Küçük şehirlerin kimsesiz gecelerinde, karanlık ve dar sokakların yağmurla buluştuğu yerlerde bazı izlere rastlanır. Kimi Arnavut kaldırımının oyuklarından akan suyla bir, kimi gecenin içinden gelen çıra kokusuyla denktir. Soluk soluğa kalan, içindeki yangını dışarıdaki ayazın bastıramadığı kimseler vardır köşe başlarında. Öylece dikerler gözlerini üzerinize. Siz donup kalmaktan başka bir şey yapamazsınız. Sadece izlersiniz, ancak izleyebilirsiniz. Güçlüdürler, içeriden kuvvetli yıkılmaz kaleleri, endamlı duruşları,  narin boyunları vardır. Bu kimseler kadın erkek fark etmez, soğuk tenli ama sıcak yürekli kimselerdir.

Bahar aylarının kendine özgü ayazlarında rastlarsınız en çok onlara. Ya daha soğuklar terk etmemiştir yeryüzünü ya da bir adım kalmıştır soğuklara. Çıtırtısını uzaktan duyduğunuz bir sobanın içi gibidir yürekleri, ısıtırlar. Sonunu düşünmezsiniz onu izlemek ve okumak kalır geriye…

Tabi bu kadar sıcağa maruz kalmanın korkusu da vardır elbet: yanmak. Ama bu insanlar canınızı yaksa bile onlardan kopamazsınız. Ateşle soğuğun öteden beri bir göbek bağı vardır, ayıramazsınız. İşte nasıl ateşle ayaz ayrılmaz ise birbirinden, siz de bu insanlara bir kere rastladınız mı kopamazsınız.  Kopmak mümkün değil midir? Mümkündür elbet ama istemezsiniz. Değdiği yerden kanınıza karışır ve kuvvetle muhtemel yüreğinize dolar.

İşte ben bugün, bu kimselerden biri olduğuna inandığım birini anlatmak ve onunla bir sürü şey anlamak için buralardayım. Bu yazıya başlamadan önce onun hakkında bir biyografi yazmak niyetindeydim. Ama yazmaya başlayınca işler hiç de öyle sandığım gibi ilerlemedi. Zaten hayatta ne sandığımız gibi ilerliyor ki? O yüzden bu yazı, sadece onu anlatmak gayesiyle değil, onu ve onun peşi sıra bir sürü şeyi anlamak gayesiyle yazılmıştır.

Yazmak arzusuyla yanıp tutuşmak öyle herkesin içinde barındırdığı bir duygu değil maalesef. Hâlbuki yazabilse insan nice dertler, deryalar dökülür dilinden. Mesele sadece yazmak da değil üstelik bir şeyler anlatabilmek, insanlara dokunabilecek bir şeyler. Önceki yazılarımdan birinde yolumun şahane bir şekilde kesiştiği Tezer’i anlatmıştım sizlere. Şimdi ise yolum onun en yakın arkadaşı olan, bahar yüzlü tuhaf bir kadınla kesişti ve ben ona dokunmadan edemedim.

Ahmet Hamdi Tanpınar, “Leyla” şiirinde ne der:

Leyla… Ela gözlü bir çöl ahusu.

Bir damla inciydi kirpiklerinde,

Aşkın ıstırap dolu rüyası

Bir başka güzellik var kederinde

Bir başka âlem ki ruhunun yası

Sessiz incileşir kirpiklerinde.

Leyla’nın da kendine has bir kederi vardı tıpkı şiirdeki gibi. Yıkılmamıştı belki o kederin karşısında ama çok hırpalanmışlığı vardı.

İlerde çok seveceği bir şehirde, İstanbul’da, gözlerini açtığında 1931 Ocak’ının on ikisidir. Erkekleri kaptan ve makinist olan bir ailenin ortanca kızı olarak, Mehmet Efendi Konağı’nda dünyaya gelir. Babası Hasan Bey’in yaşamında etkisi o kadar fazladır ki öykü ve romanlarında ansızın çıkagelen Hasanlar vardır. 1959 yılında babasının baş makinistlik yaptığı bir şileple Amerika’ya varan bir yolculuğa dahi çıkar Leyla. Böylesine verimli geçen çocukluk yıllarının tahmin edildiği üzere yazınında etkisi oldukça fazladır. Entelektüel bir çevrede büyüyen Leyla, ablasının yardımıyla tanıştığı ressam ve şair Metin Eloğlu ve felsefeci Selahattin Hilav gibi isimler sayesinde kendine bu çevrede hatırı sayılır bir yer edinmeyi başarır. Bu çevreyle olan etkileşimi zamanla gelişmesine imkân sağlar. Ama iç sıkıntısı ve varoluşu üzerine çektiği sancılar peşini hiç bırakmaz.

“İçimde birçok anlar bitmek tükenmek bilmez bir yıkıntı, bir huzursuzluk var. Bulamadığım, bulamayacağım bir şeyi daima arıyor gibiyim. Nedir beni mesut edecek, ne gibi bir şeydir, onu da bilmiyorum.” der.

Leyla’nın bu arayışları Türk edebiyatında benzeri olmayan yeniliklerin önünü açar. Özellikle öykülerindeki doku ve feminizm teması çevresinde şekillenen kadın karakterleriyle edebiyatımızda bir yeniliğin öncüsü olmayı başarır. Kendinden önce gelen kadın yazar imajında hatırı sayılır bir değişime sebep olur. “Uğraşsız” adlı öyküsü bu konudaki cesaretini ve özgünlüğünü ispat ettiği ilk eser olarak karşımıza çıkar. Öyküdeki erkek egemen kalıpları kıran yazım dili ve anlatıcılığı dikkatlerden kaçmayan yazar, başkaldıran ve sorgulayan bir kadın portresi çizmektedir.

