Çocuk kitapları yazarı olmak hayata bir başka bakış açısı getiriyor diye başlamıştım ilk cümleme ama daha yazarken öyle olmadığını anladım. Düzeltiyorum. Çocuk kitapları yazarı olmak çocukluğunuzdaki bakışı geri getiriyor hayatınıza. Çocuk ya da çocuk edebiyatı üzerine konuşmalarda, yazılarda en şaşırdığım nokta şu oluyor; çocuktan bir başka varlıkmış gibi, sanki hiç bilinmeyen bir dünyaya ait canlılarmış gibi bahsedilmesi. Çocuk da saygı duyulması gereken bir insan oysa! Bu dille bahsedilen -ötekiler-  kadın, siyahî, engelli,  bir başka din mensubu gibi insanların hayatlarını anlamak nispeten daha zor olsa da -çünkü bir siyahî olarak doğmadıysanız hayatınızın bir noktasında siyahî olamazsınız- herkes hayatında çocuk oldu. Çocukluğu herkes biliyor… Olmalı!

Peki, o zaman ne oldu? Unutuldu mu? Üstü mü örtüldü? Olmamış gibi mi kodlandı beyinler? Kötü bir çocukluk geçirilmiş olsa da iyi bir çocukluk geçirilmiş olsa da hiç iz bırakmadı mı? Bu konularda kafamın ziyadesiyle karışık olduğunu anlamışsınızdır. Bunun üzerine okumaya ve anlamaya çalışıyorum. Ama asıl yazmak istediğim bu değildi. Bu beynimdeki kaos bitince yazmak istediğim bir konu. Belki ileride…

Evet, baştaki cümleye döneyim, onu biraz daha değiştireyim. Çocuk kitapları yazarı olmak yetişkinlerin dünyasına daha farklı bakmanızı sağlıyor. Bu doğru ama demek istediğim tam bu da değil. Bir deneme daha… Çocuk kitapları yazmak yetişkinlerin[*], çocukların dünyasını nasıl tasarladığı ve düzenlediğini daha iyi görmenizi sağlıyor. Tamam, şimdi demek istediğime daha yakın bir cümle kurdum.

O zaman buradan devam ediyorum. Son bir senedir masallar üzerine iki kitap hazırladım. 2019’da raflarda olacak umudundayım. Bir konu üzerine düşünmenizi derinleştirecek ve dizgisel hale getirecek en etkili eylemin yazmak olduğunu da bu aralıkta belirtip geçeyim. İşte bu üzerinde düşünme hali beni masallarla ilgili bir gerçeklik boyutuna götürdü. Bu masallar ne kadar da çok biliyorlardı nasıl bir insan olman gerektiğini -özellikle kız çocuklarının, kadınların nasıl olmaları gerektiğini- usul usul, alttan alttan çocuk beynine yerleştiriyorlardı. Sevmedim bu yönlerini… Cici hikâyeler güzel şekerler gibidir, albenisine kapılır yersin gece karnın ağrır.

Bahsettiğim masallar üzerine iki kitabın da projesindeki ana fikir şuydu. Bu masallar başka nasıl olabilirdi, nasıl gelişebilirdi? Kahramanları yazarlarına kızgın olabilirler miydi? Baktığınızda yıkılmış birçok hayat var çünkü masallarda.  Yan karakterler kendilerine yüklenen rolleri gönül rahatlığıyla oynamışlar mıydı? Bir hakları olsa başka türlü davranmak isterler miydi? Zira masallarda maşallah kimse kimseye karşılıksız bir şey yapmıyordu.  Kula kulluk etmek de masal kahramanı olmanın şiarındandı. Bakınız Pamuk Prenses’i öldürmesi için görevlendirilen avcı. Olaylarda minik bir değişiklik olsa olayların seyri ne olurdu? Mesela Külkedisi, “Gece yarısı evdeyim, mis gibi kimse de yok, açıp kitabımı okurum. Şimdi kim o daracık elbiseleri, saçma sapan cam ayakkabıları giyip deli midir divane midir, ser midir serseri midir bilinmez prensi görmeye gidecek,” dese. Ve de periye “Teyzecim, bu yaşta kadın bunlarla uğraşacağına bir hayır kurumunda gönüllü ol, elin bir iş tutsun,” diye yol verse ne olurdu? Yazdım bunları kitaplarda… Sizler okuyunca üzerine bir daha düşünürüz.

