Virginia Woolf üzerine yazacağımı öğrendiğimde ‘bilinen Virginia’ belirdi zihnimde.

Ceplerine taşlar dolduran kadın…

‘Yaşam’ a karşı ‘ölüm’ü, ‘var olmaya’ karşı ‘yok olmayı’ seçen acı çeken bir ruh…

Edebiyat tarihini okurken hayal gücüyle beslenmiş yazıları bir kenara atıp nesnel gerçeklikle ilgilenmeyi tercih ettim hep.

İşin magazin kısmını bırakıp o yazarı intihara götüren gerçek nedeni arama kararı verdim.

Nihayetinde varlığını yoklukla anlamlandırmaya çalışan bir kadın vardı karşımda. Onun ruhunun yaralarını göstermek istedim bu yazımda.

Virginia tıpkı kız kardeşi Vanessa’nın maruz kaldığı gibi iki üvey erkek kardeşinin cinsel istismarına uğrayarak büyümüş yaralı bir ruhtur.

Virginia üzerine yaptığı çalışmalarda Louise deSalvo, Virginia’nın yirmi dört ciltlik günlüğünde anne babasından destek alamayacağını düşündüğü için söyleyemediği günlerin yükünü taşıdığını vurgulamıştır. O korkunç günlere defalarca geri dönmektedir adeta.

Bu günlerden doğan depresif ruh halini yazarak atlatmaya çalışmıştır. Yazma eylemi onun için bir süre sonra terapiye dönmüş, yazdıkları sayesinde çocukluk travmalarından kurtulacağına inanmıştır.

Ancak depresyon onun her bir hücresine işlediği için, Virginia onunla baş edememiş ve 1941’de intiharla aramızdan ayrılmıştır.

Woolf’un depresyon miktarı deSalvo’ya göre Freud’un kuramlarıyla tanışmasıyla artmıştır. Woolf, tuttuğu günlüklere rağmen hatta kız kardeşinin de bu cinsel istismara maruz kaldığını bilmesine rağmen kendinden şüphe duymaya başlamıştır.

Freud’un kuramları doğrultusunda çocukluk günlerini, hayal ürünü ve kendi kuruntuları olarak görmeye başlamıştır. Bu durum onun daha da derin bir çıkmaza girmesine neden olmuştur.

Woolf, bu çıkmazın içinde gerçek ile hayal ürünü olanı birbirine karıştırmış, cinsel istismar mağdurlarında görüldüğü gibi gerçeği bilmesine rağmen inkar yolunu seçmiştir. Bütün bu yanılgıların ışığında da hiçbir zaman yanında olmayan anne ve babasını idealize ederek anlatmaya başlamıştır.

Peki bütün bunlar nasıl sonuçlanmıştır?

Virginia Woolf, kendisinden emin olmayacak hale gelerek kendisini ‘deli’ olduğuna inandırmıştır.

Louise deSalvo, Woolf’un içine düştüğü yanılgıyı ve kafa karışıklığını şöyle özetlemiştir: ‘’Woolf’un düşüncesindeki bu dönüşümün, onun kendini öldürme kararını pekiştirdiğine ve Freud’u kabul edişinin, kurmaya çalıştığı sebep-sonuç ilişkisinin temelini ortadan kaldırdığına, bunun da onu depresyon nöbetlerine ve zihinsel durumu hakkında getirdiği açıklamaları geri çekmeye zorladığına inanıyorum. Daha önce Woolf, depresif durumunu çocukluğundaki o ensest tecrübelerine bağlıyordu. Ancak Freud’un kuramlarına uyacak olursa, o zaman başka açıklamalar olmalıydı: ‘’Belki de kendi anıları asılsız değilse de çarpıtılmıştı; belki de bu anılar gerçek tecrübelerin bir yansıması değil, kendi arzularının bir izdüşümüydü, kısacası belki de bütün olan biten, kendi hayal gücünün bir ürünüydü.’’

