Christopher John Francis Boone’un hayatına dokunduk bu akşam. Keskin virajlardan, ürkütücü sapaklardan geçtik onunla.

Karşısındaki insanla empati kuramıyor, kendisine dokunulmasından şiddetle rahatsız oluyor ve kafasını karıştıran metaforlardan, yabancılardan oldum olası hoşlanmıyordu Christopher. Sayılar, tarihler vardı hayatında. Ve bir de faresi.

Sayılar dedim de, 7507’ye kadar olan bütün asal rakamları ve dünyada mevcut tüm ülkelerin başkentlerini eksiksiz biliyordu. Sarı ve kahverengi en sevmediği renklerdi bu arada.

Bayan Shears’ın, makas darbesiyle öldürülen köpeği Wellington’un katilini bulmakta kararlıydı. Bu uğurda yapmayacağı, tek başına yolculuk dahil, cesaret edemeyeceği tek bir şey yok gibiydi.

Nesrin Kazankaya’nın “Annem, Oğlum ve Ben” oyunundaki Bülent ve Yusuf Dündar’ın “Yabancı”sındaki Sinan ile Christopher arasında bir kan bağı vardı, bana göre. Üçü de otistikti. (Asperger sendromu, diyelim.) İster istemez, bir an “Rain Man” in Raymond’u geçer gibi oldu, gözümün önünden.

Mark Haddon’un “The Curious Incident of the Dog in the Night-Time ” ( 2003 ) adlı romanından, Simon Stephens tarafından oyunlaştırılan eseri, Nedim Saban mükemmel, dupduru bir Türkçe ile dilimize kazandırmış. Çapaksız, tertemiz bir lisan hakimiyeti o kadar belirgin ki oyunu izlerken de okurken de bu özellik hemen fark ediliyor zaten. Sözcükler özenle seçilmiş. Sonuçta; Türkçeye aktarım açısından tiyatro yazınımızda yerini alacağına inandığım bir çalışma, çıkmış ortaya.

“Süper İyi Günler” için anlatacağım çok şey var kuşkusuz.

Türkiye’de ilk kez kullanılan; SFX tasarım, üç boyutlu animasyonlarla, 80 metrekare LED ekranlardan oluşan özel dekorla oynanan “Süper İyi Günler “, daha ilk sahnesiyle izleyiciyi büyülemeyi başarıyor.

Nedim Saban’ın kılı kırk yaran özenli, akıcı rejisini tek bir sözcükle tanımlamak olası: Kusursuz.

“Ben yeryüzüne bakmayı sevmem çünkü orada karışıklık var. Oysa gökyüzünde düzen var. Yıldızlar birbirlerinden uzaktır ama yalnız değildir. Bazı meteorlar hayata yalnız başlar ve gitgide küçülürler. Bu da demektir ki, dertler de yıldız gibi küçülebilir.”

Dekor ve Işık Tasarımda: Kerem Çetinel,

Animasyon Tasarımda; Tufan Dağtekin

Kostüm Tasarımda:Makbule Mercan

Koreografide: Orçun Okurgan

Soundtracktte: Son Feci Bisiklet / Arda Kemirgent sıra dışı, son derece etkileyici bir görselliğe imza atarken, esere de farklı bir boyut katmışlar. El birliğiyle oluşturulan sahne illüzyonu izleyiciyi bir anda Christopher’ın karmaşık dünyasına çekmekte.

Zaten, ticari ucuzluklara yer vermeyen, incelikli oyunculuklar ve kusursuz reji, görsel efektler öylesine sarıp sarmalıyor ki seyirciyi.

Emir Özden, Ayça Erturan, Korel Cezayirli, Didem İnselel, İbrahim Can Sayan, Şebnem Şeviktürk, Onur Kırat, Uğur Can Arıkan, Cem Arslan, Sevcan Aydın, Beste Koçak ve Celile Toyon bilinçli ve yaratıcı oyunculukları, tüm ayrıntılarıyla eksiksiz canlandırdıkları karakterlerle harikulade bir ekip oyununa, mutlaka izlenmesi gereken büyük bir prodüksiyona imza atmışlar.Burada oyun sonrası Ersan Uysal’ın yaptığı bir saptamaya, özellikle yer vermek istiyorum :

“Oyuncular sahnede bağırıp çağırırcasına yüksek sesle, adeta bir menzile telaşla ulaşacakmışcasına, replikleri, sözcükleri yutup hatalı tonlamalar yapmadan, rollerini her anlamda doğru bir biçimde, hakkıyla sergiliyorlar.”

Mimikleri, beden dili, enerjisi, duygu geçişleri, tüm tonlamaları, her tepkisini yaşıyor gibi aktarımıyla Christopher John Francis Boone rolünde, Emir Özden o kadar sahici ve o kadar inandırıcı ki ustalığı karşısında şaşmamak elde değil.

Ve Celile Toyon gerçeği… Daha ilk antresi, ilk repliği ile ustalığını konuşturuyor yine. Yaşar kıldığı Mrs.Alexander kimliğinde, hemen her sahnede crescendo gibi yükselen oyunculuğuyla göz alıyor. Oyunculuk dersi veriyor.

Sıobhan rolünde Didem İnselel başarısı ve sahne sempatisiyle, adından çok söz ettirtecek, eminim.

Derme çatmalıktan uzak, geniş bakış açısıyla bilinen bütün ortalama değerlerin dışında, her bakımdan yüksek düzeyli, seyirciyi hem kalbinden, hem beyninden yakalayan olağanüstü bir tiyatro olayı ile karşı karşıyayız. Sahnede her şey o kadar sahici ve bir o kadar da düşsel ki Tiyatrokare bir kez daha çok zor bir sınavdan yüz akıyla çıkmış.