Özlem Güveli Türker ile tiyatrodan konuştuk. Müşfik Kenter’den, Zeliha Berksoy’dan, Ferhan Şensoy’un Nöbetçi Tiyatrosundan, Dostlar Tiyatrosu ve “Asiye”den, Diyarbakır Devlet Tiyatronda geçen zamanlardan, kalaşnikoflar eşliğinde çıkılan turnelerden mesela.

Romanya Uluslararası Tiyatro Festivali’nde “Ful Yaprakları”ndaki başarılı yorumuyla kazandığı Elvira Godeanu “En İyi Kadın Oyuncu” ve “Tersine Dünya” ile gelen,  41. İsmet Kuntay “En İyi Kadın Oyuncu” ödüllerinden…

“Avcı”, “Kanlı Düğün”, “Urfaust” , “Sekiz Kadın”, “At”, “Katını Bulamayan Asansör”, “Yeşil Papağan Limited”, “Ful Yaprakları”,  “Tersine Dünya “, “Fatima’nın Erkekleri” başta olmak üzere rol aldığı oyunlardan, hayattan…

Duygularını, tekniğini, sınır tanımaz sahne hâkimiyeti ve karizmasını, doğal oyunculuk yeteneğini kattığı, sanatını her defasında bir üst çizgiye taşıyan rollerden, tekrar ve tekrardan selama çıktığı, alkışların dakikalarca devam ettiği anlardan, bitmesin, biraz daha devam etsin, diyerek izlediğim “Fatima’nın Erkekleri”nden, Özlem Güveli’yi bir başka doruğa taşıyan “Tersine Dünya”  ve “Bitirim Leyla” karakterinden, “Ful Yaprakları”ndan…

Kalpleri büyüleyen benzersiz yorumları, başarıları, turneleri, bütün o seneleri, her şeyi konuştuk.

Bazı röportajlar, hep derim ya, unutulmazdır, her anı bir başka güzelliktedir ve yaşadıkça beni hiç terk etmeyecektir, bunu daha en baştan hissederim. Yine aynı duygular içindeyim.

Ve birazdan ses kayıtlarını dinleme, yazma ve sizlerle paylaşma zamanı… Üstelik noktasına, virgülüne dokunmadan.

Aslında tiyatro tutkusu, çocukluk yıllarında başlamıştı. Öncelikle iyi bir izleyiciydi o yaşında, Akbank Çocuk Tiyatrosu, İstanbul Şehir ve Devlet Tiyatrosu’nun sergilediği oyunları takip ediyordu. Çoktan ‘koltuk tozu’na bulanmıştı anlayacağınız. Hani derler ya, kafayı takmıştı, tiyatrocu olacaktı. Bu konuda en büyük desteği, ağabeyi Ziya Güveli’ydi.

“Ortaokuldayken, Levent Kırca, Ali Atik, Enis Fosforoğlu’nun; hemen sonrasında da Zafer Diper’in tiyatro kurslarına katıldım. Gece provalarından Ziya Ağabeyimle dönüyorduk eve. Ailem için öncelik ve tek koşul okuldu, bu bağlamda derslerimi hiç aksatmadım.”

“Sürekli kitap okuyor, klasiklerin yanında çağdaş edebiyatı olabildiğince takip etmeye çalışıyor, arkadaşlarımla şiir sohbetleri yapıyorduk. Yarışım kendimleydi. Erişeceğim amaçlarım vardı. Tam da o günlerde, hayli ses getiren ‘Nasrettin Hoca ve Eşeği’ adlı oyunda rol aldım.”

“Lisedeydim. Ferhan Şensoy Nöbetçi Tiyatro’yu yeni kurmuştu. O gruba katıldım. ‘Büyük Romülüs’ oyununda, amatör tiyatro çalışmasının tadına vardım yeniden.”

“Şunu özellikle ifade etmeliyim ki; Zafer Diper’de Bertold Brecht’i tanımıştım. Ferhan Şensoy’la komediyi, zamanlama tekniğini, doğaçlamayı, söylenecek sözün nasıl, ne şekilde söyleneceğini öğrendim. Tekrar Zafer Diper’in ekibine, Bizim Tiyatro’ya döndüm. Kararım kesindi. Sadece ve sadece tiyatro!”

“Konservatuvara hazırlanma süreci başlamıştı benim için. Mustafa Arslan ile çalıştım. Adeta bir kamp hayatıydı o günler, diyebilirim. Diksiyon, nefes açma, Shakespeare’den soneler, ‘Kurban’dan ‘Zehra’, ‘ Keşanlı Ali Destanı’nından ‘ Zilha’yı çalıştık…”

“Mimar Sinan Üniversitesi İstanbul Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü’nü ikincilikle kazandım. Birinci Oktay Korugan’dı. Hatta sonradan öğrendim, sınav esnasında yaşar kıldığım ‘Zilha’yı, Gülriz Hanım’dan bile iyi oynadığımı söyleyenler olmuş.”

