Kimi büyük tutkular, sevdalar hüznün derin ıssızlığında yaşanır. Yalnızlık ve romantizmle dokunmuş, masal kıvamında ‘aşk gibi’ , hatta ‘aşktan da üstün ‘ duygulardır bunlar. Tutkunun ve masumiyetin her tonunu içeren. Anlaması da, anlatması da zordur aslında bu duyarlıkları. Kişiye özeldir. Tek taraflıdır. Ve gerçekte büyük bir romance’tır.

Yaftaların, alayların eşlik ettiği, önerilmiş/ dayatılmış hayatları hiçe sayan tutkulu hayranlıklar, koşulsuz sevgiler, riyasız aşklardır bu sözünü ettiğim. Sıra dışı, kabul edilemez, aykırı,  isyankâr, sarısal,  abartılı, ufunetli olarak tanımlanırlar genelde. Acı ve haz verirler.

Metin Erksan’ın “Sevmek Zamanı”  filminde olduğu gibi, bir fotoğrafa, peliküre düşen bir hayale hayran olmakla başlar o uçsuz bucaksız masal öyle bir masaldır ki bu, gökkuşağının tüm renklerini yansılar, yıllardan yıllara geçerken. An gelir mistizmle, Doğu anlatı geleneğiyle, efsane ve mythelerle buluşur, onlarla şekillenir.

Tıpkı Yağız Yılmaz’ın Türkan Şoray ve benim Filiz Akın’a olan hayranlığım gibi.

Altı yaşındaydım. Şan Sineması’nda anneannemle izlediğim “Günahkâr Kadın” filmiyle tanımıştım Filiz Akın’ı. Sonrasında dört bin beş yüzü aşkın fotoğraf ve film afişlerinden oluşan bir Müze Ev oluşturmak… Filiz Akın üzerine on yedi makale, Filiz Akın’ın toplum bilimsel ve ikonografik değerini ele almaya çalıştığım “Başrolde Filiz Akın” (2007, 2014 ) adlı kitap.

Özetle, zamanın yıpratıcılığına direnen bir hayranlık. O, neredeyse sahne sahne hatırladığım filmlere, fotoğraflara hiç ihanet etmedim ben. Ve sanırım, dünyada en çok ve sadece Filiz Akın’ı sevdim.

Yağız Yılmaz’ın Türkan Şoray sevgisini ve hayran olduğu yıldıza şaşırtıcı benzerliğini öğrendiğinde, kuşkusuz ilk aklıma gelen, ondan bu tutkunun, bu sınır tanımaz sevginin hikâyesini dinlemek, oldu.

Sahi; hiç tutkuyla bir film yıldızına bağlandınız mı? Onu aşk gibi sevdiniz mi, belki bilinçaltı bir özdeşimle onda kendinizi sevdiniz, kendinizden çizgiler buldunuz mu? Hayır, bu bahsettiğim kanlı, sapkın, öç almaya ayarlı bir fanatizm değil. Asla! Tam tersine sevgi, içtenlik, saygıyla dolu bir hayranlık, araştırmaya, arşiv yapmaya yönelten. O sanatçının kimliğinde bir dönemi belgelemeye, yarına taşımaya hedefleyen. Naif, tutkulu, tertemiz bir hayranlık. Günümüz dünyasında pek de sık rastlanmayan.

Tamam, tüm bunları yazıyor olmam anlaşılır bir durum. Düşünsenize, 1966’dan bugüne tam elli üç senedir her fotoğrafını, her film afişini, her filmini toplayıp arşivlediğim ‘tescillenmiş’  bir Filiz Akın hayranlığım var. Yaşım gereği o filmleri sinemalarda izledim, o dönemi, o mecmuaları yaşadım.

Yağız Yılmaz ise o filmleri televizyon ve internette izledi sadece, o günleri yaşamamış olmakla birlikte o yılları arşiviyle yarına düğümlemeyi başardı.

Yağız Yılmaz’ı Facebook paylaşımlarından tanıdım önce. Müthiş bir arşiv oluşturma yolundaydı. Sınır tanımaz Türkan Şoray hayranlığı, hiç kuşkusuz Yağız Yılmaz’ı gencecik yaşında araştırmaya, incelemeye, elde ettiklerini paylaşmaya yöneltmişti.

