“Hayatında hiç senfoni orkestrasıyla, baleyle, operayla, tiyatroyla karşılaşmamış olan insanlara en azından onların ceplerini yakmayacak bir ücretle bilet alıp gitmeleri sağlamak en büyük emektir bence”

 

Kerem Bozkurt: Hem Devlet Tiyatrosu’nda hem de Şehir Tiyatrosu’nda oynayan bir sanatçı olarak, tiyatronun sanata ve kültüre kattıkları değerleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bennu Yıldırımlar: Ben sadece Şehir Tiyatrosu’nda oynuyorum. İki kurumda da çalışmam zaten olanaksız. Eşim (Bülent Emin Yarar) Devlet Tiyatrosu’nda çalışıyor. Ben Devlet Tiyatrosu’nda çalışmadım, okurken 1988’de Şehir Tiyatroları’na başladım. 88’den beri bilfiil Şehir Tiyatrosu’nda çalışıyorum. Epey oldu yani. Sonuna kadar kurum tiyatrolarına inanan bir insanım. Bunun dışarıda da örnekleri var, tek örnek biz değiliz. Sanatın devlet tarafından desteklenmesi gerektiğine inanan bir insanım. Olaya finansal olarak baktığınızda belki satılan biletlerin para olarak miktarı, giderleri karşılamıyor olabilir. Fakat devletin daha ucuz bilet ile insanların tiyatroya gitmelerini sağlaması gerektiğine inanıyorum. Dünyanın her tarafında yapılıyor; oranlar bizim ölçümüzde olmayabilir ama her zaman desteğe inananlardanım. Sinemaya ve özellikle tiyatroya yani sanatın bütün dallarına desteğe inanan bir insanım. Ancak kültür seviyemizi böyle kalkındırabiliriz. Hayatında hiç senfoni orkestrasıyla, baleyle, operayla, tiyatroyla karşılaşmamış olan insanlara en azından onların ceplerini yakmayacak bir ücretle bilet alıp gitmelerini sağlamak en büyük emektir bence. Bir çocuğu nasıl yetiştirirseniz başından itibaren; o çocuk öyle gider. Küçük yaştan itibaren tiyatroya gitmeye alışan bir çocuk, büyüdüğünde de kendi çocuklarına tiyatroya gitmeyi öğretecek; en azından anlamayı algılamayı öğretecek. Evet, sanatsız yaşayabilirsiniz ama pek de zevkli olmaz bu hayat; ben ona inanıyorum. Çünkü hepimizin hayatı rutin, hepimizin sıkıntıları var ama şöyle bir soluk alabileceğimiz ortamlar olduğunda; bir tiyatroya gittiğimizde, kendimizi de farklı hissediyoruz. Evet, hayat her zaman yaşamaya değer ve daha yapacak çok işimiz var duygusuna erişiyoruz. Ama bu hayatın koşuşturması içinde bir de bir şeylere yetmeyen bir durum içindeysek de gerçekten yaşanılmaz bir hal alıyor hayat. Bu yüzden devletin katkısına ve kurum tiyatrolarına inanan bir insanım.

Kerem Bozkurt:  Şu an Shakespeare’in 12’nci Gece’sini oynuyorsunuz. Üniversitede ben de oynamıştım.

Bennu Yıldırımlar: Ne güzel, ne oynamıştın?

Kerem Bozkurt: Orsino’yu oynamıştım.

Bennu Yıldırımlar: En güzel rol bence.

Kerem Bozkurt: Ben aslında Malvolio’yu oynamak istiyordum Ama Orsino’da keyifli bir roldü…  Shakespeare’in evrenselliği hakkında neler söylersiniz ?

Bennu Yıldırımlar: 450-500 yıl önce yazılmış metinlerin hala günümüzde geçerliliğinin olması ve dünyanın her tarafında sahnelenebilmesi insanların ortak duygularını dile getirmesi açısından çok özel bir yazar. Nereye giderseniz gidin, dili bilmeseniz de o oyunu biliyorsanız rahatlıkla Shakespeare’i izlersiniz. Böyle bir evrensel insan kendisi.  İyi ki dünyaya gelmiş, iyi ki bu güzel oyunları yazmış. İnsanların aklınıza gelebilecek bütün karakterleri üzerine kafa yormuş ve bunları şiirsel dilde yazmış. Bu arada bizim reyting kaygılarımız oluyor ya dizilere başlarken gider mi gitmez mi babında; o da halkın içinde her gün oyununu izleyip oyunun nerelerde reaksiyon aldığına bakıp ona göre eklemeler ya da kısaltmalar yapıyor. Oyunun dramaturjisini halkla birlikte yapıyor. Bizim elimize geçenler de böylece en iyisi oluyor. Belki de kaç defa izledi yazdığı şeyi ve izleyip izleyip nerelerde reaksiyon aldığını belirleyip ona göre duyguları daha da derinleştirdi.

Kerem Bozkurt: Özel olarak oynamak istediğiniz bir Shakespeare oyunu var mı ?  Şu yüzden soruyorum; mesela Al Pacino ben Shylock’u oynamak için yaşlanmayı bekledim diyor. Sizin de ilerde ya da şu anda oynamak istediğiniz, 12’nci Gece haricinde özel bir Shakespeare oyunu var mı? Ya da belirli bir karakter var mı?

Bennu Yıldırımlar: Ben sanırım Shakespeare’den çok Çehov konusunda biraz istekliyim. 🙂

Kerem Bozkurt: Üç Kız Kardeş’te oynadınız.

Bennu Yıldırımlar: Oynadım, iyi ki de oynadım. Daha Çehov’un oynamak istediğim birçok oyunu var. Çehov’un kadın karakterleri açısından yaş sınırı olmayan, her yaştan kadını yazdığını biliyorsunuz. Kadınlar hem ekonomik özgürlüklerini hem de hayattaki durumlarını en fazla 150 yıl önce kazanmaya başlayıp erkeğin biraz daha arkasından gelir gibi görünse de bu konuda biraz atak yapmak lazım. Erkek egemen yazarlar, tiyatro oyunları ve sinema olabiliyor. Aslında ben kadının dünyasının erkekten daha renkli, daha filme ve tiyatroya uygun olduğunu düşünüyorum. Bunun için de kadınların daha çok yazması; cinsiyetçi olarak yaklaşmıyorum olaya, algılamanız açısından söylüyorum. Biraz erkek gözüyle bakılıyor. Ama Çehov’da bunu hissetmiyorum. O yüzden Çehov’un her oyunu bana aşina geliyor.

