Evrim denilen olgu ile ne kadar değişirsek değişelim ilkel kodlarımızdan uzaklaşamıyoruz esasında. Okuduğum bazı yazılar ve izlediğim bazı filmler sayesinde aklımdaki fikirleri canlandıran bir düşünce belirdi. Kadınlar olarak geriye doğru evrimimizi hayranlıklar içinde hissettim. Geriye doğrudan kastım olabildiğince geriye doğru, eğer ki reenkarnasyon varsa bundan onlarca yaşam öncesine doğru uzaklıklar belirdi gözümde. İnsanın gerçek benliğinin tam da yerinde yani doğada tezahür ettiği dönemlere yolculuk yaptım zihnimde. Kadının ve erkeğin aynı ve hatta bazen kadının daha çok fiziksel güce sahip olduğu ‘an’ları gördüm bu ücra dönemlerde. Sonra balkonumdaki çiçekleri sularken fark ettim ki büyürken savrulan çiçeklere yaptığım tahta destekleri ile istediğim yönde büyütebiliyorum onları. Kadınlara çiçek diyen, çiçek alan erkeklerin bu durumla olan aradaki bağlantısını da görmüş oldum. Nasıl olmamızı istiyorlarsa o yöne büyütmeye çalışırlarken bir şeyi kaçırdılar; köklerimiz gitgide sağlamlaştı ve eğilip büküleceğimiz tahtalara ihtiyaç kalmadı. Tıpkı yüzlerce yıl gerisinde olduğu gibi kabuğumuza çekilmek yerine kabuğumuzu kırıyoruz artık. Bizden çalınan değerlerimize sahip çıkıyoruz, bunun için kadınlar gününü beklemeden hem de. Tıpkı tişörtümdeki yazı gibi: “Every day is Women’s Day”

Kadınların kendilerinden en çok ödün verdiği dönemlere hicven yazılan bir tiyatro eseri ve yıllar sonra sinemaya uyarlanan bir film sayesinde toplumsal algılarımız alt üst oldu “Yedi Kocalı Hürmüz” adlı kara mizahi yapıt ile. ‘Çapkın’ kelimesinin erkeklere özgülüğü ile dalga geçildi adeta. Yeri geldi kabadayıya karşı kabadayı oldu Hürmüz, nazikle ince ruhlu. İçindeki her bir kadını başka bir adamda buldu. Nerede olmak istiyorsa orada oldu içinden geldiği gibi. Gençlerin aklına gelen ‘üniversitede kızlar teklif ediyormuş’ algısını bilinçaltına gizledi. İlk adımın önemsizliğini mühim olanın birlikte koşmak olduğunu hatırlattı. Tersten bir empati kurmamızı sağladı Hürmüz ve rol arkadaşları. Erkek dediğin ile başlayan cümlelerin eylemini kadın hali ile gösterdi bize. Hangi dönemde olursa olsun roller değişkenlik gösterebilirmiş demek ki.

Empati demişken bir de “Ben Senin Bildiğin Erkeklerden Değilim” adlı film var bu konuya tekabül eden. Ataerkil bir adamın kadınların hüküm sürdüğü bir dünyada feminen erkekler olarak paralel evrendeki yolculuğunu izleten bir uyarlama. Erkeklerin kadınların arabalarına bindiği, erkeklerin alışveriş yaptığı, modanın erkekler üzerinden döndüğü, temizlik-yemek işlerini erkeklerin yaptığı, ağdasız dışarı çıkmayan duygusal erkeklerin olduğu ve hatta kadının hamile kalmasına rağmen bunu sadece taşıyıcı olarak yapıp bebeğin bütün sorumluluğunun erkekte olduğu bir absürt film ile karşı karşıya kalınıyor. Peki bu sayılan durumlar erkekler üzerinden olunca absürt oluyor da var olan gerçek dünyamızda kadınlar üzerinden gerçekleşmesi absürt olmuyor mu?