“Sahi, İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde okumaya da hak kazanmıştım. Ama tercihim, elbette sadece tiyatroydu.”

“Konservatuvarda Müşfik Kenter, Zeliha Berksoy, Oğuz Aral, Raik Alnıaçık, Sema Karlıbel, Sevinç Akransel hocam olmuşlardı. Zeliha Berksoy’dan, gesture, metin çözümlemesi, chansonlar ve tabii, Brecht’i öğrendim. Metin çözümlemesini de.”

“Müşfik Kenter ‘Önce insan olun, duygu sizden, ta içinizden, yüreğinizden çıkıp gelsin, sonra duyguları oynadığınız karakterle bütünleştirirsiniz, his her şeyinizdir,’ derdi. Diyafram ve doğru beden kullanımının yanı sıra derinlemesine rol analizini de Müşfik Hoca’ya borçluyum.”

“Sahnede kıyafet, aksesuar, dekora ihtiyacımız olmadığını, söylerdi Müşfik Hoca. ‘Yüreğinizle oynayın yeter. Samimi, içten, doğal olun. Biz zaten ‘mış’ gibi yapıyoruz. Mış’ın mışı’na gerek yok. Dahası çok ciddi olmayın, kasılır, yok yere rolden koparsınız. Keyif almaya bakın. Zaten bu mesleğin ilk kırk senesi zor, sonrası kolaydır,’ derdi hep.

“Şimdi düşünüyorum da, ilk kırk yıl elbette hayli güç. Öğrenmekle, denemekle, doğruyu, en iyiyi aramakla, yeniden başlamalar, kendini aşmak, sıfırlamayı bilmekle, sürekli çalışmakla geçiyor. Hedef, bir oyuncu için uzakta, hatta en uzaktadır. Bazen hiç erişilmez. Olgunlaşmak esastır. Öğrendiklerin, tecrübelerin rolüne değer katar. Oldum dediğinde, bittiğini onaylamış olursun.”

“Biliyor musunuz, tiyatro benim için insan ve yaşama dair her şeyi kapsar.”

“Evet, konservatuvarda da çalışkan bir öğrenciydim. Zeliha hocanın gözdesiydim. Onun emrivakisiyle, bir gün kendimi ders çıkışı, Baro Han’da Dostlar Tiyatrosu’nun sahnesinde, bir başka ifadeyle, yeni bir okulun, deneyimin içinde buluverdim. Genco Erkal, Meral Niron, Zeliha Berksoy, Nuran Oktar, Emel Çevrim, Zihni Küçümen, Mehmet Akan, Avni Yalçın ile ‘Asiye Nasıl Kurtulur?’ da rol aldım. Jülide Kural da kadrodaydı. Zeliha Hoca ile aynı kulisi paylaşmıştık.”

“Bu arada hemen belirteyim, Zeliha Hoca, bizlerle özel hayatlarımıza kadar yakından ilgilenir, olası hatalardan korumak için tam anlamıyla kol kanat gererdi. Şimdi hatırladım, bir cümlesi vardı: ‘Yeteneğimi size şırınga edemem, bu saatten sonra rakibiz, bunu hiçbir vakit unutmayın.’

“Konservatuvarda öğrenciyken seslendirme yapmak, reklam filmlerinde rol almak yasaktı. Kuralı bozan her kim olursa olsun, ikmale bırakılırdı.”

“1983 olmalı, ‘Boğaziçi Üniversitesi Şenliği’nde, ‘Pitekontropus Üzerine Çeşitlemeler’, yaklaşık bir sene sonra da, TRT için çekilen ‘Saraylar ve Tarih’ belgeseli, 1985’te de ‘Bugünün Saraylısı’ adlı televizyon dizisinde rol aldım.

“Konservatuvardan mezun olduğumda hedefim devlet tiyatrosu oyuncusu olmaktı. Bu arada İzmir Dokuz Eylül Üniversitesinde asistanlık sınavını kazanmıştım. Devlet Tiyatrosu’nun kadrolu oyuncusu olarak 1988’de, Diyarbakır’a tayinim çıktı. Nurşen Girginkoç’un yönettiği ‘Ölüm Tuzağı’nda yönetmen yardımcılığı yaptım. Ardından ‘Yanlışlıklar’, ‘Kuşkucu Adam’, ‘Kurban’, ‘Yunus Emre’ , ‘Güneş’in Çocukları’, ‘İbiş’in Rüyası’, ‘Bernarda Alba’nın Evi’nde rol aldım.”