 

“Şu an en fazla izlenen Survivorlara falan baktığınızda öyle kavgalar öyle çekişmeler oluyormuş ki… Ben izlemiyorum ama bu benim hayatıma uygun bir şey değil.”

Kerem Bozkurt:  “Dar Ayakkabıyla Yaşamak” oyununda özelleştirilen bir ayakkabı fabrikasındaki işçilerin mücadelesi üzerinden medya eleştirisi yapılıyor. Bu kapsamda ele alacak olursak; medyanın, varoluşu gereği muhalif olan sanata yaklaşımı nasıl ve bu yaklaşımda samimi mi?

Bennu Yıldırımlar: Samimi bulmuyorum çünkü insanı sonuna kadar kullanmayı amaçladığını düşünüyorum. Bizim oyunumuzda da ölmek üzere olan insanları da sonuna kadar kullanıyorlar. Şu an oyunla gerçeği iç içe geçirdiğimiz bir dönemdeyiz. Şu an en fazla izlenen Survivorlara falan baktığınızda öyle kavgalar öyle çekişmeler oluyormuş ki… Ben izlemiyorum ama bu benim hayatıma uygun bir şey değil. Ben o adaya gitsem diyorum kendi kendime; programı da bilmiyorum ama herkesi bir düzene getirir, herkesi ortak bir şekilde ne buluyorlarsa ortaya getirip bölüşerek düzgün düzgün yemek yemelerini, hayatta kalmalarını sağlamaya çalışırım herhalde. Sistem size birinden daha üstün olma ve birini ezmeyi getiriyorsa bu bana ters. O adanın güzelliklerini yaşamak varken; birbirleriyle çekişmeleri bana çok anlamsız geliyor. Tabii program bir kural üstüne kurulmuş. Neler döndüğünü siz gençler olarak daha iyi bilirsiniz; bunlar bana ters. Ada fikri tabii ki benim her zaman hoşuma gider. Öyle güzel bir adada en azından insanın kendiyle kalması, kendiyle yüzleşmesi güzel.

 

“Ben  yurt dışına her çıktığımda en azından ülkemin bir ferdi olarak yanlış algıları silmeye özen gösteririm.”

 

Kerem Bozkurt: Kovačević’in üç oyununda oynadınız. Eşiniz de oynadı.

Bennu Yıldırımlar: Evet biz bir Kovačević ailesiyiz. Sonra Shakespeare oynuyoruz, öyle bir aileyiz 🙂

Kerem Bozkurt: Bu oyunların Türkiye’de bu kadar sevilmesinin, takip edilmesinin Kovačević’in sanatsal anlamda beslendiği Yugoslav coğrafyasıyla bizim coğrafyamızın benzer ögeler taşıması olabilir mi?

Bennu Yıldırımlar: Çok benzer olmasa da bize aşina. Onların geçtikleri süreçlerden umarım bizler geçmeyiz. ‘İntiharın Genel Provası’nda alttan alta başka bir metin vardır. Bunu anlamak isteyen anlar. Anlamak istemeyen de organ mafyasına çok güzel bağlayabilir. Her iki taraftan da anlaşıldığı zaman bugünün çelişkileri yatar metinde. Halbuki bana göre de İntiharın Genel Provası, Yugoslavya’nın parçalanması ile ilgilidir. Bunu yazar öyle yazmıştır. Çok da keyifle oynadık. Dört kişi, çok iyi anlaşan bir ekiptik. Hala o günlerimi özlerim. Büyük bir keyifle oynadık. Hatta gittik Sırbistan’da da oynadık. Novi Sad’da elli küsur yıldır yapılan bir festival var. İşin komik tarafı; bir sene önce Kovačević İntiharın Genel Provası ile bu festivale başvurmuş, kabul edilmemiş. Bizimki kabul edildi ve biz ilk defa hayatımızda Sırp seyircinin karşısında oynadık. Düşünsenize; Sırbistan’dan geliyorlar ‘Keşanlı Ali’yi oynuyorlar bize, onun gibi bir durum. Seçilmek açısından elbette güzel ama ürktük tabii. “Eyvah bizi nasıl anlayacaklar”. Çünkü Sırp seyircisi Türk seyircisi gibi değilmiş onu da öğrendik. Biz genelde misafir olarak gelenlere daha özel tezahüratta bulunup ayağa kalkıp alkışlarız, kendilerini kötü hissetmesinler diye. Öyle bir duygumuz var bizim ülke olarak. Onlar normal alkışlayan bir seyirci. Sonuçta biz Novi Sad’da oynadık, ayağa kalkarak alkışladılar. “Ha yanlış yapmadık olayı” dedik. Festivalden de güzel tepkiler aldık. Ertesi gün de Belgrad’da oynadık ve ona yazar da geldi. Yazar bizden daha heyecanlıymış dışarıda. Biz bir prensin yaptırdığı, harika akustiği olan 150 yıllık eski bir tiyatroda oynadık. Çok güzel reaksiyonlar aldık. Buradaki seyircinin verdiği reaksiyonları verdiler. Yine ayağa kalkıp alkışladılar. Hem ülkeyi temsil etmek hem de bizim algımız açısından çok önemli. Ben yurt dışına her çıktığımda en azından ülkemin bir ferdi olarak yanlış algıları silmeye özen gösteririm. Çünkü maalesef başka algılar oluyor yabancılarda. En azından zihinlerde iyi kalmak, güzel temsil edebilmek, hele sanat yapıyorsanız çok ayrı bu. “Bu insanlar da bu işi yapabiliyorlar,” dedirtmek benim açımdan önemli, ben öyle yetiştirildim.

Kerem Bozkurt:  Kovačević ile tanışmanızda söz konusu oyunların Türk insanındaki karşılığına dair bir konuşmanız oldu mu?

