Sanat, icra edilmeye başladığı her dönemde belli bir amacın etrafında şekillenmiştir. Sanatın ne için, ne amaçla, ne düşünülerek yapılıyor olması yıllardır sorgulanmış hala da sorgulanmaktadır. Öyle ki sanatın yapılış amacı, üretilen ürün üzerinde öylesine etkilidir ki ve ortaya çıkardığı ürünün son hali de bu amacı tasdikler, destekler, amacı bağırır. Çağımızda özellikle görsel sanatlarda hala bir amaç uğruna kullanılmaktadır. Bu amaç propaganda, toplumsal bir sorun, sanat kaygısı, öznel problemler olabilir. Temel olarak ele alındığında özneden genele ya da genelden özneye geçer. Kimi ürün evrensel bir kaygıyı kendine dert edinip bu derdi kitlelere ulaştırma amacıyla yapılırken kimi ürün ise kişileri manipüle etme amacıyla belli bir görüşü benimsetme amacında üretilir. Buna benzer birçok amacı güden ürünlerin çoğu günümüzde görsel sanatların en önemli dalı olan sinema/televizyon yoluyla kitlelere aktarılır. Sinema başta komple evrenselmiş gibi gözükse de aslında içine girildiğinde tamamen minimal ve ait olduğu coğrafyaya sadık olduğunu görürüz. Ya ideolojik olarak ya sosyolojik olarak bir şekilde üretildiği coğrafyaya bağlı kalır. O bağı eleştirel tavırla koparıp daha sonrasında evrenselleşir. Ya da tam tersi de olabilir. Bütün toplumların sahip olduğu bir derdi, evrensel bakış açısıyla ele alırken kendi toplumdan örneklerle öznelleştirilir. Bu geçiş durumlarında ise sosyolojik dinamiklerin etkisiyle şekil değiştirirler. Öyle ki “Avrupa sinemasında resmedilen kadın profili ile Orta Doğu ya da Amerikan sinemasında resmedilen kadın profili çok farklıdır.” Avrupa’da resmedilen kadın, Orta Doğu sinemasında aynı şekilde verildiğinde filmdeki rolü değişir. Bakış açıları ve toplumsal normlara göre kişilerin karakteri koyduğu yer, onunla kurduğu özdeşleşme farklılaşır. Bu da asıl mesajı iletilmesini sekteye uğratır. İşte bu bilgiler çerçevesinde Netflix bünyesinden çıkan bir dizi olan  “YOU” dizisini ele almak istedim.

“YOU” Netflix’in son ürünlerinden biri. Caroline Kepnes’in aynı isimli romanından uyarlama. Dizinin başrolünde Gossip Girl’den tanıdığımız Penn Bagsley, yeni dönem genç aktrislerden Elizabeth Lail, Pretty Little Liars dizisinden tanıdığımız Shyla Mitchell gibi isimler mevcut. Teenager kategorisine koyabileceğimiz dizi psikolojik gerilim – drama türünde. Dizinin mutfağında ise Love, Simon filminin ve Arrow , The Flash başta olmak üzere birçok dizinin senaristi Greg Berlanti var. Yeni nesilden oluşan bir ekip diyebiliriz.

Teknik açıdan baktığımızda klasik Amerikan tekniğine uygun üretilen dizi  tamamıyla bir stüdyo ürünü. Çok fazla mekan kullanılmayan dizi türünün gereği kişileri odak noktasına koyup jest ve mimiklerle hikayesini aktarıyor. Kendi türünde başarılı sayılabilir. Birçok klişe ve stereotipleşmiş karakterler olmasına rağmen yine de hikayesi sürüklüyor ve boğmuyor. Ben bugün dizinin konusuyla birlikte ülkemiz sinema ve televizyon sektörüyle kıyaslamak istiyorum. Anlatı ve ideoloji yönünden ele almak istiyorum.

Dizinin konusuna kısaca değinmek istiyorum. “Joe, bir kitapçıda çalışmaktadır. Bir gün kitapçıya gelen Beck ilgisini çeker. Beck ile yakınlaşmaya çalışır. Beck’in gönderdiği mesajları algılayıp ona yönelir. Joe’da Beck’in ilgisini çeker. Fakat Joe bir sosyopattır ve Beck’e ulaşmak için elinden geleni yapacaktır.”