Woolf’un en büyük talihsizliği güvenebileceği birinin olmamasıydı. Nitekim bir anlamda ‘yalnız’laşmış ve bununla baş edememiştir.

Freud’u kurtarıcısı olarak gördü ancak onun da anne ve babasından farkı yoktu.

Freud’u adeta ailesi yerine koydu. Güçsüzdü. Yaşadıkları onu güçsüz kılmıştır. Anne ve babasından göremediği destek gibi Freud’un öğretileri de ona destek olamamıştır. Benliğinde yeni çatışmalar doğmuştur. Anne ve babasına karşı duramadığı gibi Freud’a da karşı duramayan Woolf bütün hırsını kendi benliğinden çıkarmıştır.

Bu noktada biyografisine değinmenin daha faydalı olacağını düşünüyorum.

Woolf, 25 Ocak 1882’de Londra’da dünyaya gelmiştir. Tam adı ‘Adelie Virginia Woolf’tür.

Babası Sir Leslie Stephan, annesi Julia Jackson birbirleriyle evlenmeden önce birer evlilik gerçekleştirmiştir.

Babasının önceki evlilikten Laura adında bir kızı, annesinin de yine ilk evliliğinden George ve Gerald adında iki oğlu ve Stella adında bir kızı vardır. Bir anlamda kalabalık bir ailenin içinde hatta kaotik bir durumun içinde dünyaya gelmiştir.

Yaşadığı sıkıntılara II. Dünya Savaşı’nın etkileri de eklenmiştir. Nitekim 25 Kasım 1920’de günlüğüne not ettiği ‘Aşağı bakıyorum, başım dönüyor. Sonuna kadar nasıl yürüyeceğim, bilemiyorum.’ cümleleri onun sıkışmışlığını ortaya koymaktadır.

Aslında ailesi eğitimli, görgülü ve dönemin önde gelen isimlerindendir. Babası önem verilen eleştirmen ve filozoflardandır.

Eğitimli bir ailenin hazin hikayesidir Virginia.

Louise deSalvo’nun Virginia üzerine hazırladığı kaynağa göre Virginia ‘yaklaşık altı yaşındayken’ ilk cinsel istismarına uğramıştır. Virginia 13 yaşındayken annesini kaybetmiş ve annesinin ölümünün acısına yinelenen cinsel istismarın, ensest girişimlerin acısı eklenmiştir.

Bu durumu başlangıçta sadece kız kardeşiyle paylaşmıştır. Belki de aynı kaderi yaşıyor olmalarının etkisiyle kardeşine güvenebilmiş ve bunu anlatabilmiştir. Ancak ruhu bu sırrı kaldıramamış ‘A Sketch of The Past’ ve ’22 Hyde Park Gate’ adlı otobiyografik eserlerinde bu gerçeği adeta haykırmıştır.

Virginia 22 yaşına geldiğinde babasını kaybetmiştir. Bu, hayatın belki de ona tek hediyesidir. Bu durum bir anlamda üvey kardeşlerini hayatından çıkarmak için bir fırsattır.

Babalarının ölmesi Virginia için yeni bir depresyon nedeni doğurmamıştır. Babalarının iki yıl boyunca kanserden acı çektiğine tanık olmaları nedeniyle ölümü bir kurtuluş olarak görmüştür.

Böylece Virginia ve kardeşleri (Vanessa, Adrian ve Tobby) Güney Galler’e gitmiştir. Virginia; Galler’de kayalık ve geniş kırlık alanlarda ve deniz kıyısında yaptığı uzun yürüyüşlerle geçmişin kötü izlerini silmeye çalışmıştır.

Günlüğüne bu yürüyüşler sırasında zihninde oluşturduğu ve yazmak istediği şeyleri not etmiştir.

Güney Galler’den sonra İtalya ve Fransa’yı sıklıkla uğradığı yerler olarak seçse de Almanya, Yunanistan,  Portekiz, İspanya gibi birçok yurt dışı gezisi gerçekleştirmiştir. Hatta Türkiye’ye de iki kez gelmiş ve bu iki kez gelmenin ardından ‘Doğu’ ve ‘Batı’ kavramlarını düşünmeye başlamıştır.

