Özgürlük neye yarar,
yaşarsa bir arada
özgürlerle tutsaklar?

Halkın Ekmeği, Bertolt Brecht

Devrimci mücadelenin yükseldiği ve sosyalist düşüncenin oldukça geniş bir alana yayıldığı 1970’lerde, kitapları ilgiyle okunan ve oyunları dikkatle izlenen başlıca yazarlardan biriydi Bertolt Brecht. 

İlk şiirleri 1914’te yayımlanan, okulda “enfant terrible” (dehşet çocuk) olarak tanınan, tiyatro merakına rağmen tıp ve edebiyat okuyan Brecht yaşamını; oyun yazarı, tiyatro kuramcısı, dramaturg, yönetmen, epik tiyatronun kurucusu ve baş temsilcisi, diyalektik maddeci tiyatro biçiminin öncüsü, şair, hikâye yazarı, romancı ve estetikçi isimleri adı altında sürdürmüş sanat için büyük bir değerdir.

Bertolt Brecht

Günümüzde birçoğumuz özellikle yeni nesillerimiz Brecht’in adını genellikle tiyatro oyunlarından duymaktadır. Bu durumun ne kadar olumlu bir hal taşıdığı elbette tartışılır. Şayet bana göre bu sıralar sahnedeki hiçbir eser Brecht’in sanata dair başkaldırıcı duruşunu yansıtamamaktadır. Hatta ve hatta isminin geçtiği bazı tiyatro oyunlarında, yönetmenin Brecht’in epik tiyatro kurucusu ve baş temsilcisi olduğunu bile unuttuğunu varsaymıyor değilim. Hal böyle olunca, seyircinin oyuncuya ve prodüksiyona olan saygısı ayaklar altına alınıp salonu terk etmeye yöneltmiyor değil.

Gerçi Genco Erkal ve Tülay Günal’ın başrollerini paylaştığı “Ben Bertolt Brecht”i unutmamak lazım. Bu zamana kadar izlediğim en iyi Bertolt Brecht uyarlaması diyebilirim, bir oyuncu olarak bu eseri ustalarımdan izlemenizi sonuna kadar tavsiye ederim.

Brecht’e gelince… Kendisinin oyunları, geçmişten bugüne insanı uyandırıyor; başını, devekuşu misali gömdüğü kumdan çıkarmasını sağlıyor; bilinçlendiriyor; uğradığı haksızlıklara gözünü açmasını sağlıyor diyebilirim. Geçmiş olduğumuz dönemlerde şehirlerdeki büyük tiyatroların yanı sıra amatör gruplar da Brecht’in kara mizahla dolu benzersiz satirik oyunlarını büyük bir hevesle sahneliyorlardı. Çünkü bahsettiğim yıllarda seyircilerin Brecht hayranlığı olağanüstü boyutlardaydı.

Bertolt Brecht

Aslında kolay değildi bu tiyatro tarzı; çünkü seyircinin oyundaki olaylara kapılıp gitmesini engelleyen; tam tersine, izlediği her şeyin bir oyun olduğu gerçeğini ona sık sık hatırlatarak, sahnede gösterilenler üzerinden yaşadığı hayatı sorgulaması için yepyeni ve aydınlık pencereler açan oyunlardı hepsi.

Bu süreç içinde Brecht ne mi yaptı? Daha sonraları “kokuşmuş burjuva tiyatrosu” olarak adlandıracağı Max Reinhardt’ın tiyatrosunda bir süre dramaturg olarak çalışmaya başladı. Ünlü Bavyeralı kabareci Karl Valentin’in tiyatrosunda borazan çalarken de epik tiyatro üstüne görüşlerinin etkisi altında kaldığı ErwinPiscator ile çalışırken de kendisini yeni bir tiyatro biçiminin arayışı içinde buldu.

Brecht çok geçmeden kırmızı kadife perdeyle cisimleşen burjuva tiyatrosunun, türlü yanılsamalarla seyirciyi uyuşturup “katharsis”e (boşalım) ulaştırarak yanılsama yarattığını, dolayısıyla kapitalist sömürü düzeninin devamlılığına hizmet ettiğini savunur. Bunu bilen bilir. 

Kendi deyişiyle, sahnede “çıplak gerçek” i yakalamaya çalışan Erwin Piscator’un, propaganda tekniklerini kullandığı politik tiyatrosunun da son kertede yanılsama yaratarak boşalıma yol açtığını fark eden Brecht, yamalı perde kullandığı sahneleme çalışmalarında görünenin ardındaki gerçeği yakalama ve sunma çabasına girişir.

