Anadolu insanını anlattığı öykü kitaplarının yazarı, dünyanın birçok festivalinde ödüller alan filmlerin senaristi ve oyuncusu, mevcut sağlık sistemini eleştiren gerçek manasıyla bir hekim… Yaşadığımız ülkenin gerçek bir aydını… Yoğun çalışma temposundan zaman ayırıp sorularımıza vermiş olduğu derin ve içten cevapları için tekrar teşekkür ederiz.

Bu röportajda ülkemizin kültürel sorunlarından Metin Erksan’a, Tarkovski sinemasından sağlık sistemimize kadar çok geniş alanda konular okuyacaksınız..

Kerem Bozkurt: Bir Trakya kasabasındayım, sadece gidenlerin uğradığı ve her coğrafya dersinde adı geçen bir sınır kasabası… Eskiden kasabanın gençleri birbirlerini görmek için çarşıda dolaşıp yörenin tabiriyle ‘piyasa’ yaparlarmış, şimdi ise kafede oturup birbirlerine bakıyorlar. Ben de kafede onların birbirlerini izlemesini izlerken limonlu çayımdan bir yudum alıp sigaramı içiyorum. İnsanları güneşten korumak için bir perde çekilmiş üst tarafa sonra kafenin sahibine “Usta şu perdeye film yansıtsak ne güzel olur, eskiden burada açık hava sineması varmış, keşke yine yapsak, Amerikan müziklerinden ağrıyan kulaklarımızı tedavi etmek için Metin Erksan filmleri göstersek olmaz mı” diyorum. Kafenin sahibi anlamsızca bana bakıyor “Metin Erksan kim, dizi oyuncusu mu?” diyor. “Sevmek zamanlarından kalmış eskimeyen bir yönetmen.” diyorum ve en iyi bildiğim şeyi yapıp susuyorum. Ben de size sormak istiyorum Ercan Bey, Metin Erksan kimdir?

Ercan Kesal: Benzer bir hikayeyi bizzat Metin Erksan’ın da olduğu bir ortamda yaşamıştım. Metin ağabeyin hastalığı ile ilgili rutin kontrollerini yaptığımız bir gündü. İşimiz bitmiş, benim hastanedeki odamda çay içip sohbet ediyorduk. Bir ara odama hastanede çalışan doktorlardan biri girdi ve bir şeyler sordu. Bu sırada Metin ağabeye de selam verdi. Gayriihtiyari takdim etmek durumunda kaldım. “Metin ağabey, Metin Erksan da burada, tetkikleri vardı,” falan dedim. Bizim doktor, gayet rahat, “Memnun oldum efendim, geçmiş olsun!” dedi. Arkasından da, Erksan ismi belli ki bir yerlerden kulağına aşina gelmiş olacak ki:

‘’Pardon beyfendi!’’ dedi, ‘’Ne iş yapıyorsunuz?’’

Ben hicaptan ne yapacağımı bilemeyip bakınırken, Metin ağabey,

“İşsizim efendim, evde oturuyorum!” dedi. Adam çıktı gitti sonra.

Metin Erksan, benzersiz ve çok özel bir insandı. Müthiş bir entelektüeldi. Çok okurdu. Şaşırtıcı bir hafızası vardı. Analiz ve sentez yeteneği, sezileri, hayal gücü, dünyayı anlama ve yorumlama kapasitesi çok yüksekti. Kendi dönemiyle değerlendirildiğinde sineması o yılların çıtasının epey üzerindeydi. Lütfi Akad’ın tespitiyle bir Batı ülkesinde yaşasaydı, dünyanın en büyük yönetmenlerinden biri olarak anılacak bir sinemacıydı.

Kerem Bozkurt: “Hayatlarımız hep yanlış. Bir bireyin topluma ihtiyacı yoktur, bireye ihtiyacı olan toplumdur. Toplum bir savunma mekanizması, bir çeşit oto korunmadır. Birey, sürüde yaşayan hayvan gibi değil; kendi yalnızlığında, doğaya, hayvanlara ve bitkilere yakın, onlarla ilişki halinde yaşamalı.” Andrei Tarkovski birey-toplum ilişkisini böyle yorumluyor. Siz de bir Tarkovskisever olarak onun filmleri ekseninde bireye bakışını nasıl yorumluyorsunuz?