Mrs. Dalloway romanı da bu düşünce üzerine doğmuş, bu eser üzerinden ‘Doğu-Batı’ kavramlarını sorgulamıştır.

Türkiye’ye ikinci kez geliş nedeni maalesef ki zorunluluktan  doğmuştur. Kardeşi Vanessa 1911 yılında tatil için Türkiye’ye gelmiş ancak düşük yapmıştır. Virginia, büyük sırdaşı kardeşini Londra’ya götürebilmek için Türkiye’ye gelmiş; bu ziyaretten ve Doğu Ekspresi ile yolculuğundan oldukça etkilenen Virginia, 1928 yılında ‘Orlando’ romanını kaleme almıştır. Bu eserde Virginia, İstanbul’un yaşadığı dönemden iki yüzyıl önceki halini anlatmıştır. Tabii ki ‘Doğu-Batı’ kavramlarını sorguladığı gerçeğinden yola çıkarak bu eserinde oryantalist etkilerin olduğunu söylemek yanlış olmaz.

Peki Woolf bir yandan iyileşme belirtileri gösterirken bir yandan da intihara adım adım nasıl sürüklenmiştir?

İlk olarak 1904 yılında ağır bir ruhsal travma geçirmiştir. Bu travma sonucunda da bir intihar girişiminde bulunmuştur. Pencerenin zemine yakın olması nedeniyle kurtulmuştur. Bir doktor ve üç hemşirenin gözetiminde olmasına rağmen buna cesaret edebilmiştir. Nitekim bu olaydan 21 yıl sonra yazacağı Mrs. Dalloway romanının karakterlerinden Septimus Warren Smith üzerinden bu intiharı başarılı kılar.

Geçirdiği bu bunalımın ardından akrabalarının yanına bir anlamda tatile gider. Bu ziyaret de eserleri için bir esin kaynağına dönüşmüştür. Kuzenlerini Mrs. Dalloway romanında karakterler olarak karşımıza çıkarmıştır.

Bu tatilin ardından kardeşleriyle beraber birçok sanatçının yaşadığını bildikleri Bloomsbury’ye taşınma kararı almıştır. Burası Virginia ve kardeşlerinin nefes alma yerine dönüşmüştür. Roger Fry, Lytton Strachey, Dora Carrington gibi birçok yazarla bir araya gelerek ‘Bloomssbury Grubu’nu kurmuşlardır.

Virginia yaşadığı hayatıbir şekilde eserlerine yansıtmaktan çekinmemiştir. Nitekim Septimus’un intihar ettiği ve feci şekilde can verdiği sahnede mekan olarak Bloomsbury tasvir edilmiştir.

‘’Bloomsbury’deki büyük ev penceresi, pencereyi açmak, kendini dışarı atmak yorucu, zahmetli ve melodramatik bir hareketti. Bu onların trajedi anlayışıydı, onun ya da Rezia’nın değil (çünkü karısı onun yanındaydı). Holmes ve Bradshaw (doktorlar) bu tür şeylerden hoşlanırdı. (Pencerenin kenarına oturdu.) Ama son ana kadar bekleyecekti. Ölmek istemiyordu. Hayat güzeldi. Güneş ısıtıyordu. Sadece insanlar…ne istiyordu? Karşıdaki merdivenden inen yaşlı bir adam durup ona baktı. Holmes kapıdaydı. ‘İstediğin buydu!’ diye bağırıp kendini Bayan Filmer’in parmaklıklarının üzerine aniden tüm gücüyle fırlattı.’’

Woolf’un yazarlığı henüz altı yaşındayken mektuplar yazarak başlamıştır. Bir hayli mektubu bulunan Virginia, otuz yaşında evlendiği Leonard Woolf eşinin kurduğu Hogart Yayınevinde mektuplarının yanında roman, öykü, makale, günlük ve biyografilerini bastırır.