İşte tüm bu sorularla tekrar tekrar okuduğum masallar ve dahi orjinalleri[†] bana bazı başlıklar verdi. İşte dedim, çocukların böyle olmasını istediler ve galiba –değildir umarım- hala istiyorlar. Kendimce belirlediğim başlıkları sizlerle paylaşmak istiyorum. Elbette istiyorum yoksa bu yazıyı niye yazıyorum?

Öncelikle biraz saf ve dünyadan habersiz bir genç kız olması gerekiyor. İlk gençlik çağı da olur.  Daha küçükse bir prensle evlenme olasılığı zorlaşır. İmkânsız değil ama zor. Daha büyük olursa da yaşlı cadı, kötü kalpli üvey anne, kurda yem olacak büyükanne rollerinden başka bir yer bulamaz kendine. Netleştirelim; kızımız iyi bir aileden gelecek. Ya bir kralın kızı olacak ya da fakir ama onurlu bir aileye sahip olacak. Orta sınıftan masal çıkmaz. Çok saf olacak, aptal demedim dikkat ederseniz. Dünyadan bir haber olacak, yani mümkünse odasından çıkmamış, bir kelam okumamış, adını yazamayacak kadar bilgisiz. Eline elma alan, cam ayakkabı alan, marulu alan gelecek, bu da ay ne tatlı diye ne isterse yapacak kadar sosyal ilişki yoksunu olacak. Marul, elma anlamasa da yedi kat yatağın altından bezelyeyi hissetmeyenle işimiz olmaz. Bütün bunlarla birlikte, düşünme yetisini kiraya vermiş olması, analitik zekâya ihtiyaç duymaması, sebep sonuç ilişkilerini sebep ile sepet aynı mı diyecek düzeyde irdelemesi de tercih sebepleri arasında.  Bu özelliklere sahip kızımız dünya üzerindeki bütün kötülükleri üzerine çektikten sonra bir prens tarafından kurtarılmaya hazırdır.[‡]

Prensler ve şehzadeler silik karakterlerdir. İşleri güçleri savaşmaktır. Bunu da meydanda kahramanlık taslayarak yaptıklarını sanmayın, en fazla bir ejderha öldürmek,  şöyle meydanda sağa sola bir kılıç sallamaktan ibarettir. Hiçbirinin karakterini anlamazsınız. Sinirli midir, uzlaşmacı mıdır,  utangaç mıdır yoksa girişken midir? Bildiğimiz en önemli şey; bir köşeye sinip bir prensesi ya da işte ne kötüsü fakir ama güzelce bir kızı kurtarıp ya da ayağına getirip evlenmektir. Bildiğiniz üzere saraylarda sık sık prensin eş seçmesi için balo düzenlenir.  Kız zor durumdaysa kurtarmak için fazlaca bir enerjiye de ihtiyaç yoktur. Bir yerden bir yere giderken, bir komşu ülke ziyaretinde ya da bir avda karşısına çıkıverir kız. Bir buse kondurmak kurtarma işlemi için genelde yeterlidir.[§]

Kimse çalışmaz. Prenslik, prenseslik, şehzadelik bir meslekten sayılır mı bilemedim. Varsayalım öyle. Onun dışında hiçbir masal kahramanı çalışmaz. Anaları babaları krallık ve kraliçelikle iştigal ederler, kimisininki de değirmenci ya da çiftçidir.  En ağır işçiler olarak Yedi Cüceler’i biliyorum. Madende çalışmak epeyi zor olmalı. Yeri gelmişken nerede okuduğumu hatırlayamadığım bir yorumu da eklemek istiyorum. Pamuk Prenses’i evlerine kabul eden Cüceler ondan ev işlerine yardım etmesini isterler, bilirsiniz. Yorumda üç aşağı beş yukarı şöyle diyordu; erkek dünyasının kadına biçtiği rol işte budur. Affedersiniz de hanımefendi prensesimiz madende çalışmayı arzu etseler Cüceler hayır demezlerdi herhalde. Bu durumda, bir zahmet ev arkadaşlarına yardımcı olacak bir yol bulsun kendine. Sanmayın ki prensler, prensesler böyle. Bunların fakirleri de çalışmaz boş boş dolanır, bakınız Keloğlan, bakınız Çizmeli Kedi’deki değirmencinin küçük oğlan.