Ercan Kesal: Tarkovski’nin filmlerindeki insan meselelerinin, bizatihi kendisinin dünyayla ve hayatla olan meselesi olduğu aşikar. Bu yüzden her filminde kendi içsel yolculuğunun izlerini de görebiliriz. Filmlerindeki bireyler ve tabii ki tüm insanlar ona göre, Tanrı’ya benzer yaratılmışlardır. Tarkovski’nin ideal bireyi, “Manevi yüceliğe’” heves duyan ve kendini feda etmeye her an hazır yaşayan, inançlı bir insandır. (Onu Bergman’dan ayıran temel farklılık da bence bu). Çünkü Tarkovski’ye göre inanç, insanı kurtarabilecek tek şey! İnsan, sahip olduğu yeteneği, özelliği vs. her neyse onu kendi malı gibi görmemeli. Onu heba etmeye hakkı yoktur ve dünyaya hizmet etmekle yükümlüdür.

Kerem Bozkurt: AVM’lerin içine sinema salonları yapıp koridorlarına resimler asınca, belediyelerin düzenlediği “kültür” festivallerine pop şarkıcılarını çağırınca kültüre katkı yaptığını düşünen bir devlet anlayışı mevcut.  Sizce devletin gerçek tanımıyla kültüre katkısı nasıl olmalıdır?

Ercan Kesal: Bu konuda Strauss’tan ilham alarak konuşacağım. Kültür, insanların dünyayla kurduğu ilişkilerin toplamından oluşur. Toplumsa bu insanların birbiriyle kurduğu ilişkilerden müteşekkil bir organizmadır. Kültür bir düzenlilik yaratır, bir hafıza oluşturur ve birikim sağlar. Bunu dünyayla kurduğumuz ilişkiler sonunda elde ederiz ve geliştiririz. Toplumlar ise entropi üretir. (Entropi, bir sistemdeki rastgelelik ve düzensizlik olarak tanımlanıyor.) İktidar mücadelesi, ideolojiler, savaşlar, antlaşmalar ve güç gösterileri; hepsi entropiyle tanımlanabilir. Belediyelerin yaptığı kültür değil entropidir. Kültürle bir ilişkileri vardır elbet; onu ancak tüketirler, o kadar!

Kerem Bozkurt: “Bir Zamanlar Anadolu”da filminin dünyada pozitif anlamda eleştiriler almasının nedenini ‘insanlığın varoluşsal anlamda yolculuğuna iz sürücülük yapması’ olarak görebilir miyiz?

Ercan Kesal: “Bir Zamanlar Anadolu” filminin başarısı; öznel bir mevzudan yola çıkılarak oluşturulmuş yerel bir hikayeyi, otantizm tuzağına düşmeden, tam bir evrensel perspektifte anlatmayı becermiş olmasındadır. İnsanın varoluşsal sorunu, yeterince evrensel bir sorundur zaten. Film, kendi yerel izsürücülüğünü o kadar samimi bir dille yapmıştır ki nihayetinde ulaştığı nokta güçlü bir evrensellektir.

Kerem Bozkurt: Heiddeger’e göre  “İnsan dilin içine doğar. Varlık evi olarak dil, kültür ve tarihten bağımsız değildir.” Bir dil aracı olarak sinemanın ve öykülerin bireysel ve toplumsal varoluş sürecine katkısını değerlendirir misiniz?

Ercan Kesal: İnsanın dilini derdi belirler. Sinema, edebiyat ya da diğer tüm yaratıcı sanat dalları bu derdi anlatmanın peşine düşer. Öykünün malzemesi kelimeler, sinemanınki de görüntülerdir. Edebiyat başka bir dünyanın (Bu dünya gerçekten daha gerçek ve fantastik bir dünyadır) mümkün olabileceğini gösterir. Bu yüzden bir başkaldırıdır, bir isyandır. Başka bir gerçekliği icat eder ve okuyucu ya da seyircisini buna inandırır.

