Kadın ve erkek kavramsallığını yeniden üretmeyi reddeden bir film Girl. Belçikalı yönetmen Lukas Dhont’un ilk uzun metrajlı filmi. Film, Cannes Film Festivali’nde “En İyi İlk Film Ödülü”nü kazandı ve “Yabancı Dilde En İyi Film” dalında Altın Küre’ye aday gösterildi.

Klasik anlatıdan çok da uzak durmadan; birilerinin bir derdi var ve bunu anlatmak istiyorum demiş aslında. Filmi izlerken geçirdiğim ergenliği, olmayan ebeveynliğimi ve cinsiyet kimliğimi sorgulatıyor bana. Girl’e geçmeden önce sanırım biraz “queer”den bahsetmem gerekecek. Herkesin duyduğu, oradan buradan dinlediği, belki üzerine okuyup araştırdığı bir teori, bir sinema, bir hayat queer. Çok bilen bir yerden değil, çok merak eden bir yerden yazıyorum bunları. Belki biri okur ve merak eder, başkasına söyler, o başkası da merak eder ve bir zincir yaratırız kim bilir?

Öncelikle sözcük olarak acayip, iğreti, değersiz gibi anlamlara gelen queer kelimesi; bilinçli ve stratejik olarak sahiplenilmiştir. Bununla başlamakta yarar var diye düşünüyorum. Kendisini queer olarak tanımlayan bireylerin; dili yapıbozuma uğratıp kelimelerin üzerinde tepindiği ve hepimizi de yanında zıplamaya davet ettiği bir nokta işte bu. Bütün cinsiyet kimliklerini ve cinsel yönelimleri sahiplenip cinselliğin akışkan oluşundan hareketle kimsenin kendisini belirli bir alt başlıkta toplamak zorunda olmadığını, bedenine ve hissettiklerine kucak açması gerekliliğini ve aslında olduğu kişinin sıfatları çıkarılarak eşitlenmesi zorunluluğunu ifade etmek amacında. ‘Öteki’nin özellikle günümüz Türkiye’sinde anlaşılamayan ve dışarıda kalması gerektiğine inanılan olması durumu; böyle işlerin artması ve hatta herkese izletilmesi gerektiğini bir kere daha hatırlatıyor.

Cinsiyet kimlikleri, doğuştan toplumsal olarak üzerimize yıkılan ve kabul görmesi beklenen hatta mümkünse içselleştirildiğinin bile anlaşılması istenmeyen bir noktada.

Toplamda iki cins olduğunun yanlış ortak kabulü mevcut. Aksi bir noktadan sesinizi çıkardığınızda ise hemen öteki oluveriyorsunuz. Her şey, herkesin içinde o kadar içsel ki; en çok gördüğünün dışında bir şey gördüğünde anlamlandıramayıp yok etmek istiyor. Peki hiç sorgulamadan ‘normal’ kavramını kabul edip içerisinde ne barındırıyorsa onu almak aslında sizi ‘anormal’ kılmıyor mu? İşte filmi izlerken tam olarak bunu soruyor insan kendine. İzlerken Lara’yı ‘anormal’ olarak kategorize etme fikri ortadan tamamen kalkıyor.

Her izleyen empatiyi Lara ile kuruyor. Çünkü temelde Lara ergenlik döneminden geçen bir genç; erkek bedeninde doğan ve kadın bedenine sahip olmak isteyen. Yönetmen o kadar gerçek bir noktadan seriyor ki filmi, çözüme gitmemesi işte tam da bu yüzden. Balerin olmak istiyor, profesyonel olarak bale yapmak istiyor. Belki de etrafındaki hiçbir arkadaşının çalışmadığı kadar çalışıyor bu isteği uğruna. Ama o sahneye çıkamıyor. O sahneye çıkamamasının sebebi de film kadar gerçek. Bu yüzden içinizde her soruyu bir cevaba ulaştırabiliyorsunuz. Güzelleme değil, olumlama değil sadece ‘normalleştirme’ hikayesi. Film içerisinde tek rahatsız olduğum yer, Lara’nın akran baskısı yaşadığı kısım.

Arkadaşları, kendilerine ‘farklı’ geldiği için Lara’nın penisini görmek istiyorlar. Filmi izlerken, “Çok lazımdı neden bunu yaşatıyorsunuz?” diye düşünürken buldum kendimi. Sonra düşündüğümde; akran baskısının bir sebebi var mıdır? Hiçbir zaman olmadı. Lara’dan daha az sorunla karşılaşmış arkadaşlarının böyle bir taleple gelmesi çok mu şaşırtıcı? Hayır. Sadece merak ediyorlar ve yeterli empatiyi yapmaktan yoksunlar. Lara’nın etrafında diğer dikkat çeken insan da babası. O kadar yanında durmaya çalışıyor ki Lara’nın, bu destek ve rahatlatma hepimizi iyi hissettiriyor. Temelde o bir baba ve babalık kurumunu hissederek yaşıyor. Çocuğunun hayatında ne iyi olacaksa o olsun ve orada dursun istiyor. Ama içinde doğru hissetmediği bedeniyle arasındaki mücadeleyi yeterince anlayamıyor. Bunu bir anlayışsızlık olarak değil sadece anlamamak olarak yorumlayabiliyoruz. Anlamadan da bir insanın yanında yer alınabilir mi? Pekala evet. O sürecin Lara için ne kadar sancılı olduğunu çözmeye çalışıyor ama kendisine zarar vermesini engellemek onun ‘baba’ figürü için her şeyden daha önemli. Peki, filmin finali…

Finalde ‘saçlarını kestirmiş’ bir kadın olarak Lara. Sanırım çoğu sorgulanan kısma bir cevap niteliğinde. Film yanlış algıların tümünün karşısında konumlanıyor. Lara, babasıyla arabada giderken; babasının hoşuna giden erkekler olup olmadığı sorusu karşısında, “Erkeklerden hoşlandığımı söylemedim ki,” diye bir cevap veriyor. Cinsiyet kimliği ve cinsel yönelim arasındaki en kısır meseleye burada parmak basıyor aslında yönetmen. Kendini kadın olarak hisseden herkes heteroseksüel olmak zorunda mıdır? Erkek bedeninde olmak istemeyip yine de kadınlarla beraber olmak isteyemez mi? Bu nokta tam da paradoks hissettiren nokta işte. Çünkü genel yargıyı kırıyor. Cinsiyet kimliğini değiştiriyorsa; yani bir erkek olarak doğup kadın bedenine geçmek istiyorsa demek ki erkeklerden hoşlanıyordur. Gerçekten mi? Bunun şart olduğunu size kim söyledi?

Akışkan düşünce sistemini oturtmaya çalışmak her şeyden daha zor sanırım. Bence bırakın, düşüncelerinizi yönlendirmeyin. Doğru, yanlış ahlak kavramlarını aramayın öyle her yerde. Çünkü yoklar. “Bireysel olan ahlakidir.” Modernliğin soyut, bedensizleştirilmiş resmi ahlakından farklı olarak, adaleti resmi toplumun tekelinden kurtarıp özel hayatın ayrılmaz bir parçası haline getirmeyi amaçlayan bir ahlak edinin kendinize.