onları başka bir şiir için yazdığını iddia etse de- öve öve bitiremediği şiir üzerinden yazara “Gazi’ye hakaret” gerekçesiyle dava açar. Ve belki de Sabahattin Ali’nin hayatı üzerine en acı yanlış anlaşılma burada devreye girer: Sabahattin Ali’nin Atatürk’e hakaret ettiği iddiası. Şiiri inceleyelim:

Hey anavatandan ayrılmayanlar 
Bulanık dereler durulmuş mudur?
Dinmiş mi olukla akan o kanlar?
Büyük hedeflere varılmış mıdır?
Asarlar mı hâlâ hakka tapanı?
Mebus yaparlar mı her şaklabanı?
Köylünün elinde var mı sabanı?
Sıska öküzleri dirilmiş midir?
Cümlesi belî der Enelhak dese,
Hâlâ taparlar mı koca terese?
İsmet girmedi mi hâlâ kodese?
Kel Ali’nin boynu vurulmuş mudur?
Koca teres kafayı bir çekince
………………..
İskendere bile dudak bükünce
Hicabından yerler yarılmış mıdır?

Aslında görüldüğü üzere, şiirde Atatürk’e yöneltilmiş bir hakareti bırakın, “Mustafa Kemal” bile denilmemektedir. Tam tersine, şiir Vahdettin ve onun döneminden beri halkın dindirilememiş acıları üstünedir. Ancak söz konusu Sabahattin Ali gibi siyaset arenasında ismini sol görüşüyle duyulmuş ve seveni olduğu kadar da düşman kazanmış biri olunca dava tarafsızlıktan gitgide uzaklaşır. Önceden komünist propaganda gerekçesiyle tutuklanmasından tutun, sol çevresine kadar, tüm davayla alaka taşımayan özellikleri de ısrarla bu iftiraya alet edilince ortaya Türk hukuku adına trajikomik bir sonuç ortaya çıkar. Yoğun ilgi görmesi sebebiyle gizli celsede görülen davanın sonucu ise ne yazık ki şaşırtmaz: Sabahattin Ali 12 ay hapse mahkum edilir. Bu utanç verici sonuç karşısında “…mahkemenizden ne merhameti ne müsamaha istiyorum. İstediğim şey adalet, vermekle mükellef olduğunuz adalettir.” diye ettiği sitem ise cezasını yalnızca 2 ay daha uzatır. İşte, Türk halkının yetiştirdiği en büyük aydınlardan biri, sırf “muallimlere yardım” kılıfı altında zenginleşmek isteyen iki haydudun işlettiği gazeteden, sömürülmemek için ayrıldığından dolayı 14 ay hapis yatıyor ve Gazi’ye hakaret etmiş gibi lanse ediliyor.

Ama zorluklar onu bırakmıyor. Mahkumiyetinin 12.ayında, “Cumhuriyet’in 10.Yılı” sebebiyle genel aftan faydalanıp salınıyor salınmasına, ama bu sefer işsiz ve beş parasız şekilde. Ankara’ya giderek bürodan büroya koşturuyor ve memuriyetinin yarıda bölündüğünü belirterek işe alınmasının zorunlu olduğunu vurguluyor. Herkes ona haklı olduğunu söylese de kimsenin elinden de bir şey gelmiyor, çünkü lazım olan asıl şey Gazi’nin buyruğu. Bu nedenle Sabahattin Ali, 15 Ocak 1934 tarihli Varlık’ta “Benim Aşkım” başlıklı bir övgü şiiri yayınlıyor ve böylece işine kavuşuyor. Bu şiir de günümüzde “samimiyetsiz” olduğu gerekçesiyle eleştirilse de bilinen şudur ki Sabahattin Ali ne olursa olsun Atatürk’e ve hatta İsmet İnönü’ye bile büyük saygı duyan biriydi. İşine geri dönmek için zorla yazdırılan bir şiirin samimiyetsiz görünmesini Atatürk düşmanlığına yorumlamak insafsızlıktan başka bir şey değildir. Yorumlamayı size bırakalım:

“Sensin kalbim değildir, böyle göğsümde vuran, 
Sensin ‘Ülkü’ adıyla beynimde dimdik duran
Sensin çeyrek asırlık günlerimi dolduran
Seni çıkartsam ömrüm başlamadan bitiyor
Hem bunları ne çıkar anlatsam bir düziye
Hisler kambur oluyor dökülüyor yazıya
Kısacası gönlümü verdim Ulu Gazi’ye
Göğsümde şimdi yalnız onun aşkı yatıyor.”

İşine geri dönen Sabahattin Ali, 1935’te Aliye Hanım’la evlenir. Neşriyat dairesine atanmıştır ve ayriyeten de Almanca dersleri vermektedir. Maddi sıkıntılarını atlatmış, her açıdan huzurlu bir döneme girmiştir. Bu dönemde biri 2.Dünya Savaşı için olmak üzere altı yıl arayla iki kere askerlik yapar. İlk askerliğinden sonra Ankara Musiki Muallim Mektebine Türkçe öğretmeni olarak atanır ama aynı sene içerisinde Devlet Konservatuarına geçer ve orada Karl Ebert’in asistanı olur. İlerleyen yıllarda Tercüme Bürosu ve TDK’da da görev yapacaktır.