Bennu Yıldırımlar: En son yaptığımız oyunun, Dar Ayakkabıyla Yaşamak oyununun prömiyerine geldi. Şaşırtıcıydı. Prömiyeri Kadıköy’de oynadık. Kovačević eşiyle Kadıköy’e gelmiş. Prömiyer heyecanı üzerine bu heyecanı da yaşadık. Hatta finalinde hafif bir kırpma vardı. Ben “Eyvah o kırpmayı anlayacak,” dedim. Ama o yapılan işten çok memnundu. İntiharın Genel Provası’nda olduğu gibi pek keyifliydi. Hatta bana da şaka yaptı; “Artık bundan sonra sunuculuk yapabilirsin,” şeklinde. Karı-koca çok tatlı insanlar. Bir eleştirisi olmadı. Çünkü o oyunu dünyanın neresinde o oyunu koysanız; hemen hemen medya bu durumda maalesef. Neredeyse ölüleri gösterecekler yani.

Kerem Bozkurt: Peki  sizi bir Emir Kusturica filminde görebilir miyiz?

Bennu Yıldırımlar: Keşke olsa, keşke olsa. Keşke Underground’u tiyatroda yapabilsek.

Kerem Bozkurt: Evet çok güzel olurdu.

Bennu Yıldırımlar: Ben çok oynamak isterim.

Kerem Bozkurt:  İntiharın Genel Provası’nda kendine yabancılaşmış bir bireyin yaşamak için kendine sebepler buluşu mizahi bir dil ile anlatılıyor. Oyun kapsamında soracak olursak; Bennu Yıldırımlar’ın yaşama sebepleri nelerdir?

Bennu Yıldırımlar: Yaşama sebeplerim… Ne kadar sağlıklı giderse vücudum ve aklım; oyunculuğu yapabilme isteği, ailem, büyütmekte olduğum çocuğum, içinde bulunduğum ülkenin durumları… Ümidi kaybetmeden yaşamaya devam diyorum. Daha çok gülen yüzlerin olduğu, yaşamaktan keyif alan insanların olduğu, insanların en azından gülümseyerek birbirlerine bakabildiği, yanlış anlaşmaların olmadığı, yalanın da pembe yalanlar olarak kaldığı, kimsenin kimseye zarar vermeyen durumda yaşadığı bir ülke herkes gibi ben de istiyorum, arzuluyorum. Yoksa insan hep çocukluğunu aramaya başlayacak o da yaşlılık sendromu gibi algılanacak. Eskiden güzeldi, eskiden güzeldi diye. Bence daha güzel günler görmeliyiz.

Kerem Bozkurt: Erenköy’de yaşadınız değil mi ?

Bennu Yıldırımlar: Ben Ortaköy’deydim 4-5 yaşına kadar, ondan sonra hep Göztepe, Erenköy, Suadiye’yi içeren bölgede yaşadım.

Kerem Bozkurt: Erenköy Kız Lisesi’ne devam ettiniz…

Bennu Yıldırımlar: Evet.

“Sanatla uğraşan bir insan olarak bizler daha fazla duyarlıyız demek benim işime gelmez. Çünkü çok duyarlı insan var. Duyarlılık sonsuz.”

 

Kerem Bozkurt: Şimdi ‘Buluşma Yeri’ne geliyoruz. “Bugün dünyada her saniye açlıktan bir insan ölüyor. Tıpkı hiçbir zaman tedavi edilemeyecek en tehlikeli ve modern dünyanın ölümcül hastalığının açlık olduğunu kabul etmeyecek, etmez. Çünkü ilaç o hastalık konusunda susmaları için para verenlerin ellerinde”. Bu, oyundan bir replik. Bu cümleler ile paralel olarak; böylesine kapital bir dünyada acının, yoksulluğun, kötülüğün olduğu bu dünyada sanatçı olmak, duygularıyla yaşayan bir insan olmak nasıl bir his?

Bennu Yıldırımlar: Sanatla uğraşan bir insan olarak bizler daha fazla duyarlıyız demek benim işime gelmez. Çünkü çok duyarlı insan var. Duyarlılık sonsuz. Ama tabii kendini hasta etmeyecek derecede duyarlılığınla hayata devam edersin. Yapılan eşitsizliklere, sömürü sistemine insan ister istemez öfke duyar. Çünkü herkesin eşit doğup eşit şartlarda yaşaması fikrine saygı duyan bir insanım. Ama tabii gördüğüm o olmuyor. Çünkü toplumlar belli şekilde geri bıraktırılıyorlar. Geri bıraktırıldıkları için de yönetimleri daha kolay oluyor. Böyle bir durum söz konusu. Dolayısıyla bu insanların toplu olarak “Hayır, benim hayattan istediğim bu değil!” deyip örgütlenmesi de kısıtlanıyorsa, uzun süre böyle gidiyor. Tarihsel açıdan baktığımız zaman başka bir süreç içindeyiz. Köleliğin kalktığına da inanmıyorum, başka türlü bir kölelik sistemi var. Bir sürü ülke açlık sınırının da altında yaşarken; Afrika’da insanların ölümüne bakıp kendileri obezlikten giden bir sistem içinde dünyanın eşit olmadığını görüyoruz zaten. Başka şeyler var, onların da altında başka şeyler var. Onların yer altı kaynakları kullanma, onların topraklarını elde etme… Bu ara ölen ölsün, kalan sağları başka şekilde çalıştırırız duygusu kimin hoşuna gidebilir? Bunu ben insan olmakla algılamak istiyorum. Bir şeylere bağlamak istemiyorum.

Kerem Bozkurt: Fakirleri doyuramadığımızdan değil zenginleri doyuramadığımızdan dünya bu halde.

Bennu Yıldırımlar: O da bir düşünce olabilir. Nereye kadar doyacaksın? Mutluluk neyle sınırlı? Büyük iki yüzlülük varsa dünyada o açlığı geçici olarak doyurmakla bir yere gidemezsiniz. Maalesef yönetim şekilleri de ortada olan ülkeler, kan akıtılan ülkeler. Kanla nereye doğru gidilebilir? Bir sürü bebek açlık sınırı içerisinde. Olayı sadece dini boyutta alsanız da Müslüman Müslümana yapıyor bunu. Empati diye anılan şey geliştirilmedikçe, toplu olarak bir şey yapılmadıkça böyle süregelecek. Kendi kendine “Ben on kişiye yardım ettim,” deyip oturacaksın rahat rahat. “Tek bildiğim buydu,” diyeceksin. Evet kendi açından tamam ama… Dediğim gibi Afrika’dakilerin hepsinin ölümü bekleniyor herhalde. Zaten derileri siyah diye başka türlü bakılıyor. Hepimiz aynı genetik yapıya sahibiz. Tesadüfi olarak Çinli değiliz ya da Afrikalı değiliz. Burada doğduk. Bütün insanlar eşit benim gözümde ama…

Kerem Bozkurt: Coğrafyamız bir nevi kaderimizdir gibi.

