Sanat, anlamlı biçimlerin bağımsız bir şekilde yaratılmasıyla ortaya çıkmaktadır. Temelde var olan bir gerçeğin ya da gerçekliğin, kişisel veya toplumsal olarak belirli teknik doğrultusunda veya disiplinli bir biçimde dışa vurularak ifade edildiği bir olgudur. Bu gerçek, sanatı süresiz ve süreklilik içinde insan doğasının vazgeçilmez bir gerçeği haline getirmektedir. Sanat, felsefi tarihsel süreç içerisinde değişik filozoflar tarafından farklı şekillerde değerlendirilmiştir.

İlk çağ Antik Yunan düşünürleri Platon ve Aristoteles, farklı sanat fikirleri ortaya atmışlardır. Platon güzelliği bir idea olarak görür ve ona göre sanat, güzel ideasını taklit etme olduğundan, yapılan eser ne kadar ideaya yaklaşırsa o oranda güzel olur. Aristoteles güzelliği bir ahenk olarak görür ve ona göre bu bir düzendir ve sınırlıdır. İnsanın algı sınırlarını ve kavrayış gücünü aşan çok büyük bir şey, güzel olamaz. Bu yüzden Aristoteles’e göre sanat, insan beyninin algıladığı kadardır.

Immanuel Kant, “Sanatın kendi dışında hiçbir amacı yoktur. Onun tek amacı kendisidir. Güzel sanatı ancak deha yaratabilir. Kendisine doğanın taklidinden başka amaç bulmalıdır.” der. Lev Tolstoy, “İnsanın bir zamanlar yaşamış olduğu duyguyu, kendinde canlandırdıktan sonra, aynı duyguyu başkalarının da hissedebilmesi için hareket, ses, çizgi, renk veya kelimelerle belirlenen biçimlerle ifade etme ihtiyacından sanat ortaya çıkmıştır.” demektedir. Albert Camus sanat için, “Dünya aydınlık olsaydı sanat olmazdı.” der. Karl Marx, “Yaratıcı eylem, insanın ve doğanın karşılıklı etkileşiminin bir aşamasıdır.” diye belirtirken Mustafa Kemal Atatürk de “Bir millet sanattan ve sanatkârdan mahrumsa tam bir hayata malik olamaz. Böyle bir millet bir ayağı topal, bir kolu çolak, sakat ve alil bir kimse gibidir. Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.” diyerek sanata verdikleri önemi dile getirmektedir.

Sanat, dünyanın temsili, onun algılanması ve duyulması yolunda devamlı yeni biçimler önerir. Duyu organlarımızı, hislerimizi ve düşüncemizi eğiterek geliştirir. Doğal dünyayı algılayışımız sanattan gelir. Bu bağlamda doğaya bir anlam vererek algılamayı da sanat öğretir diyebiliriz.

Yaşamı insancıl kılan, insanlar arasında iletişim sağlayan bir olgudur sanat. İnsana insan olduğunu hatırlatma aracıdır. Ona aşina olma, beraberinde insanlığın bütün biçimlerine duyarlılığı getirir. İnsanı zamanın tutsaklığından ve hayatın dar kalıplarından kurtararak enteresan bir yolculuğa çıkartır.

Sanat, fedakârlığın ve gerçek dünya tarihinin bir parçasıdır. Zamanın süzgecinden geçerek insanın kullanabileceği özgür ortamlar yaratır. Toplum ahlakını, kaygı edinmeyerek tam tersine ahlakın reddettiği ve toplumun bastırdığı duyguları ve düşleri saygın şekilde sunar.

Yaratıcılık ve düş gücüyle birlikte farklı algılanabilme özelliğidir sanat. Değişik yorumlara açık olabilmektir. Sezginin ve anlatımın birlikteliğinin yanında; bazı düşünce, amaç ya da olayları, beceri ve düş gücünü kullanarak ifade eder. İnsanlara özgü yaratıcı bir süreçtir. İnsan özgürlüğünün hakkını arar; bazı kalıpları sürekli olarak zorlayıp aşar ve zamana yenik düşmez.

