Anadolu’nun Mimarlık Dili dosya konumuzda, Türklerin Anadolu’daki varlığının da öncesinde buradaki mimari ve kültürel yaşama ışık tutmak gerektiğine inanıyorum. Çünkü mimari, etkilerin ürünüdür. Bir önceki dönemden etkilenerek ve onu daha da geliştirerek yeni bir şey ortaya koymanın bir eseridir.

Mimarinin henüz ‘sanat’ kalıbına girmediği , ihtiyaçtan ötürü geliştiği dönemlerden ilerlemek; bir yapının taşıdığı işlevselliği ayırt etmenin ardından, yapının sanatsal niteliğinin kavranmasına yardımcı olacaktır.

Dünya üzerindeki hiçbir kıta, hiçbir toprak kimsenin asıl yurdu değildir ve tarih boyunca da olmamıştır. Fetihler, göçler, seferler derken o insan bu insana karışmış, biri gelip bir başkasının sandalyesini kapmıştır. Türklerden önce Bizans, Bizans’tan önce Yunan diyerek bu listeyi daha da uzatabiliriz. Anadolu bizim asıl evimiz değildi, biz burayı ev belledik diyebiliriz. Peki bizden önce buralarda kimler vardı?

Geri saralım.

Anadolu’nun bizden önce bilinen en görkemli sahibi modern tarihçilerin literatüre kazandırdığı ‘Bizans’ ifadesiyle anılan Doğu Roma İmparatorluğu idi.

Doğu Roma İmparatorluğundan önce ise kadim Roma İmparatorluğunun, daha da öncesi yani Helenistik Dönemde Yunan kentlerin ve onun da öncesinde Ahamenişlerin, Medlerin, Fenikelilerin, Lidya ve Karyalıların, Hitit ve Asurluların himayesinde kalmış Anadolu.

Daha da geri saralım.

Tarih öncesi devirler.

İnsanların avcı ve toplayıcı yani tüketici olduğu, göçebe yaşam sürdükleri, mağara ve ağaç kovuklarını barınak olarak kullandıkları en eski ve en uzun devir olan Paleolitik Devir.

İnsanların kendilerini daha da geliştirmeye başladıkları Mezolitik Devir.

Ve en sonunda Buzul Çağı’nın sona erişiyle beraber insanların üretici konumuna geçerek tarımsal üretime başladığı, hayvanların bazılarını evcilleştirdiği, özel mülkiyet anlayışına kavuştuğu, iş bölümlerinin ortaya çıktığı, köylerin kurulduğu dönem olan Neolitik Devir.

Her şey burada başlamış diyebilir miyiz? Hadi bi’ diyelim.

Sanatı anlamanın en büyük yardımcılarından biri olan sosyolojiyi kullanarak toplumun sanata etkisini keşfetmek için ; ‘insan’ olmanın keşfedildiği Paleolitik Devir ile Mezolitik Dönemin yanı sıra nüfusun çoğalışının ardından ‘toplum’ olmanın keşfedildiği Neolitik Dönemi temel almak gerekir bence. Elbette Paleolitik Devir ve Mezolitik Devir de bir o kadar önemlidir fakat bir komün halinde yaşamak yeni bir şeydir o dönemde, keşfedilmesi ve öğrenilmesi gereken bir şeydir. Kuralların olmadığı bir ortam düşünün; benliğinizi, ruhunuzu ve gerek fiziksel gerek de zihinsel açlığınızı yeni keşfetmişsiniz. Doğaya uyum sağlamaya çalışırken yeni bir şey ortaya çıkarttığınızın farkında değilsiniz, bir gün masaya üç kişi otururken bir sonraki gün beş kişi olmuşsunuz. Bu da beraberinde bazı sınırları ve bazı kırılma noktalarında getirmiş.

Bunun mimariyle bir alakasını göremeyebilirsiniz fakat aslında tam tersine, mimariyi doğrudan etkileyen bir durum bu. Çünkü mimari ihtiyaçtan gelişmiş bir sanat kolu olarak işlevselliğe hitap etmek zorundadır ve mimari yapıya kazandırılan işlevler, toplumun ihtiyacı ile paralel olarak gelişir.

Örneğin Antik Yunan Dönemi’nde toplumun en büyük eğlencesi olan teatral gösteriler, Roma İmparatorluğu döneminde ihtişamını yitirerek yok oluşa sürüklenirken Arenalar yükselişe geçer ve gladyatör gösterileri önem kazanır. Böylece artık tiyatrolar değil, arenalar inşa edilmeye başlanır. Jenerasyon değiştikçe ve geliştikçe ihtiyaçlar da zevkler de değişir, bu tarih boyunca böyle olmuştur.

Böyle bir durumun getirisi olarak mimari anlayışlar iklim ve coğrafyanın etkisi ile malzeme temininin yanısıra, toplumsal ihtiyaçlar ve etkileşimlere göre de şekillenmiştir.

Anadolu’da homojen bir mimari yapılanmayla karşılaşmak mümkün değildir çünkü her gelen uygarlık ‘Ben Kaptım!’ diyerek kendine ait bir iz bırakma umuduyla bu topraklarda sanatını icra etmiş ve varlığını ölümsüz kılmanın sevdasıyla yanıp tutuşmuştur.

Fotoğraflar: Merve Tuncer