Bennu Yıldırımlar: Değil mi… Kovačević Afrika’da yaşasaydı başka türlü oyunlar yazardı. Dar Ayakkabıyla Yaşamak Afrika’da oynansa mesela onlara da hitap edebilecek bir oyun. Bu da evrenselliği onun.

Kerem Bozkurt: Moskova’da bir restoranın muazzam büyüklükteki salonunda oturursun, kimse tanımaz seni ve sen kimseyi tanımazsın. Ama yine de yabancı hissetmezsin kendini. Burada ise herkesi tanırsın, herkes seni tanır ama yine de yabancısındır”. Bennu Yıldırımlar bir kadın olarak kendisini bu ülkede yabancı olarak görüyor mu?

Bennu Yıldırımlar: Yabancı olarak görmüyorum, henüz görmüyorum. Ben çok da kendi toplumumdan kendimi yalıtıp da yaşayan bir insan değilim, öyle olmadım. Kendini bir yere koyma duygusu bana biraz uzak. Sokakta yürürken de birisi selam veriyorsa selamı alırım. Saçma gelecek ama kediler ve köpeklerle merhabalaşırım. Yani insan olmanın keyfi başka. Ama sen değilsen ya da insansıysan o başka bir sorun demektir.

Kerem Bozkurt:  Üç Kız Kardeş oyununu hem 90’da hem de 2007’de oynadınız.

Bennu Yıldırımlar: 90’da konservatuvardan mezun olurken oynadım.

Kerem Bozkurt: Bu aradaki zaman zarfında oyuna ve karakterlere bakışınızda bir değişiklik oldu mu?

Bennu Yıldırımlar: Ben 90’da İrina’yı oynadım. Oyundaki en küçük bendim. Sonra Maşa’yı oynadım. Ama Olga’yı oynamak istemem. Sevmiyorum Olga’yı, sıkıcı geliyor bana. Olga’yı oynamak istemem; o zaman işte her şeyin biraz daha sonuna geldiğimi hissederim. Olga oynadığım zaman daha yaşlı olduğum ortaya çıkıyor.  Mesela Sonya’yı oynamak isterim; güzel kadını değil de ötekini. O kız benim daha hoşuma gider.

Kerem Bozkurt: Sartre’ın Saygılı Yosma oyunu zenci-beyaz ayrımı özelinde iktidar ve ötekileştirilenler kavramlarını konu alıyor. Ülkemizde son yıllarda çokça yaşanan kutuplaşma ve ötekileştirmeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bennu Yıldırımlar: Zor soru bu, gerçekten zor. Özel besleniyor gibi geliyor bana. Hoş değil yani. Barışçıl söylemleri bütün insanlar kabul eder, en barışçıl olmayanlar bile. Savaşı, ayrıştırmayı, birbirine düşürmeyi kim uygun bulabilir? İnsan olmanın kriterleri belli gibi, herkes biliyor bunu. Saygılı olmak, birinin hakkını yememek… Bunların hepsi çok evrensel şeyler.

Kerem Bozkurt: Rus ve Fransa edebiyatına bakışınız nasıl ,tiyatro oyunları özelinde soracak olursak?

Bennu Yıldırımlar: Sınavdan geçiyorum sanki, çok zor soruyorsunuz. 🙂

Kerem Bozkurt: Estağfurullah.

 

“Bizde bir de bir öfke durumu var. İnsanlar pat diye öfkelenip hararetleniyor, hatta bireysel silahlanma yaygınlaşıyor. Kimden ne reaksiyon geleceğini bilmeden yaşamak çok kötü. Konuşmayı beceremeyen bir sistem içerisinde nasıl anlaşabilirsiniz insanlarla?”

Bennu Yıldırımlar: Şimdi Rus insanı, Çarlık Rusya’sı, ardından 1917 Devrimi gibi ögeler coğrafya olarak bana yakın geliyor. Fransızlar biraz daha farklı. Ama ben bu konuda expert değilim. Hissettiğim bunlar. Bir Rus romanı okuduğunuzda kendinize o insanları daha yakın bulursunuz. Fransızca, Rusça güzel diller. Bu dillerde felsefi içerikli yazılmış şeyleri okumak, anlamak ve onların geçtiği tarihsel süreçleri anlamaya çalışmak insanı kibarlaştırır. Bizde bir de bir öfke durumu var. İnsanlar pat diye öfkelenip hararetleniyor, hatta bireysel silahlanma yaygınlaşıyor. Kimden ne reaksiyon geleceğini bilmeden yaşamak çok kötü. Konuşmayı beceremeyen bir sistem içerisinde nasıl anlaşabilirsiniz insanlarla.

Kerem Bozkurt: Bizim gibi bu kadar kültürel anlamda değişik yapıların olduğu toplumlarda bu çok daha öne çıkıyor.

Bennu Yıldırımlar: Ama bu özel ortak noktaları bulduğunuzda anlaşamayan insan olacağını düşünmüyorum Bir köye gidip bir köylüyü küçümseyerek başlıyorsanız; zaten köylü seni kabul etmez ki haklı da. Bu defa “oo köylüler kaba” oluyor. Kaba değil.

Kerem Bozkurt: Evet.

Bennu Yıldırımlar: Bu kadar yapıya gerek var mı? Bakın geçenlerde bir taksiye bindim. İstanbul üzerinde sarı bir bulut var. Hava sirkülasyonu olmazsa böyle kötü bir kent atmosferi olarak kalıyor. Genç de bir çocuk şoför, dedim ki;

-“Ne kadar fazla binalar”.

-“Ya evet”

-“Daha fazla ağaç olması lazım”.

