“Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku” 2014 yapımı bir Türk filmi. Yönetmeni Çiğdem Vitrinel’in ikinci uzun metrajlı filmi olma özelliğine sahip. Film, romanını yazmaya çalışan Arif’in sevgilisinden ayrılmasıyla başlar. Arif, romanında ad bile veremediği kadını aramaktadır. Hayatında ne aradığını tam anlamıyla bilmeyen ve ‘yol’da olan Arif, bir düğünde Müzeyyen ile tanışır ve ona âşık olur. Zaman içerisinde ilişkileri ilerler ve Arif Müzeyyen’e taşınır. Annesi ve babası ölmüş olan Müzeyyen, tek tutunduğu aile üyesi olan babaannesinin ölümüyle yıkılır. Arif, Müzeyyen’in hem yanında olmaya çalışır hem de Müzeyyen’in etrafındaki diğer erkekleri tanımaya, merak etmeye ve kıskanmaya başlar. Arif bununla yüzleşmeye çalışırken Müzeyyen Arif’i terk eder. Romanını bitiren Arif, yeni sevgilisiyle yeni bir hayat yaşarken Müzeyyen’le yapamadığı yüzleşmeyi sağlar ve Müzeyyen’i hayatından tamamen çıkarır.

Filmin karakterlerinin kuruluş ve toplumun içerisine konumlandırılış biçimleri, mevcut toplumsal cinsiyet kodlarının dışında tercih edilmiş durumdadır. Arif’in ‘erkeklik’ kodlarının temsili olmadığı kahve sahnesinde gösterilen diğer erkeklik biçimleri ile desteklenir. Kahvede oturan Arif dışındaki erkekler, ‘kadın’ın nasıl olması gerektiği konusunda ahkâm kesmektedirler. Arif için bunların hiçbir geçerliliği yoktur. O, farklı olanı aramaktadır. Arif’in arayış hikâyesi olarak çizilen filmin olay örgüsü içerisinde, rastlantısal olarak hayatına dâhil olan Müzeyyen, mevcut ‘ideal’ tüm kadınlık kodlarının dışındadır. Müzeyyen, ‘tehlikeli’ olandır. Mitlerdeki erkeği tüketen ve kaçılması gereken ‘tehlikeli’ kadındır ve Arif bu kadına doğru çekilir. Arif’in filmin başında gösterilen ve Müzeyyen’in zıttı olan sevgilisi, domestik bir tavır içerisindedir. Arif’e kendisi için bir şeyler yapması gerektiğini belirtir. Bu kadın ve Arif arasında çizilen ilişki, toplum içerisindeki şekilci sevgililik ve beraberinde getirdiği rolleri destekler. Bu rollerin tamamen dışında kalan Müzeyyen, Arif için keşfetme isteği uyandıran bir kıtadır. Alışılagelmiş kodların dışındaki Müzeyyen; özgür, bireyci, çekici, özgüvenli ve akıllıdır. Arif’in, Müzeyyen’in eski eşi olduğunu öğrendiği Burak ile yaptığı konuşma; bu ‘tip’ kadınların zapt edilemeyeceği, sahiplenilemeyeceği ve üzerlerinde hak iddia edilemeyeceği üzerinedir. Öncesinde hazmedemediği ve çok kıskandığı Burak ile aralarında çok kısa bir an da olsa gizli bir ‘erkek kardeşlik’ kurulur ve içten içe deneyimlenenin aynı olduğu vurgulanır. Müzeyyen ikisini de ve hatta hayatına giren bütün erkekleri de özne olmaktan çıkarmaktadır. Filmde bunun üzerine yapılan bir diğer vurgu da Arif’in rüya sahnesidir. Arif kendisini bedensel olarak da Müzeyyen’le tamamen ‘bir’ hissetmektedir. Rüyada Müzeyyen’in kaybolduğu ve herkesin çıplak kaldığı an, Arif’in refleksle göğüslerini kapatması bu bedensel bütünlüğün Arif’te nasıl etki bıraktığının göstergesidir. Arif kendisi olmaktan çıkmarak Müzeyyen’le var olan bir erkek profili çizmeye başlar.

İnsanın ötekisiyle var olduğu savının kabulüyle Arif, ‘ötekisini’ Müzeyyen olarak belirler ve onun üzerinden kendini gerçekleştirmeye çalışır. Fakat Müzeyyen için kendi ötekisi, aynada gördüğü aksidir. Bunu bir sahneyle de açıkça belirten yönetmen, bu karakter kurgusunu yaratmaktan hiç çekinmemiştir. Yaratılan Müzeyyen karakteri bencildir. Mevcut ahlaki kodlarla ilgilenmez. İnsanın ahlakını başkalarıyla olan ilişkilerine göre değil, gerçeklik ile olan ilişkisine göre yorumlar. Müzeyyen’in film boyunca gerçekliği sorgulanır. Hem Arif hem de seyirci bu gerçeklik doğrultusunda kendini sabit hissedemez. Çünkü Müzeyyen, alışılagelmiş hiçbir ‘kadınlık’ biçimine uymamaktadır.

Mevcut egemen ideolojide ve buna hizmet eden ya da kodlarını taşıyan kişisel hikâyelerde, erkeğin arayışta ya da yolda olması ortak kabulü varken, aynı sürecin kadın için işleyebilme ihtimali yokmuş gibi hissedilir. Çünkü kadının olması gereken yer ev yani özel alandır ve yollar ve kamusallık erkeğe aittir. Kadın, bir erkeğin hikâyesinde yol gösterici olabilir fakat yolda olan olamaz. Yönetmen, Müzeyyen’in Arif’i terk edip ‘yol’a çıkmasıyla bu genel kabulü yıkmaktadır. Arif de Müzeyyen kendisini terk ettikten sonra bunun altında mutlaka bir neden olması gerektiğini düşünmektedir. Çünkü her ne kadar Arif, hegemonik erkeğin bir temsili olmasa da; erkek olmanın verdiği konformizmi terk edememiş ve bundan faydalanır pozisyonda kurgulanmıştır ve bir kadın olan Müzeyyen’in nedensiz terk edebiliyor olmasının içselleştirilmiş kodlarında bir karşılığı yoktur. Tam da bu nedenle filmin finalinde Arif, Müzeyyen hayatından çıktıktan sonraki sürecinin zorlu kısmını atlatıp düzene girdiğinde ve kendini yüzleşmeye hazır hissettiğinde Müzeyyen’i bulmuş ve hayali bir yüzleşme sağlamıştır. Bu yüzleşme sırasında kafasında belirlediği nedeni Müzeyyen’in dile getirmesini sağlar. Müzeyyen, Arif’i başka bir erkeğe âşık olduğu için terk etmiştir. Yönetmen, kadının gidişinin Arif’in kafasında bir nedene bağlı olma zorunluluğunu bu final sahnesiyle anlatmaktadır. Müzeyyen’in beyaz bir elbise ile sahilde sanki başka bir gerçeklikte oturuyor gibi görünüp Arif’e duymak istediklerini söylemiş olması da bunu destekler niteliktedir. Erkeğin hayalini kurduğu hikâye, hayalindeki gibi sonlanmazsa; hikâyeyi baştan kafasında yazabilme hakkına sahip görür kendini. İşte tam da bu sahipliğin kırılması biz bütün kadınların elinde. Nice Müzeyyen’lere…