Tarihsel materyalizmi ve diyalektik materyalist yöntemi tiyatroda uygulamaya çalışan sanatçı, toplumsal ilişkileri sınıfsal bakış açısıyla inceleyerek ekonomik, politik, toplumsal ve kültürel yanılsamaları tiyatro sahnesinde ortadan kaldırabilmek için yıllar boyu çalışmıştır. Yabancılaştırma efektleriyle seyircinin oyuna mesafeli ve eleştirel yaklaşmasını sağlayıp sadece görüneni değil, ardındaki gerçeği de görmesini ve yargılamasını hedeflemiştir. Ve başarmıştır da…

Marksist estetiği tiyatroda uygulamasıyla dünya tiyatrosunu en çok etkileyen sanatçı olan Brecht, aynı yöntemi sinema alanında da kullanmaya çalışmıştır. Slatan Dudov’un yönettiği, senaryosunu ise Brecht’in yazdığı; Kuhle Wampe Oder: Wem Gehört die Welt(Kuhle Wampe ya da Dünyanın Sahibi Kimlerdir?) isimli 1932 tarihli film, sinemada Marksist estetiğin en tipik örneğidir. Müziklerini Brecht’in birçok oyununun da müziklerini besteleyen Hans Eisler yapmıştır. 1929 dünya ekonomik depresyonunun işlendiği, farklı toplumsal sınıflardan insanların ekonomik depresyonun etkilerini tartıştığı filmde, trende geçen son sahne ise bizzat Bertolt Brecht tarafından çekilmiştir. Birçok ünlü sinema yönetmenine esin kaynağı olan Brecht’in estetik kuramı, Fransız Yeni Dalga Akımının ve özellikle de Jean LucGoddard’ın filmlerinde başat bir etkiye sahiptir.

Brecht’in oyunlarına dönecek olursak; eserlerinde duygudan çok düşünce, mantık ve sorular esastı diyebilir ve finale doğru adım adım yaklaşabiliriz. Buna göre; ironik söylem ve mizahi bir yaklaşımla gerçekleştirilen toplumsal eleştiri daha etkili oluyordu. İzleyenler ironi ve mizah aracılığıyla oyuna ve oyun kişilerine mesafe alıyor; duygulara kapılıp rahatlamak yerine; hayattaki her şeye, düşüne her şeye, düşünerek, sorgulayarak bakıyor ve gözleri biraz daha açılıyordu. Ki bana göre bu olması gerekenden başka bir şey değildi. Hayatın oyunla, oyunun hayatla buluşma noktasında adeta bir mucize oluyor; üst seviyedeki bir toplumsal gerçeklik, kendi iç dinamikleriyle olağanüstü bir açılım yaparak varlığını ortaya koyuyordu. Bu noktada, Brecht gibi söylersek, “Bilim çağının tiyatrosu, diyalektiği hoşlanılır bir duruma dönüştürecektir,” çünkü “bütün sanatlar, en üstün sanat olan yaşama sanatına hizmet ederler.” 

Altını çizerek söylemek istediğim; eserlerinde halk güldürülerinin etkileri açıkça görülen yazar, mizaha ve ironik yaklaşıma özel bir önem vermiştir. Üç Kuruşluk Opera (1928) isimli oyununun son sahnesinde, bir haydudun ağzından aktardığı “Banka kurmak banka soymaktan daha büyük hırsızlıktır,” sözü mizahi tutumuna en iyi örnektir kanımca.

Yaşamı boyunca birçok şiir de yazan Brecht, şiirin bir kullanım amacı, işlevsel bir değeri olması gerektiğini savunuyordu. Didaktik, dediğim dedik bir yapısı da olsa şairin şiirlerinde ince ruhlu oluşuna sıkça rastlayabileceğinizi söyleyebilirim…

İşte o şiirlerden biri… 

“Eylülde mavi bir gündü 

Genç bir erik ağacının altında sessiz 

Sardım onu, solgun bir aşktı 

Kollarımda tatlı bir düş 

Ve üstümüzde güzel yaz göğü 

Bir bulut vardı uzakta 

Öylesine beyaz ve öylesine yukarda 

Sonra baktım, sanki hiç yoktu 

Aylar geçti o günden sonra 

Şöyle ya da böyle sessiz 

Erik ağaçlarının hepsi kesildi 

Sorarsan, aşka ne oldu 

Anımsayamıyorum derim 

Ama bilirim ne düşündüğünü 

Yüzünü unuttum gerçekten 

Tek bildiğim, onu öptüğüm o zaman 

Öptüğümü de unuturdum 

Olmasaydı o bulut 

Anıyorum hala ve hep anacığım 

Bembeyaz ve uzak 

Erik ağaçları belki yine çiçek açar 

Belki o kadının şimdi yedi çocuğu vardır 

O bulut yalnızca bir dakika göründü 

Başımı kaldırdığımda uçup gitmişti.”

-Olmasaydı O Bulut/ Bertolt Brecht