Bu süre içerisinde ise ısrarla sol görüşünü korumaya devam eder. Ancak bir yandan da, pahalı sigara, içki ve giyim zevkleri dolayısıyla “üstün zevklerin adamı” olarak nitelendirildiğinden de kimi arkadaşları ve sol çevreler tarafından sıklıkla eleştirilir. Ama asıl ağır toplar, tabii ki sağ kesimdedir. Dönemin ırkçı kalemlerinden ve Sabahattin Ali’nin de eski arkadaşı Nihal Atsız, Orhun dergisinde yayınladığı, dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu’na açık mektup yazısında, “ismi oldukça tanınan belli başlı komünistlerin” devlet dairelerine kadar sızdığını söylüyordu. Bu komünistlerden birisi Sabahattin Ali’ydi ve Hasan Âli Yücel tarafından korunuyordu. Sabahattin Ali ırkçıların boy hedefi haline gelmişti. Yani bütün “kişisel zaafları”na rağmen solun sembolü haline gelmişti. Bu da onu çoğu sağcı saldırının baş odağı yerine koyuyordu. Muvaffak Şeref’in oldukça yerinde bir tespitinde de belirttiği gibi “Bir çeşit semboldü, Sabahattin’e vurmak, sola vurmak anlamına geliyordu.” Sabahattin Ali’nin kurucu ortağı olarak ismini geçirdiği “Yeni Dünya” gazetesi ise bundan nasibini alacaktı. Aldı da, gazetenin çıkarıldığı La Turquie Matbaası, gazete 5.sayısını göremeden halk tarafından yıkılacak, bu konuda önceden bilgilendirilen devletin gönderdiği ve “Hiçbir şeye karışmayın.” diye tembihlenmiş bir grup görevli ise tüm olanı izleyecekti. Kağıt bobinlerinin halı gibi sokağa serilip Sirkeci’den denize kadar uzandığı o gün yaşananların sebebi neydi? Dönem, tek partili rejimden iki partiliye geçiş dönemiydi. İlerici hareketin, Serteller’le başını çektiği tek parti rejimine karşı Demokratlarla iş birliğini seçmesi ise komünist harekete legalleşebilme umudu vermişti. Ancak demokratlar da siyaseten güçlenmek için ilerici hareketle iş birliğini benimseyince ipler koptu. Rauf Meto’nun arkadaşına anlattığı bir anısı:

“Arkadaşım Rauf Meto bana ilginç bir anısını anlatmıştı: Cumhurbaşkanı İsmet İnönü bir sabah kendisine bir görev vermiş: ‘Derhal Celal Bayar’a git, kendisini kahvaltıya beklediğimi söyle, arabayla buraya getir.’ Celal Bayar, derhal resmi elbiselerini giymiş, gitmişler, İsmet Paşa kendilerini pijamasıyla karşılamış, gülerek ‘Kahvaltıya bu kıyafetle mi gelinir’ diye takılmış, sofraya oturmuşlar, uzatmalı kahvaltı sırasında İstanbul’dan durmadan telefonlar geliyormuş. Paşa ‘Gençler üniversitede toplanıyor’, ‘yürüyüşe geçtiler’, ‘sizinkilerin gazetesine vardılar’, ‘gazeteyi tahrip ediyorlar’, ‘hâlâ bunlarla beraber misin,’ diye bilgi veriyor ve Celal Bayar’a takılıyormuş.

Kısacası, ülkede sol harekete sıcak bakılmadığını ve kuyusunun kazılmaya çalışıldığını anlamak zor değil. Bu koşullar onu gittikçe politikanın içine girmeye zorlar. Artık karşılarında gerek Kuyucaklı Yusuf romanında kendini belli ettiği “politik yazımı sanatla birleştirme” gayesini çok daha ustalıkla uyguladığı öyküleriyle, gerek de Marko Paşa ve devamı niteliğindeki Merhum Paşa, Malum Paşa ve Ali Baba dergilerindeki yazılarıyla oldukça sert bir Sabahattin Ali vardır ve bu büyük bir kesimin gözünü korkutur ve geçmişte yaptıkları gibi yeniden cezalarla saldırırlar kendisine. Rıfat Ilgaz ve Aziz Nesin’in yazdığı imzasız yazılar yüzünden, kendi yazmadığı halde, derginin sorumlusu olması nedeniyle hakkında hakaret davaları açılır ve ikisinden ceza alır. Üsküdar Paşakapısı Cezaevinden üç ay sonra çıkar ancak bu kez de “Adalet Koridorlarında” adlı yazısı yüzünden Sultanahmet Cezaevine gönderilir. Sabahattin Ali’nin İstanbul’da geçen matbaacılık ve yazarlık devri, dergilerdeki çalışmalar, cezalar, çalkantılar içinde sürer. Parasızlık ve bayilerin dağıtmak istemeyişleri nedeniyle artık dergi çıkaramaz duruma gelirler. Tüm ekmek tekneleri darbe yemiş, gerek hükümet gerek de sağcı kesim tarafından hedef gösterilmiş ve kendisi kadar çevresindekilerin de zarar gördüğünü fark eden Sabahattin Ali, iyi günlerin sona erdiğinin farkındadır. Yurt dışına çıkmasının zamanı gelmiştir.