Güzellik çok önemli bir meseledir. Şu zavallı kızcağızların iyi kötü başına ne gelirse güzellikten gelir. Güzel diye saraydan kovulur, güzel diye öpülürler. Kadınlar arasındaki tüm husumette bu meseleden hasıl olur. Ana kızına, kardeş kardeşe, komşu komşuya düşer kim güzel diye. Tüm kötü karakterler ise çirkindir. Hop diye güzellikle iyilik, çirkinlikle kötülük kol kola giriverir. Böylece tüm dünya insanlarını ikiye bölecek harika bir çizgi çekilmiş olur. Güzellik tüm erdemlere sahip olmayı getirir çünkü. Getirmez mi? Cevabınız hayır ise kötü ve çirkinsiniz demek ki!

Kadınlar konusuna doğru bir manevra yapacağım tekrar. Tüm akıllı, becerikli, güçlü kudretli kadınların kötü kalpli olması da boşuna değildir herhalde. Bu kadınlarla hasbelkader evlenenler de içi temiz ama hain kadınların ellerinde oyuncak olmuş erkeklerdir.  Gönülleri kan ağlaya ağlaya biri evladını saraydan ölüme yollar, diğeri iki küçük çocuğu ormanda bırakır.  Sayın yazarlar ya da hikâye anlatıcılarının hepsinin erkek olduğunu varsayıyoruz. Buradan çıkacak sonuç,  güzel olabilirsin, kraliçe olabilirsin, zehir gibi zekân olabilir, yedi düveli yönetebilirsin ama iyi bir kadın olamazsın. Burada denklemi bozan zehir gibi zekâ kısmıdır, diğer özellikle bir şekilde yenilir yutulur. Zeka varsa; sonun hep ateş! Masallarda zekâyı kullanmama konusundaki ısrar da iyilikle özdeşleştirilir.  Birkaç paragraf üstte yazdım, dikkat ediniz!

Elbette masallardan çıkan notlar bu kadar değil, ama bu sayfada daha fazla yer kaplayacak değilim. O nedenle şimdilik ara veriyorum. Bu yazı niyetimi bir aşikâr etsin, bir neler diyeceksiniz görelim bu konuya devam etmek istiyorum. Merak etmeyin masalları sadece kadınlar üzerinden değerlendiren yazılar olmayacak. Tamam itiraf ediyorum çoğunlukla öyle olacak. Ama hayvanlardan, nasıl yansıtıldıklarından da bahsetmek istiyorum ya da kolay kazanma, kolay elde etme, her şeyin gökten üç elma düşmesi rahatlığında ve rastgeleliğinde gelişmesinden de bahsedelim istiyorum.  Bu hamur daha çok su kaldırır. Bir sonraki yazıda buluşmak üzere. Yazının sonunda gökten elma düşmüyor, kimse muradına ermiyor. [**]

[*][*] Burada yetişkin erkeklerin demek isterdim aslında ama bu yazı bir feminist manifestoya dönmüş demesin bazıları diye demedim. Evet, şimdi demiş oldum ama dipnotları kim okur ki?

[†] Kendi yazdığımın metnin arasında onu bunu sıkıştırmaktan hoşlanmıyorum ama bunları da yazmasam olmayacak. Hem Batı hem de Doğu masallarının orijinalleri korkunç. Yani bunları okuyup da sağ kalabilmiş ve ruhen kendini ayakta tutabilmiş her bir bireye sevgilerimi ve hayranlığımı sunuyorum. Korkunçtan kasıt sadece korkutucu olmaları değil cinsiyetçi, vahşi, edepsiz, hadsiz, şiddet yanlısı, provokatör olmalarından da bahsediyorum. Şimdi yazıya geri dönün lütfen, rica ederim.

[‡] Bu kadınların en akıllısı padişah efendiye bin bir gece masal anlatıp kurtarabiliyor kendini düşünün! Yukarı şimdi, hadi.

[§] Bunların da en bahtsızı Ferhat’tır. Herkes yolda bulsun kızı, sen evlenmek için dağ del. Allah akıl fikir versin! Diyeceğim budur, devam edebilirsiniz.

[**] Yok, söyleyeceklerim bitti. Hoşça kalın demek için yazdım.