1987 yılında çok güzel öten bir kuşun nesli tükenmiş, bizde yaşamamış. Açtım ona dinlettim kuşun ötüşünü. Ne işim varsa kuş dinletiyorum çocuğa.

-“Yeşilliğin de ne faydası var ki” dedi. Şimdi bakın; araba kullanabiliyor, ne eğitimi almış bilmiyorum ama yeşilliğin ne faydası var diyen bir insana nasıl yaklaşabilirsiniz.

Kerem Bozkurt: Süper Baba ve Yaprak Dökümü gibi mahalle ve aile kültürünü öne çıkaran dizilerde rol aldınız. Günümüzde bu kültürler yavaş yavaş yok olmakta. Bunun sebeplerini neye bağlarsınız?

Bennu Yıldırımlar: Bilmiyorum yavaş yavaş yok mu olmakta? Aile baskılarıyla da başka şeylere gidebiliyor insanların hayatı. Bence eski naifliğimizde şeyler yaşamıyoruz ama aile bizim toplum için çok önemli. Genelde de birileri fedakarlık yapıp hayatlarından sadece ailesi için yaşıyor. Bu da iyi değil. Koskoca insan, hayatı boyunca hiç kız arkadaşı ya da erkek arkadaşı olmamış, kendini kapatmış. Anne babasının yanında gençken çürüyen insanlar görüyorsunuz. Bu seferde aileye verilen önem bu kadar gerekli mi diye düşünüyorsunuz. Üretimin içine sokulmayan insan kendini kötü hissediyor. Mesela emekli insanlarda bu olur. Bütün hayatı boyunca aşkla işini yapmıştır, tam böyle rahata erdi hayatın tadını çıkarsın ayağını uzatsın dersin; o boşluktan insanlara birden kalp krizi falan gelir birden hayattan giderler. Keşke çalışmaya devam etseydi diye düşünürsün.

Kerem Bozkurt: Ya da gençlerin sigarasına falan karışırlar.

Bennu Yıldırımlar: Tabii tabii. Çok zordur, çöpü nereye koyduğuna falan bakar. Ben köpeğimle 7.15’de çıkardım, beni nasıl görüyor, o kadar erken kalkıp neden bana bakıyorsun. “O köpek orada bilmem ne falan”… Buna laf yetiştireceğinize bakın dünyada su azalıyor, onun üzerine biraz kafa yorun diye başka şeyle şaşırtmaya çalışıyorum, bakıyor yüzüme.

 

“Şu İstanbul kendine has mimarisi olan bir şehir; onu bile yok ediyorlar.”

 

Kerem Bozkurt: Mahalle kültürü için neler söylersiniz?

Bennu Yıldırımlar: Şu an kazancımız inşaattan.. Bizim kültürümüz zengin, ben anlamıyorum. Şu İstanbul kendine has mimarisi olan bir şehir; onu bile yok ediyorlar. Halbuki o mimariye uygun devam etmeleri gerekiyor, bir göz zevkinin oluşması gerekiyor. Onu yok ediyoruz. Koca koca tabut gibi binalar. O binanın içinde yaşadığın zaman ne kadar mutlu olabilirsin ki… En azından bir evim var duygusu ayrı tabii. Fakat dışarı çıktığında karşılaşabileceğin bir güzellik var mı o önemli. Burnunun dibi Rodos mesela. Rodos’a gittiniz mi?

Kerem Bozkurt: Hayır. Selanik’e gittim.

Bennu Yıldırımlar: Selanik güzel şehirdir. Rodos’un içinde kale var, kalenin içinde eski şehir var, bir de kalenin dışında biraz eskilik var, bir de Yeni Rodos dedikleri bir yer var. Eski Rodos’un içine girdiğin zaman Orta Çağ mimarisi. Ki ben çok severim o mimariyi, o dönemde yaşamak istemem de.

 

“Kadın olarak yaşamak zaten her dönemde daha zor. Bir de Orta Çağ’da; aman tanrım! Biraz zeki gibi görünüyorsan cadı olarak yakılırsın yani, nesini isteyeyim?”

Kerem Bozkurt: Niye yaşamak istemezsiniz?

Bennu Yıldırımlar: Kadın olarak yaşamak zaten her dönemde daha zor. Bir de Orta Çağ’da; aman Tanrım! Biraz zeki gibi görünüyorsan cadı olarak yakılırsın yani, nesini isteyeyim. Otur hamurunu aç, çocuğuna bak, temizlik yap, başka bir şey düşünme. Hala o dönemde yaşatılmaya çalışılan insanlarımız var. Böyle…

İstanbul. Tarihi yarım ada. Onun altında Bizans var. Bizans sanki hiç yaşamamış gibi üstünü örtmüşüz ya. Ardından Osmanlı. Koskoca iki tane imparatorluk. Üsküdar’da kazı yapılıyor alttan geçecek sistemler için; III. Ahmet bölgesinin altından; sonra bir şeyler çıktı diye bölgeyi değiştiriyorlar. Biz daha sonra öğrendik ki üstten almışlar almışlar; altta Bizans kenti var. Yani akıl almaz derecede. Ama bizim insanlarımız makinalar nasıl çalışıyor ona bakıyor. Altta kocaman şehir var diyorum adam önemli değil diyor.

 

“Biz ayrıca Lidyalıyız, ayrıca Sümer’iz, ayrıca Hitit’iz, ayrıca Mezopotamya’yız… Hepsiyiz. Çok önemli topraklar üzerinde yaşıyoruz.”

 

Kerem Bozkurt: Asıl değer vermemiz gereken etkenleri değersizleştiriyoruz değil mi?

Bennu Yıldırımlar: Genç bir ülkeyiz nereden bakarsanız bakın. Bu genç ülkenin de ilk 15 yılında bu zengin topraklarda hangi uygarlık yaşamışsa hepsini kucaklayan bir yapı oluşturulmaya çalışılmış. Biz ayrıca Lidyalıyız, ayrıca Sümer’iz, ayrıca Hitit’iz, ayrıca Mezopotamya’yız… Hepsiyiz. Çok önemli topraklar üzerinde yaşıyoruz. Bu sevgiyi aşıladığın zaman; insanlar orada çıkan Bizans yapısına değer verir, üstte çalışan alete değil. Bunu aşılayamıyorsak bizim suçumuz bu. Hiçbir şey bizim açımızdan 1071 değil. 1071’in ötesine, daha öncesine dayanan uygarlıkların geçtiği başka hangi toprak parçası var? Biz hepsinin harmanı olmalıyız. Bu daha da büyük tarihsel yük bindirebilir ama bu zenginliğin içerisinde olmak insanı her zaman yüceltir.