Zaman geçtikçe öykü ve romanlarındaki bu doku giderek yerine oturur ve ilerleyen yıllarda “Öyküsüz”, “Sarhoş Yaşantılar”, “İncik Boncuk”, “Yatak”, “Konuşmaklardan Bıkan” ve “Üç Arkadaş ya da Oyun” adlı öyküleri yayımlanır. 1959 yılında yayımlanan “Hallaç” adlı ilk öykü kitabını Sait Faik ve Samuel Beckett’e ithaf ederek onlara gönül borcunu öder. İçinde yedi öykü barındıran “Gecede” adlı ikinci kitabını ise Sait Faik Öykü Armağanı için gönderse de o yıl birincillik ödülü Orhan Kemal ve Faik Baysal’a gider. Bundan sonra Selim İleri’nin de aralarında bulunduğu bir arkadaş grubuyla hiçbir ödüle katılmama kararı alırlar. Lakin bu protestoda giderek yalnızlaşan Erbil, uzun bir müddet verilen ödülleri kabul etmez.

1969 yılında babası Hasan Tahsin Bey’i siroz nedeniyle kaybeder. Bu kaybın ardından çalışmayı bırakarak sadece kalemiyle geçinmeye başlar. Anlatıcı kimliği oturan yazar, giderek şekillenen edebiyat anlayışı doğrultusunda 1970’lere “Tuhaf Bir Kadın” adlı romanıyla damga vurur. Bu roman dil ve anlatım bakımından olgunluğa ulaşmış yazarın en bilinen eserlerinden biri haline gelmiştir. Yazarın bu ilk romanı gösterdiği cesaret ve emsalsizlikten kaynaklı olarak takdir toplasa da muhafazakâr kesimin eleştirilerine maruz kalmıştır. 1979 yılında Amerikan Kültür Merkezinin hazırladığı proje kapsamında Iowa’ya giden yazar orada birçok yabancı yazarla tanışma imkânı bulur.

Yazar, annesi Emine Huriye Hanım’ı 1984 yılında alzheimer nedeniyle kaybettikten sonra, yer yer otobiyografik ögelere rastlanan “Karanlığı Günü” adlı kitabını yayımlar. Annesinin hastalığı sebebiyle yaşadığı hüzünlü hastane yıllarını ve anne-kız ilişkilerini anlattığı bu kitabı da diğerleri gibi ilgi çeker.

1986’da bir başka acı yakalar yüreğini, çok sevdiği arkadaşı Tezer Özlü kansere yenilir ve hayata veda eder. Onunla senelerce süren mektuplaşmalarının kitaplaştırılmasını vasiyet etmiştir Tezer. O da bu vasiyeti yerine getirmek için elinden geleni yapar ve mektuplar 1995 yılında kitaplaştırılır. Aynı düzene başkaldıran bu iki kadın, mektupları sayesinde ölümsüzlüğe kavuşmuş ve ebediyete kadar beraber mücadele etmenin bir yolunu bulmuştur.

2002 yılında PEN Yazarlar Derneği tarafından Nobel Edebiyat Ödülü’ne ülkemizden ilk kadın yazar adayı olarak gösterilen Leyla Erbil, yaşamının son yıllarına kadar üretmekten asla vazgeçmeyen bir kadındır. Yazmayı arzu ettiği “Kalan” ve “Tuhaf Bir Erkek” romanlarını yazmadan ayrılmaz bu dünyadan. Kederli yaşamı boyunca nice kayıplar vermiş ve nice sevdalara düşmüş olmasına rağmen onun içindeki üretme arzusu hiç bitmemişti ve her daim beklediği, umut ettiği bir şeyler vardı.

Cüce’de şöyle der:

“Bekliyorsun, sürekli bekleyişleri art arda ekliyorsun; seni seyrediyorum ve ses etmiyorum çünkü bekleyişin süslü bir imparatorluğu vardır. Umut silinene kadar güçlü bir direnişle dikilirsin tahtında…”

Umut silinene kadar güçlü bir direnişle mücadele eder tıpkı burada da dediği gibi. Elmas Şahin onu ve kitaplarını anlattığı Leyla Erbil Kitabı’nda ebediyete uğurlandığı o günü şöyle anlatır:

“Leyla Erbil’in 57 yıla sığdırdığı edebiyat aşkı, 19 Temmuz 2013 Cuma günü 82 yaşında noktalanırken ardında bıraktığı eserleri ve düşünceleri, sonsuzluğa uğurlanan her yazarınki gibi edebiyatımızda yerini alarak gelecek kuşaklara aktarılacaktır. 22 Temmuz 2013 Pazartesi günü, Vapur öyküsünden bölümlerin yer aldığı, ellerimize tutuşturulan kırmızı kâğıtlardan yapılmış vapurlar eşliğinde (Erbil’in en sevdiği renktir kırmızı); Teşvikiye Camisi’nde öğlen kılınan cenaze namazına müteakip Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verilen çağın yarım asırlık Çınar’ı Leyla Erbil’i dostları, okurları ve eşi Mehmet Erbil gözyaşları içinde uğurlarken Tuhaf Kadın gitmiş, geride Tuhaf Erkek kalmıştı.”

Tıpkı yazılarında olduğu gibi aramızdan ayrılışı da sarsıcı ve derin olmuştur. Kim bilir, daha yaşasaydı neler yazacaktı diye düşünmekten kendini alıkoyamıyor insan. Öyle ya hiç yazmasaydı, kabuğundan sıyrılıp hiç kafa tutmasaydı düzene, ondan bihaber yaşayıp gidecektik.

Neyse ki kafa tutmayı ve yazmayı seçti.

Şükürler olsun…