 *** YAZININ BURADAN SONRAKİ KISMI SPOİLER (Sürpriz bozan) İÇERECEKTİR. İZLEMEYENLERİN BURADAN SONRASINI OKUMAMASINI TAVSİYE EDERİM***

Dizi konusundan da anlaşılacağı üzere “sorunlu ilişkiler” üzerinedir. Bu ilişkide soruna iki taraf da sebebiyet vermektedir fakat yapılan hataların boyutu ve hastalık durumu bir diğerini masum kılmaktadır. Dizideki Beck karakteri nemfomanik bir tavır sergilemektedir. İlgiye muhtaçlığını kişilerle birlikte olarak gidermeye çalışır. Bu onun için bir hayat tarzına dönüşmüştür. Joe ise tamamen düzen ve sadakat üzerine kurulu bir hayata sahiptir. Beck’ten önce yaşadığı ilişki de aldatılmıştır ve bunu kaldıramayıp cinayetler işlemiştir. Fakat içinde bulunduğu durumu bir şekilde idare etmektedir. Bu hastalıklı durumla mücadele etmektedir. Burada ele alınış şekli çok dikkat çekici. Joe karakterinin dizinin ilk dakikasından son dakikasına kadar hastalıklı ve yanlış bir karakter olduğu veriliyor. Toplumsal olarak var olmaması gereken ve uzak durulması gereken, kendince haklı sebepleri varmış gibi gözükse de asla onu haklı göstermeyen ve bu sebepleri bulmasının da içinde bulunduğu hastalıklı durumun bir sonucu olduğu gösterilir. Bu tavır sayesinde Joe karakteri ile özdeşleşemiyor ve ona sürekli uzak duruyorsunuz. O olmak yerine kendinizi sürekli ondan uzak tutmaya ve elinizde olsa toplumsal normlarınıza göre yanınızda tutmak istemeyeceğiniz Beck karakterini kurtaracaksanız. Çünkü dizi size bunu dikte ediyor. Yapılışındaki amaç toplumsal farkındalık olduğundan mütevellit, sizi uyarmak ve kötü davranışları mantıki çerçevede kendinize kabul ettirseniz bile bunu yapmamanız gerektiğini size dikte ediyor. Çünkü doğru tek ve bunu biliyoruz. Kişiler belli bir hayat biçimini tercih edebilir, kişisel özgürlükleri dahilinde yapılan hiçbir hareketi cezalandırmak bizlere düşmez. Toplumsal özgürlükler konusunda da öyle. Kanun ve ceza sisteminin işidir. Dizinin size söylemeye çalıştığı bu. Bu dizinin ülkemizde çekildiğini düşünelim şimdi de! Bir kere karakterlerin olduğu gibi kalması mümkün değil. Çünkü sürekli birileri ile yatan bir kadın portresi çizersek eğer mesajımız asla kişilere istediğimiz şekilde ulaşmaz. Çünkü başta bahsettiğim “toplumsal dinamikler” buna izin vermez. Sonra erkek karakterimiz şu anki versiyonunda içimizden biri gibi. Türkiye’de bu şekilse çekilemez. Çünkü kitle bunu çabuk benimseyip rol model olarak net bir şekilde algılayabilir. Peki bunun sebebi ne? Yazının başında bahsettiğim şey “toplumsal dinamikler ve ona göre şekillenen anlatı”.

Bu anlatıyı neler şekillendiriyor? Toplumsal dinamiklerin ne gibi etkisi var? Şöyle ki toplumsal dinamikler toplumda kitlesel olarak etki sahibi olan her alana direkt olarak etki eder. Çünkü bir mecra elinin altında kontrolde tutulması gerekir. Bu kontrol mekanizması çoğu zaman devlet ve kurumlarıdır. Ama bu herhangi bir iktidar da olabilir. Mesela evdeki iktidar baba/anne. Bir proje üretilirken izlenmesi amaçlanır. Ve ataerkilliğin en yüce olduğu toplumlardan biri olmamızdan mütevellit ebeveynlerimizin ahlakımızı şekillendirmesi muhtemeldir. Bu yüzden de şu düşünülür “Acaba babalar bunu gördüğünde değiştirir mi?” Bu ve buna benzer sorulara göre şekillenen bir ürün daha sonrasında devlet kontrol mekanizmalarının onayından geçmektedir. Toplumsal ahlak, devletin en çok önemsediği konuların başında gelir. Her iktidar insan üzerindeki baskınlığını oluşturduğu ahlak düzeniyle belli eder. İnsanlar aynı coğrafyanın insanı olmasına rağmen ideolojilerinin izin verdiği kadar özgürdürler. Bu çerçevede de bazı kavramlara bakış açısı farklılaşır. Dizimize döndüğümüzde “Özgür kadından korkmayan bir ABD var.” Fakat bu coğrafyada özgür kadın genellikle “Yanlış ya da ayıplı” olarak karşılanıyor. Eğitim seviyesinin düşüklüğü, kolay manipüle olma, kültürel faktörler, din gibi dinamikler birleştiğinde ise dizimizdeki güçlü kadın portrelerini çizmek imkansız. Bizim dizilerimizde/filmlerimizde bu tavrı sergilediğimizde genel olarak “bağımsız/alternatif sinema” olarak adlandırılıyor. Yani o kısımda bile ötekileştiriliyor. Bu da ataerkilliğin getirdiği bir durum. Gücünü kuvvetini sergileyerek otokritik bir tavırla seçmenini kazanan bir iktidar için tam da ihtiyacı olduğu ortam. Yani olay tamamen var olan sistemin sekteye uğramamasını, devam etmesini sağlamak. Ve bununda getirileri sansür ve manipülasyon olarak halka dönüyor. Bu dönüşlerin sonucunda da buhranlar ortaya çıkıyor. Bu buhranlar sonucu da insanların tepkileri oluyor. Bu tepkilerde maalesef ülkemizde kadın cinayetleri, eşini döven erkekler, kadına saygı duymayan bireyler oluyor.