Kerem Bozkurt: Ama biz onun değerini bilemiyoruz.

Bennu Yıldırımlar: Artık bilelim. Tarih ve arkeoloji de çok sevdiğim için konuşuyorum.

Kerem Bozkurt: Zaten arkeolog olmak istiyormuşsunuz diye duydum.

Bennu Yıldırımlar: Çocukken arkeolog olmak isterdim. Hala ilgim vardır. Bir ara Çatalhöyük Dostları Derneği’ndeydim. Şimdi Göbekli Tepe derneği kurulsun, ona geçeyim. Geçende izledim, o nasıl bir kültür. Neler neler var ya. Düşünsenize dünya tarihini değiştirebilirsiniz, yurt dışındaki üniversiteler bunu kabul etmek istemiyor. 12000 yıl önce yapılmış şeyi şu an kabul etmek istemiyorlar. Çünkü onlar öyle bir tarih kuruyorlar ki neredeyse Eski Yunan’dan başlıyor. Eski Yunan’dan da öte bizim toprağımızda. Tarihi şaşırtacak ve değiştirecek; belki de tarih kitaplarını değiştirecek özelliklerimiz var. Bunun biz neresindeyiz, ne kadarını bilmek istiyoruz, ne kadarını benimsiyoruz, önemli olan o. Mesela Kars’a gidersiniz, ne kadar güzel bir kent… Ani Harabelerini dolaşırsınız, taparsınız ya. Bizim topraklarımız gibi zengin toprak var mı?

Kerem Bozkurt: Sanki bunu Balkanlar daha başarmış gibi; Viyana, Prag gibi şehirler daha başarmış gibi bunu.

Bennu Yıldırımlar: O kadar vakıf değilim. Ortak bir bakış açıları var ama bilimsel bakış açısı. Mesela Ohrid’i gördünüz mü? Makedonya Ohrid Gölü. Çok güzel bir göl. Çok güzel eski bir Osmanlı kasabası, ben çok severim. Kasabayı o kadar güzel korumuşlar ki… Eski Türk evleri var ve gerçekten koruyorlar çünkü eski bir evin varsa ona bakmak ayrı bir masraftır. UNESCO tarafından da korunan bir bölge çünkü doğal bir göl. O gölde çıkan balıklar yenilmiyor. Göle de gir suyunu iç yani, öyle temiz. Böyle olduğu zaman bütün dünyayı gez için açılır. Ama tünel yapılacağına oradaki Bizans kenti çıkarılsın oylansa ben ona veririm. Ben nasıl olsa motorla karşıya geçebiliyorum.

Kerem Bozkurt: Biraz bireysellik, biraz bencillik derken ve artık dünyada sadece biz varmış gibi yaşıyoruz.

Bennu Yıldırımlar: Rant. Rant ve para üstüne kurulan sistemde ne olabilir… Mesela Yalova bu ülkenin bence tarım arazisi. Ama sen o kadar çok yapıyı kurarsan oraya, bir de fay hattına yakın, yumuşak toprak… Olabilecek depremlerde kaybı göze almış olursun. Şu İstanbul’a nerelerden sebze meyve geliyor. Sana Yalova’dan gelebilir bunun yerine, Yalova’daki yeter sana. Bilimsellik olmadığı zaman domino taşı gibi her şey birbirini etkiliyor.

Kerem Bozkurt: Bilimsellik olmadığı zaman sistem de olmuyor. Sistemsizliğin sistem olduğu bir ülkeyiz.

Bennu Yıldırımlar: Evet, evet. Maalesef.

Kerem Bozkurt: ‘Eski Fotoğraflar, Gece Melek ve Bizim Çocuklar, Kaç Para Kaç’ gibi bağımsız sinema filmlerinde oynadınız. Sizi çok fazla sinema projesinde görmüyoruz. Bunun sebebi nedir?

Bennu Yıldırımlar: Ben 10 yıl üst üste devamlı televizyonda çalıştım. Televizyon ve tiyatroyu birlikte götürdüm. O zaman gerçekten sıkışık bir program içerisinde oluyorsunuz. Film teklifleri geliyor, gelmiyor değil. Yazın yapacaksın, uygun bir şey bulup. Kışın ve İstanbul dışıysa o film, oynayamıyorsun. Bir filmde oynadım en son. Sözleşme gereği söyleyemiyoruz. Dizim olmadığı için de rahat rahat Çanakkale’ye gidip çekim yaptık. Umarım her şey yolunda olacak.

 

“Atıf Yılmaz, çok efendi bir insandı, çok da tiyatro oyunu izleyen bir yönetmendi. Bizim yönetmenlerimiz çok fazla tiyatro oyunu izlemez.”

 

Kerem Bozkurt:  Atıf Yılmaz  ile çalışmak nasıldı?

Bennu Yıldırımlar: Atıf Bey’le ben çok seneler önce çalıştım, zaten birkaç sahnem vardı. Çok efendi bir insandı, çok da tiyatro oyunu izleyen bir yönetmendi. Bizim yönetmenlerimiz çok fazla tiyatro oyunu izlemez. Tiyatro oyuncularına karşı bir bakış açıları vardır. Şimdi o deliniyor da… Ama Atıf Bey bütün oyunları izlerdi.

Kerem Bozkurt: Bergman gibi diyebilir miyiz? Yani o da tiyatrodan beslenen bir yönetmendi.

Bennu Yıldırımlar: Oyuncu seçimi açısından bence küçük tiyatroları izlemek gerek, çok iyi oyuncular var. Biz de oyuncu sorunu yok zaten, yönetilme sorunu var.

Kerem Bozkurt: Senaryoda da sıkıntılar var değil mi?

