Odaya girdiğinde ışık yoktu. Gözlerini kırptığında aydınlanmış odada yalnız olduğunu gördü. Tüm beyazlık birden yüzüne çarpmış, gözlerini almıştı. Ama yine de canı yanmamıştı. Duvarın sağ yüzeyindeki beyazlığın yerini babasının suratı aldı. Ana sınıfındaki o kırmızı tulumu üzerinde, annesiyle bahçede oynarken saatlerdir onun işten gelmesini bekliyordu. Heyecanla merdivenleri çıkarken babasının adımlarına yetemedi, alnının ortasından yere dağılan ılık acı. Annesinin bağırışının arkasındaki yankı; ilk defa canın yanıyor. Odanın tekrar kararması gözlerini bir kez daha kırpmasıyla son buldu. Sonsuz beyazlıkta bu sefer tam karşısındaki duvarda üzerindeki eflatun üniformalarla 17 yaşındaydı. Ne yapacağını bilemez halde, hastane içinde koşuşturan staj arkadaşlarını tedirginlikle izliyor, küçücük çocuğun sedyede kıvranışlarına kilitlenmiş bir anlam yüklemeye çalışıyordu. O binaya her girişinde aslında orada olmaması gerektiğini sorgularken kendinden yıllarca küçük çocuğun son nefesini izledi. Sedyeye düşen başından yükselip griliğini tüm odaya salarak ait olması gereken yere gitti. Odada bulunmakla yüklendiği sorumluluktan belki daha fazlaydı ama başında bekleyen annesinin yeşil gözleri belirdi beyaz duvarda; ilk defa canın yanmıyor. Gözlerini kırptı, sol duvarda beliren bir çift kişilik yataktı bu sefer. Havada asılı duran bir güven, arkasında yatan dövmeli çocukla üstlerinden onları izliyordu. Çıplaklıkları kampüs bahçesinde elini tutuşundan daha sıcak hissettiriyordu bu sefer. Bedenini değiştirmeye attığı adım bu kadar basit mi olacaktı? Arkasından sarılan kollarla beraber dişlerini sıkmaya başlarken o fısıltı; ilk defa canın yanmıyor. Oda tekrar bembeyaz oluyordu. Kapıya yöneldi, gözlerini açtı. Zihninden ayrılmış, bedenine geri dönmüştü. Canı yanmıyor ya da acımıyordu ilk defa. Aynada kendini izlemek, bembeyaz odanın/geçmişinin içinde dolaşırken yaptığı tek şeydi.