‘‘ Tüm yaratıcı sanat dalları duygularımızı harekete geçirerek dünyaya sahip çıkma cesareti kazandırırlar. Dünyayı öyküler okuyan, filmler seyreden ve böylelikle dönüşen insanlar değiştirir. ’’

Kerem Bozkurt: Tüm sektörlerde otomasyonun etkisini arttırdığı günümüz dünyasında tecrübelerinizden hareketle, sağlığın insansızlaştırıldığını söyleyebilir misiniz?

Ercan Kesal: ‘‘Sağlık insansızlaştırıldı’’ diyebilir miyiz, bilmiyorum ama ‘‘müşterileştirildi’’ diyebiliriz. Günümüzde ‘‘hastane’’ yerine, ‘‘sağlık işletmesi’’ kelimesi kullanılıyor. Sağlık sistemi artık bir ‘‘pazar’’ ve sağlıklı yaşam hakkı insanlar için bir hak değil; fiyatı olan, alınır satılır bir ‘’hizmet’’. Paran kadar alabileceğin bir hizmet! Bu yüzden sağlık sektörü(!) bir pazar; ilaçlar ise sürekli satılmak ve pazarlanmak zorunda olunan ürünlerdir. Gelinen süreçte ne yazık ki hekimlere biçilen rol ‘pazarın tezgahtarı olmak’ olmuştur.

Kerem Bozkurt: Modern tıbbın piyasalaştığını; hastayı, hastalığı ve neredeyse tüm insani zaafları bir meta gibi görüp bu zaaflara ilişkin semptom giderici tedaviler üreten ve hastaya “bunları tüketirsen iyi olursun” diyerek mutluluk vadeden, elindeki erk ile insanı disipline eden bir kurum olduğunu söyler Foucault. Bu açıdan baktığınızda bir hekim olarak ne yapmalı ki; insana değer vererek ve hizmet ederek tekrar sanatsal kimliğine erişebilen bir tıp, bırakabilelim bizden sonrakilere?

Ercan Kesal: Bilgiye değil bilgeliğe iman edilmeli. Hekimler kendilerinin de potansiyel hastalar olduklarını bilmeliler. Hekim; hasta, hasta yakını ve hekim üçlüsü olan bir sacayağın sadece bir parçası olduğunu unutmamalı. Bilginin iktidarından vazgeçmeli. Hastanın vücuduna izinsizce ve pervasızca girme serbestiyetini sorgulamalı. Brecht’in şiirindeki işçinin hekime sorduğu soruyu kendine sorulmuş farz etmeli: ‘‘Ciğerimdeki lekeyi soruyorsun, lakin evimin duvarındaki lekeyi hiç sormuyorsun!’’ Hastanın ciğerindeki lekenin asıl sebebinin evinin duvarındaki leke olduğunu bilerek ve duvardaki leke kurumadıkça hastalığın bitmeyeceğini anlayarak yapmalıyız işimizi!

Kerem Bozkurt: Haneke’nin ‘Yedinci Kıta’ filminde adım adım intihara sürüklenen bir ailenin küçük kızlarını öldürmesi, mobilyalarını kırması ve tüm paralarını tuvalete atmaları gibi sahneler vardır. Haneke, kitabında şöyle yazıyor; “İnsanlar en çok paranın tuvalete atıldığı sahnede tepki verdiler”. Modern, narsist ve yalnızca tüketen insanlara dönüştüğümüz fikrine katılırsanız; sizce bu hale nasıl geldik?