Bennu Yıldırımlar: Maalesef. Böyle şeyleri söylemeye hakkım olduğunu düşünmüyorum ama bu coğrafyada o kadar çok ikilem, çelişki var ki… Zaten iyi şeyler çelişkilerden ortaya çıkar. Bunu da didaktikliğe girmeden aktarmak gerek. İran sineması mesela, çok sevdiğim bir sinemadır. Satıcı’yı seyrettiniz mi?

Kerem Bozkurt: Evet çok beğendim. Üzerine çok düşündüğüm bir film.

Bennu Yıldırımlar: Hem kadın erkek ilişkisi üzerine hem toplum üzerine, çok güzel ve hepsi ne kadar güzel oynamış. Bu hikâyeler bizde de yaşanıyor. Niye bizde yapılmıyor bu tür şeyler?

Kerem Bozkurt: Sizce kadın sonunda neden affetti ?

Bennu Yıldırımlar: Yine toplumsal baskı. Aslında kadında görüyorsun zaten kendine yetersizliğini. Ama o da bildiği yöntemden gidiyor ki o da aydın bir kişilik, kadın da adam da. Ama toplumun da baskısı var insan üzerinde.

Kerem Bozkurt:  Tiyatroda oynadığınız karaktere hazırlanma süreciniz nasıl oluyor ve kamera önü oyunculuk ile sahne önü oyunculuk arasında gördüğünüz en net fark nedir?

Bennu Yıldırımlar: En net fark; herkesin söyleyeceği şeyi söyleyeyim, birisinde seyirci sizi devamlı izliyor, birisinde de devamlı yönetmenin doğrultusunda sizin yeterliliğinize bakılıyor ve sonunda da zaten bir montaj olayı var. Ama tiyatro iki aylık bir çalışma süresinden sonra her şeyi belirlediğiniz oranda devam eder. Hafif de bir deli işi olduğu için oynadığınız her gece prova süresince belirlediğiniz doğruları iyi yapmaya gayret edersiniz. Birisi işte televizyon olduğu için daha fazla insana ulaşma imkânınız var. Tiyatroda da doğal olarak seyirci sayısıyla doğru orantılı. Ama bir tiyatro oyuncusu her zaman tiyatroda oynamaktan daha keyif alır çünkü anında her şeyi hisseder. Siz orada bir organizmasınız, seyirci orada bir organizma. 500 kişi geliyorsa o sahneye, 500 kişinin de farklı algısı var. Onu hissetmek çok güzel.

“Şevket Çoruh gerçekten çok güzel bir sahne açmış. Sanki 100 yıldır orda olan bir yapı gibi yapmış içini.”

 

Kerem Bozkurt: Sinema tiyatro salonları yıkılıp yerine şahsiyetsiz binalar dikiyoruz. Toplumsal hafızamız gün geçtikçe zayıflıyor. Toplumsal hafızamızın zayıflaması konusunda neler düşünüyorsunuz? Devletin kültüre ve sanata katkısı nasıl olmalı?

Bennu Yıldırımlar: Desteği hiçbir zaman çekmemesi gerekiyor. Bence tiyatro binası olarak yapılmış binaların korunması önemli. Mesela bir dönem vardı Tepebaşı Tiyatrosu’nu tekrar yapmak fikri, senelerdir bekliyoruz yapılacak diye. Bunlar sanatseverleri üzüyor. O AKM’de herkesin bir anısı var. O bölgeye çok yakın Şevket Çoruh’un açtığı Baba Sahne var. Açılışına gidememiştim babamla birlikte bir ziyaret edelim dedik. Şevket Çoruh gerçekten çok güzel bir sahne açmış. Sanki 100 yıldır orada olan bir yapı gibi yapmış içini. Locaları var, şimdi oyunlar sahnelenmeye başlanılacak. Müthiş bir şey. Tünele yakın Muammer Karaca Tiyatrosu’nun elden geçmesi lazım, orada da başka şeyler dönüyormuş, öğrendik. Ne gereği var değil, sanat her zaman gerekli. Keşke daha fazla yapılsa. Türkiye’nin her tarafında, her ilinde dünya standartlarında sahnelerimizin olması arzusu içerisindeyim. İsteyenin bir yüzü kara… İnsanlar gelirler, biz olmadık yerlerde tiyatro açtık. Gaziosmanpaşa’da ilk açıldığında sahne, altımız düğün salonu, düğün salonundan gelen sesler belli. Olmadık bir yerde tiyatro yapıyorsunuz. Gelen insanların sosyolojik olarak yapısı farklı. Fakat birkaç sene içerisinde her şey öyle değiştik ki… Verdiğiniz zaman onlar da alıyorlar. Yeter ki siz vermeyi bilin. Halkı küçümsememek gerekiyor. Götürdüğünüz hizmeti zaten görüyor ve gidiyor halk. En azından bir ayak alışkanlığı kazanıp, merak edip diğerlerine gitmeye başlıyorlar. Bu çok önemli. Bu bir kültür sistemidir. Siz tek sesli müzikle hayatı devam ettirmeye çalışırsanız insanlara, bir de arabesk gibi bir şeyle karşılaştırırsanız insanın içi bayılır. Gerçekten intihara daha eğilimli bir toplum yaratırsınız. Bu kadar acı nereye kadar? Klasik müziği anlamak için beynin iki yarım küresi arasında iletişimin olması gerekiyor. Bunlar olduğu zaman beyin çalıştığı için kendini daha iyi hissediyor. Ama devamlı aynı şarkıyı dinlerseniz o sizin beyninizi geliştirmez. Ritimler de birbirine benziyor. Mesela şurada çalan tıs tıs bile beni rahatsız ediyor. Ne olduğunu anlamadığım bir şey çalıyor. Dalga geçenler olabilir ama Boğaziçi Caz Korosu var, onların konserleri var, ne kadar zevkli… Onlar da türkü söylüyor ama farklı söylüyor. Çok sesli bir toplum olabilmek önemli.

Kerem Bozkurt: Heiddeger “İnsan dilin içine doğar. Varlık evi olarak dil, kültür ve tarihten bağımsız değildir,” der. Dilin bireysel ve toplumsal varoluş sürecine katkısını değerlendirir misiniz?