 

Sanat, kanat çırpışından serçenin yüreğini hissetmektir. Daha önce kimsenin söylemediğini söylemek; herkesin söylediğini daha önce hiç söylenmemiş bir şekilde sunabilmektir. İnsanı kültürel yönden zenginleştirmekle beraber, olasılıkların çokluk ve çeşitliliği, yaşamın anlam kazanmasında insanın kendisini ve içinde bulunduğu evreni tanımaya çalışmasında yol gösterir. Sanat ve yaşam iç içe olduğundan dolayı birbirinden ayrılmazlar. Bazı durumlarda insanlar sanatı anlamakta zorluk çekseler de sanat her zaman insanları anlar ve onlara kendilerini anlatarak varlıklarını hatırlatır.

Sanatın diğer bir yönü de var olana karşı tepkisini, tutarlı bir bütünlük içerisinde somutlaştırıp insanın iç ve dış dünyası arasında bir denge kurulmasını sağlayarak insanların karşı karşıya kaldığı psiko-sosyal sorunların aşılmasına katkı sağlamaktır. Bu katkı sanatın var olmuş olan, var olan ve var olacakla arasındaki etkileşimden kaynaklıdır. Bu şekilde ortaya çıkan tepki, sanatı doğurabileceği gibi doğmuş olan sanatı da tüketebilir. Sanatı üretmeden sadece onu tüketen toplumlar bir süre sonra kendi varlıklarını da tüketmeye başlarlar.

Bütünsel olarak sanat, sorgulayıcı olup yapıcı eleştiriyi sağlar. Bu da aydınlığa giden yolda duymayan insanların kulağı, görmeyen insanların gözü olur.

Ancak toplumda egemen olan anlayış sanatı geri plana atmaya başlayıp düşünme eylemini ve insanın yaratıcı doğasını engellerse, bu durum kültürel yozlaşmayı ve insanın kendi doğasına yabancılaşması gibi çöküşleri meydana getirir. Var olma nedenleri elinden alınan insanlar zaman içinde düşünmeyen ve sorgulamayan bir toplum haline gelerek belli diktalar altında yönetmesi kolay varlıklara dönüşürler.

Geri bırakılan toplumlarda sanat, kitleler tarafından hor görülmektedir. Bu geri bırakılmışlık en çok heykelde ve resimde görülmektedir. Bu gerici görüşün uzantısı olarak parklardan heykeller kaldırılmakta, resimler müstehcenlik suçlamasıyla kapatılmaktadır. Ayrıca bale ve tiyatro gibi sanatlar da bu dar görüşlü anlayıştan nasibini almaktadırlar.

Seçkin bir sanat eseri ortaya çıkarabilmek yüksek yetenek ve özgürlük gerektirir. Gerçekten de Beethoven’ın “Ay Işığı” sonatında olduğu gibi kör bir kız çocuğuna müzikle ay ışığını anlatabilmek ayrı bir yaratıcı güç ve onun tutsaklığını anlayabilmek ise büyük bir ruhsal ve bedensel özgürlük ister. Pablo Picasso da “Guernica” ile savaş acısını ölümsüzleştirmiştir. Nazım Hikmet “Kız Çocuğu” şiiriyle Hiroşima’ya atılan bombanın dehşetini insan kalbinin derinliklerine işlemiştir. Ünlü şairimiz zekâsı ve sezgileriyle çağının önünde gitmiştir. Toplumun acılarını ve sevinçlerini en önce sanatçı yaşar.

Eserleriyle toplumsal sorun ve çıkmazları ortaya koyarak insanlarla paylaşan sanatçılar, toplumun düşünmesine ve olayları sorgulamasına yardımcı olurken onların daha iyiye ve güzele ulaşabilmesi için de çareler bulurlar.