Ve Yağız Yılmaz ile uzun bir röportaj yaptım. Çok soru sormadım, mümkün olduğunca sözünü kesmedim. Yağız Yılmaz’dan Türkan Şoray’ı dinledim. Sadece Türkan Şoray’ı. Ona ait ve ona dair olan Türkan Şoray’ı.

Pınar Çekirge: Neden Türkan Şoray?

Yağız Yılmaz: Evet, neden Türkan Şoray? Öncelikle şunu söylemek isterim. Bu soruyla ne zaman karşılaşsam yüzümde ansızın bir tebessüm oluşur. Neden diye sorarsanız bu soru bana ismimden çok soruldu desem yeridir; öylesine bütünleştirilmişim Türkan Şoray ile. Şikâyetçi gibi görünsem de şükrediyorum tabii ki de bu özel sevgi çemberine.

Soruya gelecek olursak…

Bazen, bazı özel insanlar bir sihirli değnek misali hayatımıza ışıklar saçar, renkler katar ve efsanevi dokunuşlar yapar. Beni “Türkan”a iten şey de bu oldu diye, düşünüyorum.

Pınar Çekirge: Nasıl yani?

Yağız Yılmaz: Şöhretli bir film yıldızı olması ötesinde beni etkileyen samimiyeti, fedakârlığı ve masumiyeti oldu. Hatta ve hatta ana, babadan alınamayan bir sevgi! Doğrusunu söylemek gerekirse, Türkan Şoray benim için bir sığınak oldu. Bir liman! Uykusuz, uzun gecelerimin dert ortağı, gözyaşlarımı silen bir peçete, mutluluğumu paylaştığım bir dosttu sanki hep benimleydi, hep benimle kaldı. Çok küçük yaşta tanıştım onunla ve haliyle çok büyük izler bıraktı hayatımda. Bazı bazı dile getiririm fakat inanmazlar bana: “Hadi canım sende! Koskoca Türkan Şoray, ulaşılmaz bir kadın! Nasıl olur da hüzün dolu anlarında geldi sildi gözyaşlarını! Bak işine!” diye dalga geçmişlikleri bile olmuştur. Oysa Türkan Şoray’ın benim mutsuz olduğum anlarda gelip elleriyle gözyaşlarımı silmesi gerekmiyordu ki. Ben böyle anlarımda hemen kendisinin bir filmini izler ve unutuverirdim içinde bulunduğum durumu. Özetle; büyü gibi bir şey bu, kimsenin anlayamayacağı gülüp geçip espriye vuracağı, anlayamayacağı.

Pınar Çekirge: Yani?

Yağız Yılmaz: Aslında “Neden Türkan?”ın cevabı ise bu büyüye bağlı olabilir. Bir efsun veyahut kara büyü! Düşünsenize hiç tanımadığınız bir insan ansızın hayatınıza giriyor, güzellikler katıyor ve hayatınızın bir anda “ben” merkezi oluveriyor. Üstelik bu yoldan geçen birisi de değil. Bu Türkan! Hani o seyircisiyle ilk tanıştığı yıllarda ki “KARA KIZ”, sonrasında 1970’lerde; “TAÇSIZ KRALİÇE”

1980’lerde; “1 NUMARA”

1990’larda; “ZİRVELERİN KADINI”

2000’ler ve günümüzde de “SULTAN” diye anılan… Cesarete bakın! Küçücük yaşta böylesine bir kadına tutunmak ve hayatın geri kalanını bir nevi ona adamak…

Pınar Çekirge: İlk nerede, hangi filmde tanıdın Türkan Şoray’ı?

Yağız Yılmaz: Sanırım, yedi-sekiz yaşlarımda “Ateş Parçası” filminde Azize karakteriyle tanıdım kendisini. Fakat ben bunu çok uzun yıllar sonra hatırladım. Gerçekte benim Türkan Şoray ile tanışmam kendisini tanımamamdan ibaret. Çok manasız ve düşünceye sürükleyen bir cümle oldu ama gerçekten de öyle hatta hemen anlatayım.

