Otuzlu yaşlarının neredeyse sonuna gelmişti. Tüm duygusal birikim ve hayat tanıklığı, yüzündeki o hep masum, çocuksu, biraz muzip ifade, rolüne gösterdiği özenle izleyicisinde doğru yansımalara neden oluyordu. Hiç kuşkusuz; başarısının mayası yetenek, gözlem gücü, sınır tanımaz duyarlılıklarla karılmıştı. Bir başka ifadeyle yüksek oyunculuk performansı, oyunculuğunun geniş, yankılı renk ve doku skalası, sahne hakimiyetiyle birleşip her defasında çoğul anlamlar üretiyordu. Gerçekte tiyatroya sığınmış bir mülteciydi Murat Mahmutyazıcıoğlu. Hayalinde, beyninde, kalbinde her ne varsa sere serpe boşaltıyordu sahneye. Ve bir kez daha hayal ve gerçek, yaşam ve hayal birbirine karışıyordu. Bazen gözyaşı kokusunun, o ıhlamur tadındaki buğusuna uyansa da, umurunda değildi. Dahası kendi kendiyle baş başa yalnızlığı dinlerken, hüzün ve ıssızlığın bir karış mesafede duruyor olmasına aldırmıyordu hiç. Aldırmamayı öğrenmişti yıllar içinde. Ne çok mücadeleden geçip gelmişti zaten. Provalar, tozlu, kirli küçük kulis odaları..

İçinde çocukluğunu bıraktığı kaleler vardı. Gecenin sessizliği, ıssızlığını çoğalttığında terk etmişti o kaleleri. Belki Maude’u arayan geç kalmış bir Harould’dı o. Yaralarıyla yorgun, acılı her yolcu gibi, biraz kırgın. Gözlerinde hep o yağmur sonrasının yumuşacık buğusu..

Ankara Koleji yıllarında, henüz ortaokul öğrencisi Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun tiyatro kolunun sergilediği oyunu izlerken, sahnedeki bir oyuncudan çok etkilenmesiyle başlamıştı aslında her şey.

Tiyatro mu, acaba, yani, kim bilir ? Olabilir miydi sahiden ?

“Kahraman Bakkal Süper Markete Karşı” ile sahneye çıktığında  duyumsadığı o soluk kesen heyecanı, mutluluğu, adrenalin sağanağını hiç unutmadı. Lise birinci sınıfta “ Candan Can Koparmak” hemen sonrasında “ Troyalı Kadınlar.”

On beş yaşındaydı. Enfekte olmuştu. Dynonisos’un çocukları arasına karıştığının, belki farkındaydı, belki değil. O kadar gençti ki.

Çehov’un “Ayı”sına çalışırken, ‘Neden konservatuvara girmeyeyim?’ diye geçti içinden. Annesinin yanıtı kesindi, netti, acıtıcıydı : “Aç kalırsın..”

Ekmeksiz, sersefil, aşsız kalmamalıydı.Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi İç Mimari Bölümü’nde devam etti tahsil hayatına. Zaten çocukluğundan beri çizgisi kuvvetliydi, resim filan yapıyordu öyle… Hoşuna da gidiyordu kağıda gönlünce bir şeyler çizmek. Beş sene uzak kaldı tiyatrodan ama o tozu özlemişti… Küskünlük, karışık duygular, ödeşmezlikler vardı içinde. Kararsızdı. Yorgundu. Bıkkın, olabildiğince mutsuz. Neşesiz, dalgın. Kaygılı. Sahnede olmalıydı, kuliste, fuayede, bilet gişesinde, dekorların arasında… Işık odasında. Peki ya annesi haklı çıkarsa ? Büyük sözü dinlemediği için, ya günün birinde başını taşlara vurursa ?

Dionysos’un fısıltısıyla irkildi : “ Devam et yoluna..”.

Kadıköy Gençlik Merkezi’nde buldu kendini günlerden bir gün. “Şeytanlar Yarışıyor” adlı oyunda rol aldı. Hayır, ömrü boyunca masada oturup sürekli çizim yapmak, körelmek, eskimek istemiyordu. Hayat onun hayatıydı sonunda. Ve hayat yaşandığı kadar vardı, madem. Evet, kararını vermişti sonunda. Ayağına taş bağlanmış bir  martı olmayacaktı. Hem buna dayanamazdı ki.

2005 yılında Şahika Tekand’a gitti. Hayallerini anlattı. Tiyatroya olan tutkusunu. Şahika Tekand ile bir an göz göze geldiler.

Stüdyo Oyuncuları’ndan biriydi artık. “Apartman” oyununda gösterdiği başarıyla gelecek vaat ettiğini kanıtladı bir anda. Sahne hakimiyeti, yeteneği, içgüdülerine alaşımladığı oyunculuk tekniği onu çok kısa bir zamanda bambaşka yerlere, ödüllere, oyunlara taşıyacaktı.

“ Şahika dünyamı, hayata, tiyatroya bakışımı değiştirdi. Kendimi bulmamı, replikleri yaşamamı sağladı. Ona  öyle çok şey borçluyum ki… İyi ki cesaretimi toplayıp o kapıdan girmiş, Şahika ile meslektaş olabilmişim. Biliyor musunuz; sadece oyun yazmak, yönetmek, oynamak istiyorum. Para kazanmak,  filanca televizyon dizisinde ünlü  olmak  umurumda değil. Salt iyi şeyler yapmak, yeniyi izlemek, denemek, ileriye bakmak  istiyorum. Bunları Şahika’dan öğrendim..”