Resmedilen erkek portresine de bakmak istiyorum. Joe karakteri aslına baktığınızda sıradan ve ekstra bir durumu olmayan gibi resmediliyor. Bunları yapması için aslında toplumsal bir sebebi yok. Kişisel yaşadıkları ile dönüşümü başlıyor. Bu kısımdan sonra ise tamamen çizilen portre çok önemli. Kullanılan açılar ve teknik ile yönetmen her zaman sizi karakterin dışında tutuyor. Özdeşleşme ya da en ufak bir karaktere yakınlık hissedeceğiniz anda karakterden hatalı olduğunu belli edecek bir hareket görüyoruz. Bunlardan bazıları bilerek abartılmış ve sınırsızlaştırılmış. Çünkü karakterimizin hastalığını ancak bu şekilde kötü gösterebiliriz. Joe’nun Beck’e bağırdığı sahnelerde özellikle kullanılan yakın çekimler ve dalgalandırma efektleri ile karakteri tüm çirkinliği ve çıplaklığıyla sunuluyor. Hatalı olduğu anlar da kendini kandırışına da mantık dışı sebepler sunarak kötülüğü işaret ediyor. Peki ülkemizde böyle mi? Ülkemizde genel olarak aldatılan erkeklerin, kadınları öldürdüğü resmedilir. Kadın cezalandırılır. Erkek karakterimiz yakışıklı bir jön ise kesinlikle sinirlendiği kısımda yakın çekim verilmez ve kadının üzülüşü ve mahcubiyeti resmedilir. Ne açıdan bakarsak bakalım kadın karakterimiz suçludur ve eğer kadın karaktere erkek karakterimiz zarar vermiyorsa bu bir erdem olarak yine erkek karaktere yazılır. Bu erdemli hareketleri sergileyen örnek erkek portresi de daha rahat şekilde karakterle özdeşleşmemizi ve rol-model olarak kabullenmemizi kolaylaştırır. Sistem propagandası, manipülasyonu bu yöndedir. Buna göre hareket eder. Bu da devlet mekanizmalarının kontrolünden geçer ve bize sunulur. Sunulan tam olarak budur: Sistemin devam etmesi için “Güçsüz KADINLAR ve İktidar sahibi erkekler”. İşte bu çerçevede bakıldığında sürekli nefret söylemine maruz kalan, sürekli ezilen /dövülen/ cezalandırılan/ öldürülen kadınların resmedildiği insanlara sunulduğu dizilere/ filmlere maruz kalan bu toplumun da sonucunda “dünyada en çok kadın cinayeti işlenen ülkeleri” sıralamasında ilk 5’e girmesine şaşılmamalıdır. Çünkü toplumsal dinamikler ve devlet buna müsaade etmekte, bunu uygun kılmaktadır. Maalesef bu şekilde sunulması istenmektedir. Çünkü sistem devam etmelidir.

Bu şekilde yoğurulan bir toplumun nefretini kusuşuna şahit olduğumuz bu dönemlerde dizi izlerken aklımı sürekli kurcalayan “Bizde nasıl resmedilirdi ? – Neden böyle resmedilir?” kısmını düşünürken yazmayı düşündüm. Derdim çok büyük olduğundan kendimi kaybedip diziden uzaklaşıyorum. Bu şartlar altında her şekilde manipüle edilen bizler için biraz olsun bakış boşluğu olsun istedim. Amacına ulaşması dileğiyle…