Ercan Kesal: Yukarıda sözünü ettiğin gibi ‘‘adım adım!’’ Şimdi de koşarak, hızlıca. Geri dönemeyecek kadar hızlı ve gözü kararmış bir halde yok oluşa gidiyoruz. Kapitalizmin varlık nedeni de budur ve ruhunda zaten bu vardır. Toprağın, havanın ve suyun giderek kullanılamaz hale geldiği, üretimin tüketimi, onun da daha fazla üretimi tetiklediği, en sonunda insanın varoluşunun bozulduğu habis bir süreç bu. Bu yüzden geldiğimiz nokta, çok da şaşırtıcı gelmiyor bana.

Kerem Bozkurt: Antropoloji eğitimi almayı size ne motive etti? Binlerce yıllık varoluş tarihini göz önünde bulundurduğunuzda insanı hep aynı kılan temel ögeler var mıdır ve bu ögeler arasında kötülüğün oranı nedir?

Ercan Kesal: Antropoloji o zamana kadar belki bir parça dağınık gibi duran tüm öğrendiklerimi bir araya getirdi, toparladı. Böylece dünyaya farklı bir açıdan bakma ve değerlendirme şansı verdi. Tıp bilimini psikolojiye, psikolojiyi antropolojiye bağlayarak, onları birlikte okumaya, anlamaya ve sonuç çıkartmaya başladım. Dünyanın hafızasında saklı duran binlerce yıllık hikayeler bugün bile çok tanıdık. Bazen insanın varoluşundan bu yana aslında hiç değişmediğini bile düşündürten hikayeler bunlar. Biri öbürüne galebe çalmıyor bence. İnsan yeterince iyi ve yeterince kötü. Ama ne olursa olsun, asıl kıymetli olan, tüm iyilik ve kötülükleriyle insan denen canlının yeryüzünü sahiplenme ihtiyacı ve bu uğurdaki çabası.

Kerem Bozkurt: İbn-i Arabi insan için “vaktin oğludur” der. Başka bir ifadeyle zamanın bilincinde olup kendini geçmiş, şimdi ve yarının bütünlüğü içinde kavrayarak içinde bulunduğu anı farkındalıklı bir şekilde yaşayan kişi. Zamanın bilincine varmasını ve farkındalığını arttırması bakımından sinemanın insana katkısı nedir sizce?

Ercan Kesal: Zaman aslında bir ‘gösterge’. Geçmiş, ‘bugün’ dediğimiz şeyin içinde birikmiş, saklı duran bir anılar yumağı. Aynı zamanda gelecekten de kehanetler içeren bir yumak bu. Şimdiki zamanı değerli kılan da galiba, onun birazdan ‘anı’ olacak olması.

Zaman geri getirilemez ama arkasından hiçbir iz bırakmadan da kaybolmaz, içimizde durur. Biz onu bilincin yardımıyla geri döndürürüz. Ahlaksal olarak neden ve sonuç sorularını sorarak, onlarla sürekli yer değiştirerek bir bağ kurarız.

Sinema, zamanın gerçekliğini bir film şeridi üzerinde dondurmuştur. “Sinemanın gücünün kaynağı, onun zamanı, bizi her gün hatta her saat saran gerçekliğin maddesine çözülmez ve hakiki bağlarla bağlamasıdır,’’ diyor Tarkovski. İnsanın vicdanı da zamana bağlıdır ve yalnız onunla var olur. Sinema unutmayı bozan bir sanattır, bu yüzden etkili ve önemlidir.

Kerem Bozkurt: Bazı kitaplar/senaryolar, üzerine çok sayıda kitap/senaryo yazılsa bile yazarın zihninde ve notlarında yıllarca mayalanarak bekler. Sizin de böyle kenarda yazılmayı bekleyen, hala yazıp bitiremediğiniz bir kitabınız veya senaryonuz var mı?

Ercan Kesal: Çok uzun yıllara dayanmasa da, üzerinde çalıştığım birkaç iş var. Yurt dışında yaşayan bir yönetmen için bitirmek üzere olduğum bir senaryo. Yapım aşamasında olan ve çekmeyi düşündüğüm yine kendi yazdığım bir senaryo. Bir roman başlangıcı belki… Yazmaya okumaya devam, en önemlisi bu!

*Ercan Kesal’a teşekkür ederiz. Sevgilerimizle…