“Diyarbakır’da tiyatroya ‘canlı sinema’ diyenler vardı. Şimdi düşünüyorum da, zor günlerdi. Gergin, soğuk, bulutlu. Acılı. Kasırgalı. Kalaşnikoflu korumalar eşliğinde turnelere çıkıyorduk. Bir defasında, dağlık arazide otobüsümüzün önü kesildi, o an her şey olabilirdi.”

“Hiç unutmam, Körfez Savaşı devam ediyordu. Bozkurt Kuruç geldi bir gün. ‘Halka moral vermek göreviniz,’ dedi. Bombalar uçuşurken sahnedeydik. Çıktık, oynadık. Perde kapatmadık.”

“Yorgundum. Hatırlıyorum, Ferdi Merter oyunu bir gecede ezberlememizi istemişti. Ertesi gün provaya, yetmiş iki sayfalık tekstin altmış beş sayfasını ezberlemiş olarak gittim.”

“Dört yıl kaldım Diyarbakır’da. Devlet Tiyatrosundaki görevimin yanında Dicle Üniversitesinde, Diyarbakır Yuva ve Yetiştirme Yurtlarında gençler, çocuklarla çalışmalar yaptım. ‘Çehov Sevgili Doktor’, ‘Gökkuşağı İlkokulu’, ‘Bir Gün Yağmur Yağmayabilir’ adlı oyunları yönettim.”

“İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda ilk oyunum ‘Kassandra’yı diğerleri izledi. Arada yurt içi ve dışında atölye çalışmalarına katıldım. ‘Hoşçakal Umut’ filminde rol aldım. Habitat etkinlikleri çerçevesinde, Ara Güler’in diaları kullanılarak hazırlanan, ‘Ara’nın Anadolu Destanı’ adlı gösteride ki Yaşar Kemal’in yazdığı ön sözden yola çıkılarak hazırlanmıştı teksti, yönetmen ve oyuncu olarak görev aldım.”

“2007-2009 yılları arasında İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda müdür yardımcılığı yaptım.”

“Haliç Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tiyatro Ana Sanat Dalı’nda yüksek lisansımı tamamladım.”

“Yanlışa yanlış demesini, hakkım olandan vazgeçmemeyi her zaman bildim. Sözümü söyledim. Kendimi ezdirmedim. ‘Fatima’nın dediği gibi’ an geldi hem boğ, hem matador oldum.”

“Egolardan arınıp insana dokunmayı seviyorum. Saygısızlığa toleransım yok, saygısızlığı, kabullenemem. Paylaşmayı, yardımlaşmayı çok severim. Tiyatro bir ekip işi. Sahnede tek başıma, değilim ki. Karşımdaki oyuncu ya da oyuncuları asla ezmeye, rol çalmaya yeltenmedim.”

“Her seferinde farklı oynamanın heyecanını yaşıyorum, amatör ruhumu hiç terk etmedim. Doğru, hep seçici davrandım ve güzel projelere denk geldim.”

“Oyun öncesi aksesuarlarımı mutlaka kontrol ederim. Bu meslek iç disiplini gerektiriyor, düzenli spor ve egzersiz bir oyuncunun olmazsa olmazıdır, bana göre.”

“Tiyatro er meydanıdır. Herkesin her role, her piyese nefesi yetmeyebilir. Müşfik Hoca şöyle derdi: ‘Bir oyunu doğru oynarsan çıkıp oynar, alkışını alırsın. Bir de oyuna yeteneğini, bilgini katarsan parlarsın.’”

“2017-2018 ‘de Mimar Sinan Güzel Sanatlar Lisesi Tiyatro Bölümü’nde, konservatuvara hazırlık eğitmenliği yaptım. Halen, Lokomatif Sanat Merkezi’nde konservatuvara hazırlık ve ileri oyunculuk eğitmenliği görevim devam ediyor. Her koşulda sahip çıktığım şöyle bir ilkem var, olmayacaksa, öğrencinin yeteneği yoksa bunu, kendisine doğrudan söylüyor, gereksiz hayallere kapılıp büyük acılar, kırıklıklar yaşamasını, en baştan önlemeye çalışıyorum.”

“Bir süredir ekranda ünlü olmak yükselen bir değere dönüştü sanki. Özel tiyatrolar salt gişe kaygısı yüzünden, ekranda tanınmış tiyatrocularla çalışmayı tercih ediyorlar. Ne yazık ki, bu durum tiyatro eğitimi veren merkezler için de geçerli. Başarılı, ödüllü oyuncu olabilirsiniz ama ille ekran şöhreti, gerekiyor.”

Ağırdı, kurşuniydi gökyüzü. Dudaklarının kıyısında gülümsemeye benzer bir seğirme, susuyordu Fatima Black. Bir ‘i’ harfi ile yenilenmişti. Bir ‘i’ ile çiftlik kızı Fatma, New Yorklu Fatma Black olmuştu. İkonik filmlerin unutulmaz yönetmeni Fatima Black.