Yıl 2015! Çanakkale’de yaşıyorum o zamanlar, daha liseye yeni başlamışım ve hiçbir şeyden haberim yok desem yeridir. Çanakkale’de bir curcuna bir koşuşturma! Neymiş efendim “Sultan” geliyormuş. E merak etmemek mümkün mü? “Kim ki bu koskoca şehri ayaklandıran Sultan?” diye kendi kendime düşünürken hemen bilgisayarın başına geçip yazıyorum internete “Sultan” diye… Bir de bakıyorum ki Türkan Şoray diye bir isim çıkıyor Sultan yazınca. Yüzü o kadar tanıdık ki; sanki yıllardır benden gizlenen bir sevdiğim gibi ekrandan bana bakıyor. Güzelliğinin ise tabii ki de tarifi yok. Cahilliğe bakar mısınız? On beş yaşına gelmişim ama koskoca Türkan Şoray’ı tanımıyorum. Neyse, ben tam ekrana odaklanmış Türkan Şoray’ın gözlerinde kayboluyorken çok sevdiğim bir ablam dokunuyor omzuma. Uykudan uyandırılmış gibi sersemliyorum ve sesini duyup duymamazlık arasında gidip geliyorum: “Çok güzel kadın be! Buraya geliyormuş saatler sonra. Sende oyuncusun o da ama o başka türlü bir şey anlatılmaz ki ya… Git yakından gör de ne dediğimi anla.. Hem belki bir iyiliği falan dokunur sana…”  Hayal meyal hatırlıyorum; kafamı salladım ve koştum gittim geleceği yere.

Aman Allah’ım daha saatler var kadının gelmesine fakat böyle bir izdiham yok! İnsanlar birbirinin üstünde deyim yerindeyse. Falan fistan derken bende karıştım kalabalığın içine ve geçirdim saatleri olduğum yerde; sessizce.

Ayakta durmaktan öyle yorulmuşum ki, e o zamanlar bir de kiloluyum sormayın. Böyle “şangırt” diye bayılacağım neredeyse. Derken bir alkış kıyamet. Kulaklarım iflas etmemek için boğuşuyor resmen. Biz zaten bulunduğumuz yerde aşırı derecede kalabalığız bir de karşımızdan bizden daha da kalabalık bir çember insan gelmesin mi? Kimi alkışlıyoruz biz böylesine? Derken o çember bir açılıyor. İçerisinden elbette Türkan Şoray…

Pınar Çekirge: O an ne hissettin?

Yağız Yılmaz: Tanrım, bu nasıl bir aura? Hiç unutmuyorum çok yağmur yağıyordu. Hava kararmaya yüz tutmuştu.  İnanmayacaksınız ama bir ışık ki doğaüstü bir olay sanki. Her yer ansızın aydınlanıp kendisinin içeriye girmesiyle tekrardan karardı. Öyle böyle derken içeride yerini aldı Türkan Hanım ve sırada da insanlar… İmza günü ya ikişer üçer alıyorlar insanları içeriye. Allah Allah bakıyorum ki her giren hüngür hüngür ağlayarak çıkıyor dışarıya. Çok korktum, kendi kendime diyorum: “Dayak mı atıyorlar acaba içeride? Girmesem mi ki?” derken… Hop! Sıra bana gelmiş haberim yok. Görevli kişi beni içeriye buyur ediyor ve karşımda şimdilerde hayatımın, hayallerimin başrolü haline dönüşecek olan o kişi!

Naif sesiyle bir şeyler konuşuyor ama yok bana bildiğimiz “kal” geldi. Ağzımı açamıyorum. Bir iki kelime konuşuyorum. “Ben de oyuncuyum falan diyorum…” Ama başka hiçbir tık yok. Az önce o dönemlerde çok daha kilolu olduğumu söyledim ya, bir onu duyuyorum, Tombiş diyor bana: “Tombiş konuşsana.. Hayatım iyi misin?” falan derken hop! Öp ben Türkan’ı yanağından fırla kaç git dışarıya… Arkamdan bir kahkaha tufanı! Resmimizi çekmişler telefonumdan bakıyorum oysa güzel de çıkmışız sanki oradaymışım gibi fakat değildim yani kendimi biliyorum. Öyle böyle sersem gibi çıkıp alışveriş merkezinin içinde geziniyorum. Saatler geçmiş, imza günü bitmiş. Hava da epeyce soğuk ben de geç oldu artık eve gideyim diye düştüm yollara. Tam caddeye çıktım, kafamı çevirmemle yanımda bir araba. Ama nasıl bir araba! Çanakkale böyle lüks bir araç görmemiş desem yeridir. Trafik ışıklarının tam yanındayız, kırmızı ışık yanıyor ve araba duruyor. Derken arabanın içinden bir siluet gibi birisi bana bakıyor ama tam anlamıyla göremiyorum; camlar siyah filmli. Yavaş yavaş cam açılıyor ve bir de ne göreyim? Aa, Türkan! Yine karşımda… “Tombişim de buradaymış,” demesin mi? Korkmayın canım, bu sefer konuştuk. Koştum arabaya doğru nerede okuyorsun falan fistan derken! Yeşil ışık yan… Hain şoför sür arabayı. Kahrolacağım ama üzüntüden veda edemedim bir türlü kadına diye düşünürken o koskoca Türkan Şoray çıkartmasın mı kafasını camdan? Bağırmasın mı el sallayaraktan “Sen çok büyük bir aktör olacaksın! ”diye.