Bennu Yıldırımlar: Çok keskin hatlarla bu soruyu cevaplayabileceğimi düşünmüyorum ama yeni yazarlarımız var. Ben de gidebildiğim ölçüde yeni oyunları izliyorum, gerçekten gelişmekte. Yazmaya karşı şevk var benim gördüğüm. Bunların yarışmalarla teşvik edilmesi üzerine eğilinmesi gerektiğine inanıyorum. Bir dönem radyolara gelen tiyatrolar o kadar kötüydü ki… Ben radyo tiyatrosunu çok severim. En iyilerini güya seçiyorlardı ve biz de seslendiriyorduk. O iyilerde bile soru işaretleri kalıyordu. Yazmaya biraz daha geç başlıyoruz. Kendi duygularımızı ifade etmekte biraz daha gecikiyoruz. Daha sözel bir toplum olarak kalıyoruz. Halbuki yazı alanımız da bizim iyi, bir sürü dile çevrilen çok iyi yazarlarımız var. Sanırım bu teşvik edilmedikçe daha çok duyduğumuzla idare eden bir toplum haline geliyoruz. Tabi ki bir Türk tiyatrosundan bahsetmek istiyorsak; Türk tiyatrosu yazarlarıyla var olmalı. Dünya tiyatrosundan da büyük yazarları zaten takip ediyoruz ve oynuyoruz. Bizim sorunlarımıza eğilen oyunlar daha çok istiyoruz. Ne kadar teşvik edilirse o kadar yazılır. Ne kadar sorunlu yazılsa da o sorunlu yazılar sorunsuza doğru evrilir. Her zaman olduğu gibi gençlere inancımız büyük. O küçük tiyatrolarda kendilerinin yazdıkları ve yönettikleri oyunlara güveniyorum.

Kerem Bozkurt: Siz yazmayı denediniz mi  hiç?

Bennu Yıldırımlar: Yok yazmadım.

Kerem Bozkurt: Oyun yönetmeyi düşünüyor musunuz?

Bennu Yıldırımlar: Ben sadece şu an oyunculukla ilgiliyim.

 

“Toplumun bilinç düzeyini ‘Aşk-ı Memnu’nun kitabı çıkmış’a kadar indirgemişseniz; bu gerçekten başkalarının sorunu. Televizyon odaklı bir kültür yaşıyoruz.”

 

Kerem Bozkurt:  Popüler kültürü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bennu Yıldırımlar: Popüler kültür sanat değil, o belli. İnsanları bir yere doğru çekmek açısından uygun şartlarda kullanılabilir olarak geliyor bana. Mesela televizyonda gördüğü insanı sahnede görmek isteyen, hayatı boyunca hiç tiyatroya gitmemiş insanın da sadece bu fikirle dahi gelmesi etkiliyor beni. Toplumun bilinç düzeyini “Aşk-ı Memnu’nun kitabı çıkmış”a kadar indirgemişseniz; bu gerçekten başkalarının sorunu. Televizyon odaklı bir kültür yaşıyoruz. İyi beyinlerin elinde bu toplumu belki de geliştirecek olan televizyon ama bu sistemde geliştirdiğine inanmıyorum. Gördükleri, beğendikleri, belki daha yakından görmek istedikleri oyuncuları tiyatroda görmek için bir merak uyandırıyor tabi. Popüler kültürün de böyle bir katkısı var.

Kerem Bozkurt: Varoluşsal sürecinizde sizi etkileyen filmler, kitaplar ve sanat insanları hangileri olmuştur?

Bennu Yıldırımlar:  Beni etkileyen çok değerli hocalarım; Yıldız Kenter, Güngör Dilmen, Ahmet Leventoğlu, Müjdat Gezen… Güngör hocamız çok iyi bir oyun yazarıdır. Hatta çok da özel bir dostluğumuz var, hala eşiyle de görüşürüm. Kendisi vefat etti maalesef. Özel insanlardan yetiştiğiniz zaman, size değer veren insanlar hocanız olduğu zaman siz o insanları hiçbir zaman unutmuyorsunuz. Onların doğruları sizi de etkiliyor ve hayata bakışınızı etkiliyor. Sizin de geriye bıraktıklarınız onlarla doğru orantılı oluyor. Tabii ki anne babanız sizi nasıl yetiştirdiyse onlar da etkili. Burada sayılamayacak kadar çok faktör var ama benim bahsetmek istediğim eğitim tabii ki. Karşılaştığınız güzel filmler, güzel oyunlar, aynı heyecanı duyduğunuz aktörler… Bazen insan umutsuzluğa kapılır ama öyle bir film izler öyle bir tiyatro oyunu izler ki yaşam size çok keyifli gelir. İyi ki böyle bir mesleğin içindeyim, yapacak daha çok şey var duygusuna eriştirir. Bütün bu özel insanlarla aynı dönemde yaşamaktan keyif alır insan. Tutunacağınız dallarınızın olması gerek. Sonra genç bir nesil geliyor gerçekten, enerjisi yüksek. Onların da içlerindeki o enerjiyi kaybetmeden mesleğinizi yapmaya devam ediyorsunuz, bu çok güzel. Ama ben çöpçü de olsaydım çöpçülüğü de en iyi şekilde yapmaya çalışırdım. Meslek ayırt etmiyorum.

Kerem Bozkurt: Yazarlar, edebiyatçılar olarak sizi kimler etkiledi ?

Bennu Yıldırımlar: Çehov, Shakespeare tabii ki, onları söylemeye bile gerek yok. Pat diye sorunca birinden birini ayrıt ediyormuş gibi oluyor. Şu dönemde daha çok biyografiler okuyarak kendi hayatımızla karşılaştırarak geçiyor. Tarih ve biyografi ile daha çok okuyorum. İnsanların bıraktıkları ile bizler neler bırakacağız üzerine düşünüyorum. Fazla fazla gündem takip etmekten kafam çok yorgun tabii. Herkeste bir yorgunluk ve herkeste başka türlü bir öfke var. Gülümseyen insan ya da olayı şakayla anlatmaya yatkın insanlarımız biraz daha azalıyormuş gibi geliyor. Ya da gülen insanı ters anlamaya yatkınız, gerginiz. Gerginliğin aşılmasını diliyorum.

Kerem Bozkurt: Çok teşekkürler, ayırdığınız vakit ve bu güzel sohbet için.

Bennu Yıldırımlar: Ben teşekkür ederim.