Esaslı yalnızlıklardan, meçhul tenhalardan çıkıp gelmişti. Herkesin bir şekilde, her şekilde yaşadığı duyguları, acıları, iç mücadeleleri, ödeşmeleriyle…

Herhangi bir günün sonrasıydı, hatırlıyorum. Hollywood’da tanınmış yapımcı ve yönetmen Fatima Black’in müzayedeye çıkan hatıraları, yaşamı, eşyaları arasındaydık.

Ve Özlem Güveli’nin “Fatima” yorumu, kuşkusuz bir oyuncunun sahnede varoluş üzerine söyleyebileceği son söz, sıra dışı ve yıllar sonra da bir ölçüt sayılacak oyunculuğunun, her defasında rolüyle kurduğu biyolojik ve duygusal bağın bir kez daha tesciliydi.

Hayatın agorasındaydık o an. Tüm salon ayağa kalkmış alkışlıyordu, dakikalarca sürdü alkış.

“İnsan ömründe, eğer şanslıysan, bir an var. Akreple yelkovan arasında gizli bir dakika. Tık tık. Aslında hiçbir şeyin sana ait olmadığını, çıplak bir misafirden ibaret olduğunu anladığın bir an.”

Ölü bir yaprağın kurumuş damarlarında gezdirdim elimi. Fatima haklıydı hepimizin bir ‘gizli dakika’sı vardı.

Kendini havluya sarmış Ateş, elinde saç fırçası. Hayır, mikrofon. Ajda Pekkan’ın mikrofonu.

Ajda içimi kanatıyor yine : “Burada seninleyim.”

Ağlamamak için dudaklarımı ısırıyorum. Göz pınarlarımda biriken yaşları tutabilmek adına kocaman açıyorum gözlerimi. Hem Ateş’im artık, hem de Fatima ve sahne ışıkları altında o çağsayış… Zaman sıçramalarına eşlik eden indirgenmiş, güdük, eksik bırakılmış hayatlar, hayatlarımız!

“Celal Kadri Kınoğlu arayıp büyük bir heyecanla bana bir oyun önereceğini, teksti yolladığını, söylemişti. Doğrusu ya, tekst geldiğinde, ‘Fatima’nın Erkekleri’ ismini pek sıcak bulmamıştım. Okurken metindeki kimi sorunları ayrımsadım. Ciddi bir masa çalışması ve belki de bazı bölümlerin yeniden ele alınıp yazılması gerekecekti. Oyunu yönetecek Serkan Salihoğlu ile buluştuğumuzda, aldığım notları, tekste dair kaygılarımı ilettim ve özellikle de yazar Ali Kemal Güven’in olası değişiklik ve yenilemeler için hazır olup olmayacağını sordum. Olumlu yanıt alınca, oyunun dramaturjisini derhal Hasibe Kalkan’a önerdim. Kabul etti. Ekip olarak çalışmaya başladık. Sağ olsun, Ali Kemal Güven uyum ve büyük bir anlayış gösterdi bize. Bazen anlatıcı, bazen de anı tümüyle gözünde canlandırıp aktarmak gibi farklı anlatım ve üslup teknikleri denedik. Bu arada Can Şıkyıldız ile aynı oyunda rol almak keyifliydi. Birbirimizi güzel tamamladığımızı sanıyorum.”

Fatima Black de, sevdiği erkeği kaybeden her kadın gibiydi, onun da özel günleri zor geçiyordu. Yıl başları, doğum günleri, bayramları… Gece olup yatağına uzandığında, duyumsadığı yalnızlık bedenine bir bıçak gibi saplanıyor, yorganı başına çekip sessizce ağlıyor ve o, nasılsa bir yerlerde beni bekliyordur, diye düşünüyordu.

Hunhar misillemeler yaşamıştı Fatima Black. Matemler hüzünlere teyellenmiş, hayat devam etmişti. Yedeğinde keskin acılar, düş bozumları vardı hep. Ökse ve yemdi bu bağlamda. Matador ve boğa.

Özlem Güveli yarattığı sahne illüzyonu ile izleyiciyi büyülüyor. Öyle ki, Fatima Black’i oyun sonrası Googel’da arayanlar, izini sürmeye çalışanlar çıkıyor.

Çevresi beyaz ampullerle donanmış aynaya baktı yeniden. Dışarıda hava yavaş yavaş ağarmaya başlamıştı.

Fatima Black’in sesini duyar gibi oldum:

“İçlerinden biri hala hayatta, o kadar da yalnız değilim!”

Haklıydı. Ya da ben öyle olsun istedim. Kim bilir?