İki filmde de roller absürt olarak ele alınıp ters köşe ile empati yapılması sağlanmıştır. Biz kadınların derdi ise ne çapkın olmak ne de anaerkil bir yapıya sahip olmak. Erkeklerin dışında ve ötesinde benliğimizi ortaya koymak istiyoruz nihayetinde. Ne giyeceğimize kendimizin karar verdiği, nerede olmak istediğimize, kaçta eve döneceğimizi kendimizin ayarlayabileceği günler artık bizim. Kıskançlıklar kısıtlamaları da beraberinde getirir. Her gün balkonuma gelen kumruları olabildiğince gözlemledim. Yine toplumsal algılardaki damgalanmaya-etiketlenmeye onların da maruz kaldığını fark ettim. Onlar birbirine tutsak değiller, birbirleri ile özgürler. Özgürlükle donatılmış bir sadakatleri mevcut, imrenmemek elde değil.

Konu konuyu açtıkça güzelleşiyor, kuşlar demişken aklıma Ece Temelkuran’ın Kuş Kadınlar adlı yazısından bir alıntı geldi, her bir satırına katılmadan edemiyorum;

“Bazı kadınlar, yakalanamaz, durdurulamaz ve kimseye ait olamazlar. Onlar zaten kendilerine bile ait değildir de, o karmaşık bir mesele. O kadınlara yalnızca yakın durulabilir, yakalanıp durdurursan, kendine ait kılarsan… Ölüverirler. Çünkü onlar kuş gibidirler. Böyle uçucu kadınlar, tepeden aşağıya inen bir bisiklet gibi, fren yaptıklarında düşeceklerini pek iyi bilirler. O yüzden belki de hayat boyu kendilerini en sevdiklerinden bile korumak mecburiyetindedirler. Kendilerini durdurup, öldürüverecek şeylere karşı dikkatli olmaları gerektiğini -her nasılsa bilirler. Onlar, insanı ancak frensiz bir seyahate davet edebilirler. Zira fren yaparlarsa artık onlar, o kadınlar değiller. Bozulmuş bir oyuncak gibi kıymetsizler…

Kanatlarının altına rüzgârı aldığında uçabilen kuşlar gibi, rüzgârsız kaldığında bir lokma ete dönüşen kadınlar… Ve adamlar, ekseriyetle, kadınları eğitilebilecek kuşlar sanırlar. Bilir misiniz? Eğiticiler, eve dönsünler, uzaklara uçmasın diye önce kuşların kanatlarını biraz kırarlar… Ama kimi kuşlar ve kadınlar, gökyüzü kadar uçmayacaklarsa ölüvermeyi tercih ederler…”

Kadınları ve erkekleri farklı kefelere koyup değerlendirmeden, empati kurmaya gerek kalmaksızın yaşanılacak günlere özlem içerisindeyim. Rahmetli Ayşen Gruda’nın da dediği gibi, erkekler gününün de kutlandığı zaman kadınlar gününü kutlamak daha anlamlı olacak. Çünkü bizler yalnızca ‘insan’ olarak doğuyoruz daha sonrasında tıpkı bir bilgisayar gibi bize ne yüklenirse onu çalıştırıyoruz. Pembe giydirildikçe kibarlaşıyor, mavi giydirildikçe asabileşiyoruz. Bize verilen kusursuz güzellikteki oyuncak bebekler gibi güzel olmak istiyor(!), oyuncak silahlarda olduğu gibi de racon kesiyoruz(!). Neyse ki bilgisayarlar gibi bizler de büyüdükçe error verip gerçek benliğimizi renklerin ötesinde arıyoruz, ararken kaybolup sonunda buluyoruz. Yeniden karşılaştığım “Kadın doğulmaz kadın olunur.” cümlesi teşvik etti beni bu yazıya. Oysaki erkek olma(?)nın da elbette kadın olmak(?) kadar zorlukları mevcut. O halde bu yazıma cevaben erkeklerin dünyasını da yazacağım bir yazı beni bekler. (loading…) Ve pek tabii ki olmak eylemi cinsiyetlerin ötesinde gizli; insanın benliğinde yani şahsiyette. Şahsiyet’e selam olsun!, aynı dileği diliyorum; “İyi bir insan olmayı.”