Haldun Dormen’in sözlerini anımsıyorum : “ O yaşlarda şöhretin kokusu Mephisto gibi, insanın gözünü karartabilir ama bütün bunlara rağmen tiyatro sevgisini feda etmeyen, bu uğurda bir çok şeyden vazgeçmeye, razı olan çocuklar da var..”

 İşte, onlardan biriydi Murat Mahmutyazıcıoğlu. Hayatla tek tabanca güreşiyordu. Eğilmeden, bükülmeden, sanatçı kimliğinden ödün vermeden.

Dediğim gibi, Şahika Tekand rol modeli, tek idolüydü. Sahneye yakışıyor, giderek kendi izleyicisini yaratmaya başlıyordu Murat Mahmutyazıcıoğlu. Oyunlar birbirini izledi ; “Oedipus Nerede?” (2008),“Seni Seviyorum Diyecek Kadar Sarhoş” (2010),“Pitchfork Disney: Korku Tüneli” (2010) ,“17.31’’ ( 2010),  “ Tilt ’’ ( 2011 ), “ Yalnız Batı ( Lonesome West ) ” ( 2011/ 2012 ) , “ Disosya ” ( 2011/ 2014 ) ,“ Olmamış mı? ” ( 17.İstanbul Tiyatro Festivali / 2012 ), “Şekersiz’’ ( 2013/2014), “Şapkalı O…. Çocuğu ’’ ( 2013/2014), “ Let ’’ ( 2014 ), “ Altı Buçuk ’’ ( 2014 ), “ Babil ” ( 2015 ), “ İşgalde Rapsodi” ( 2016 ), “Vibratör Oyunu ’’ ( 2016 ) Üç sinema filminde yer aldı bu arada: “ Recep İvedik – III “, “ Zombilerin Düğünü”, ve  “ Misafir” (  Yaşar kıldığı Ahmet karakterini nasıl hatırlamam şimdi ? )

Umut, Sam,  Presley, Ahmet. Hepsinin gözlerinde ortak bir ifade vardı. Kırılganlık. Murathan Mungan haklıydı : “ Starlık gözlerdeki kırılganlıktır. Çocukluğunda herkesin yara almadığı almadığı yerinden yara almış olan insanlar star olur..”

İkinci Kat dönemi, hiç kuşkusuz Murat Mahmutyazıcıoğlu’nun tiyatro yaşamında çok önemli bir yer tutmaktadır. Yapmak istediklerine yönelmek, yeni deneyimler kazanmak, yazmak, yönetmek için cesaret duymaya başladı. Kendisine verilen şansı ıskalama hakkı yoktu zaten. Deniz Türkali’li Limonata’yı yönetti o günlerde. Ah, elbette zor bir süreçti… Çok yorulduğunu, yıprandığını hissetti. Bir daha asla böylesi bir sorumluluğu üstlenmeyeceğini söylese de, Limonata’nın elde ettiği başarı Murat Mahmutyazıcıoğlu’nu bir anda bambaşka bir yere taşıyıvermişti. Oyun çok fazla izleyiciyle buluştu, festivallere katıldı ve belki de ilk kez alternatif tiyatroların özel tiyatro kıvamına gelmelerine yol açtı, örnek oldu.

Yeniden Deniz Türkali için bir proje düşünmeye başladı. “ Fü” piyesini yazarken buldu kendini bir anda. Serra Yılmaz ve Deniz Türkali’li “ Fü” Murat Mahmutyazıcıoğlu için bir başka doruktu, hiç kuşkusuz. “ Aynur Hanım’ın Bebeği”, “ Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin” ve “ Taziye”nin ön provasıydı, bana göre. Dahası Murat Mahmutyazıcıoğlu uzun mesafe aktörüydü; şablonlu, şematik tipolojinin içinde tutuklu kılmadı kendini. Sahnede hiçbir şeyi rastlantıya , oluruna bırakmadan dorukta bir performansla çıktı izleyicisinin karşısına.

2012’de oyun yazarlığına başlamıştı. Sami Özbudak, Ebru Nihan Celkan, Deniz Madanoğlu, Görkem Şarkın, Yiğit Sertdemir, Özen Yula takip ettiği, beğenerek okuduğu oyun yazarlarıydı. Ve tabii, Samuel Beckett. En büyük hayali; diyelim yüz sene sonra birinin çıkıp, vay be o zamanlar böyle bir yazar varmış, demesi. Zaten “Buğulu bir pencere camına güneş çizerim” demişti. Hep umutları vardı… Karamsarlığı umutla yenebileceğini biliyordu… Tiyatrodan tat alıyordu, tiyatronun büyüsüne kapıldığını gizlemiyordu. Tiyatro yaşam biçimiydi, vazgeçilmeziydi. Konuşurken kim bilir kaçıncı defa yeniden göz göze geldik. Sadece orada mutlu olduğunu anladım. Sahnede, kuliste, gişede, fuayede. Hayatın kötü davrandıklarını, ötekileri, ötede tutulanları yazmaya, oynamaya, haykırmaya devam ediyordu yıllardır; devam edecekti.