Eserlerinde teknik olarak ‘bilinç akışı’ dikkat çekmektedir. Üstelik bunu bir hayli de başarıyla uygulamıştır. Ancak bir süre edebi başarısı onu tatmin etmemiştir. Hissettiği zayıflıkların üstüne bir de artık yazamadığına inanması Virginia’nın kendini daha da güçsüz hissetmesine neden olmuştur.

Hemen ardından II. Dünya Savaşı’nın patlak vermesi ve bütün bu vahşete, yıkıma tanıklık etmesi Virginia için bardağı taşıran son damla olmuştur.

‘’Pazartesi günü Londra’daydık. Londra Köprüsü’ne gittim, ırmağa baktım puslar içinde. Belki de yana  evlerden yükselen duman kümelerinden öyleydi. Cumartesi günü bir yangın daha çıktı. Ardından bir köşesi kayalığı andıran bir duvar kalıntısı gördüm delik deşikti. Koskoca alan bütünüyle yerle bir olmuştu; bir banka; abide ayaktaydı; otobüse binmeye çalıştım; ama öyle tıkış tıkıştı ki geri indim…Caddeler havaya uçurulmuş, trafik kilitlenmişti. Bu yüzden metroyla Tapınak’a gittim. Orada eski meydanlarımın ıssız yıkıntıları arasında dolaştım. Yarıklar açılmış, paramparça…gri, pis, kırık camlar. Görmeye gelenler o kusursuzluğun ırzına geçilmiş, yakılıp, yıkılmış.’’

Günlüğüne not ettiği bu cümleler onun derinden hissettiği acıları ortaya koymaktadır. Bütün bu hislerin üzerine bir de deliliğinin sevdiği herkese zarar verdiğini düşünmesi ile durumu gitgide kötüleşmiştir.

Ölüm onun için artık bir kurtuluş yolu olarak görülmüştür… Hem kendisi için hem de sevdiklerinin kendisinden kurtulması için inandığı  en doğru kurtuluş yolu…

28 Mart 1941 yılında ceplerine taş doldurarak Ouse Nehri’nin sularında huzur bulmayı ümit ederek intihar etmiştir. Bedeni ise 18 Nisan’da bulunabilmiştir.

Geride ise tıpkı yazarlığa adım attığı altı yaşında yazmaya başladığı mektuplar gibi bir mektup daha bırakmıştır. Bu mektup bir veda mektubudur.

Sevgilim, yine çıldırmak üzere olduğumu hissediyorum. Bu korkunç dönemleri bir kez daha kaldırabileceğimi sanmıyorum. Ve ben bu kez iyileşemeyeceğim. Sesler duymaya başladım. Odaklanamıyorum. Bu yüzden yapılacak en iyi şey olarak gördüğüm şeyi yapıyorum. Sen bana olabilecek en büyük mutluluğu verdin. Benim için her şey oldun. Bu korkunç hastalık beni bulmadan önce birlikte bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemezdim. Artık savaşacak gücüm kalmadı. Hayatını mahvettiğimin farkındayım ve ben olmazsam, rahatça çalışabileceğini de biliyorum. Bunu sen de göreceksin. Görüyorsun ya, bunu düzgün yazmayı bile beceremiyorum. Okuyamıyorum da. Söylemek istediğim şey şu ki, yaşadığım tüm mutluluğu sana borçluyum. Bana karşı daima sabırlı ve çok iyiydin. Demek istediğim, bunları herkes biliyor. Eğer biri beni kurtarabilseydi, o kişi sen olurdun. Artık benim için her şey bitti. Sadece sana bir iyilik yapabilirim. Hayatını daha fazla mahvedemem. Bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemiyorum.

 

*Kaynakça: 

Alice Miller, Beden Asla Yalan Söylemez

Virginia Woolf, Bir Yazarın Günlüğü

Virginia Woolf, Mrs. Dalloway

Elmas Şahin, Zamana Vuran Dalgalar