Ama zorluklar burada da başını bırakmaz Sabahattin Ali’nin. Pasaport verilmediği gibi baskı makinasını satıp borçlarını ödedikten sonra hedeflediği gibi bir kamyon alamaz kendine. Ancak zengin bir kadın olan Melek Hanım çok gecikmeden yetişir yazarın yardımına. Onun ismi altında bir kamyon alınır ve oldukça zarara gireceği nakliye işine başlar. Çoğu kaynak bu işten yararlanarak yurt dışına çıkmayı hedeflediklerini savunur. Kamyonla kendisini yurt dışına çıkaracak Ali Ertekin’i alarak Kırklareli’yle giderlerken sınırı geçecekleri gece Ertekin, Sabahattin Ali’nin başına odunla vurarak onu öldürür. Yazarın cesedi dört ay sonra bir çobanın ihbarıyla bulunur. Bir süre sonra, Bulgaristan’a adam kaçıran bir şebekenin içinde yakalanan Ali Ertekin, 28 Aralık’ta verdiği ifadesinde cinayeti işlediğini itiraf eder. Asıl soru ise bu cinayetin gerçek sorumlusunun kim olduğudur. Bu konuda ise çoğu görüş, ne yazık ki, tek parti iktidarını göstermekte. Reşit M. Ertüzün anlatıyor:

“Gece geç vakit, Cevat Dursunoğlu’nun Tandoğan alanı civarındaki evinden Cemil Sait Barlas’la birlikte çıkmış, soğuk ama pırıl pırıl yıldızlı bir Ankara ayazında yürüyerek Kızılay’a doğru gidiyorduk. Barlas, Sabahattin Ali’nin öldürüldüğü yıllarda bakanlık yapmıştı. Sabahattin Ali, bir yazısında Bakan Barlas’a hakaret ettiği için hapse mahkûm olmuş ve üç ay hapis yatmıştı. Bunları bildiğim için, Cemil Sait Beye sormuştum:

-Bu kaçış ve öldürülüş hikayesine ne diyorsunuz?

 Hiç unutmam, Maltepe’yi geçmiş, tam Bomonti Havagazı fırınlarının önlerine gelmiştik. Barlas birden durdu, kolumu tuttu ve şöyle dedi:

-Hiç sorma bu hikâyeyi… Şöyle ya da böyle bizim hepimizin elinde kanı vardır, bulaşmıştır bu cinayet hikâyesine… Üstüne gitmemiz lazımdı, gidemedik, hata ettik…

Cemil Sait Barlas bunları öylesine söylemişti ki konunu üstüne bir daha dönemedim. Hep kafamı kurcalamıştır. Barlas, 1948-49-50 yıllarında Hasan Saka Hükümeti’nde ticaret ve daha sonraki Şemsettin Günaltay Hükümeti’nde de devlet bakanıydı. Hükümet olarak bir bildikleri mi vardı, yoksa eski Devlet Bakanı Barlas, özel olarak bu konuda bilgi sahibi mi idi? Bunu öğrenemedim. Ama bildiğim, gördüğüm tek şey, bir aydın olarak Barlas’ın Sabahattin Ali’nin ölümünden dolayı büyük bir üzüntü duyduğuydu. Bunu açıkça söylerdi:

 -Türkiye’nin en büyük yazarlarından biriydi, ölümünden biz sorumluyuz.”

Ülkesi için dürüstçe yazdı, yazdıkça hapislerde süründü. Anadolu’ya ve sorunlarına daha önce kimsenin bakmadığı gibi baktı, vatan hainliğiyle suçlandı. Türk sanat dünyasında çığır açtı, vatanından sürülmesi istendi. Son anına kadar halkının gözünü açmaya uğraştı, bu onun hayatına mal oldu. Ama şu an hiçbirimiz onun gazetelerini yakan eylemcileri, onu hapislere tıkan satılmış hakimleri veya onu arkasından bıçaklayan hain devlet adamlarını konuşmuyoruz. Şu anda okuduğunuz, bizzat Sabahattin Ali’nin, Türk edebiyatının, o, yetenekli olduğu kadar korkusuz, dürüst olduğu kadar da sert yazarı. Bugün burada Sabahattin Ali’yi anıyoruz, iyi bir sanatçıdan öte, iyi bir insan olarak. Huzur içinde uyu, büyük usta.