Pınar Çekirge: Tıpkı Yeşilçam filmlerindeki o büyülü sahneler gibi…

Yağız Yılmaz: Aynen. Kalakalıyorum trafiğin ortasında. Sonrasında arabanın rüzgârıyla içime gelen amansız bir mutluluk. Hemen telefonumdan Türkan Şoray’ın filmlerdeki şarkılarından birini açıyor ve yoluma devam ediyorum. “Vesikalı Yârimden “Kalbimi Kıra Kıra “. Eve gidiş, o gidiş. Yemek bile yemeden geçiyorum odama bir filmini izlemek için. Bildiğiniz büyü gitmesin diye uğraşıyorum. Sonrasında şans eseri “Ateş Parçası” filmine tıklıyorum… Büyük bir heyecanla izliyorum filmi. Ve filmin ilerleyen sahnelerinde bir de ne göreyim? Ben bu filmi izlemişim ki! Hem de az önce dile getirdiğim gibi yıllar önce yedi ya da sekiz yaşlarında… Nereden nereye! Şu olaya bakar mısınız? Filmdeki Azize yıllar önce zaten girmiş benim yüreğime! Kader midir? Nedir bu? Açıklaması, izahı yok.

Pınar Çekirge: Peki bütün o afişler, dergi kapakları, film lobileri, filmler, imzalı fotoğraflar… Bu arşiv nasıl oluştu?

Yağız Yılmaz: Ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Tam bir deli işi, aklı başında olan uğraşmaz. Evimi bir görün her yer Türkan! Bazen evime gelen misafirler diyor ki türbeye mi geldik eve mi geldik belli değil. Hatta geçtiğimiz yılda yeni taşındığım eve arşivimi taşırken kaldığım yerde dedikodu yayılmış. Türkan Şoray buraya mı taşındı diye… Daha komiği de bir gün asansörde iki üç yaşlı teyze ile denk geliyorum. Ve aralarındaki konuşmaya tanık oluyorum. Sanki memlekette başka dert kalmamış gibi ne deseler beğenirsiniz? “Ah ah yazık! Koskoca Sultan buralara düştüyse bizim halimiz yine de yerinde…” Yurdum insanı… Güler misin ağlar mısın? Böylelikle de bir hayli güç oldu onları ikna etmek. Hatta evimin kapısını açıp göstermekle sonlandırabildim bu durumu. Ve bunun gibi türlü türlü olaylar…

Birikime gelecek olursak da bunun da tarifi maalesef yok. Belki şöyle izah edebilirim. Mesela bir kız arkadaşımız olsun veya sevdiğimiz birisi olsun bir fotoğrafı olur da gözümüze çok güzel gelir ya… Ve ardından düşünmeye başlarız bu fotoğrafı benden başka kimse görmesin deriz. Tam olarak bu. Çok güzel fotoğrafları vardı. 1960’lardan bu yana tam bir arşiv, kimse görmesin diye delice bir düşünceye kapılıp hepsini satın alırken dev bir belge topluluğuna sahip oldum. Buna da arşiv deniyormuş. Çok kıymetli olarak adlandırılıyormuş. Bu durum da benim normal olarak hoşuma gitti ve büyük bir hırsla Türkan Hanım’a ait olan ne var ne yok en küçük bir objeye kadar hepsine zamanla sahip oldum. Nice sahaflar gezdim, sinema depolarına akın ettim ve Dünya’nın belirli yerlerinde bulunan koleksiyonerlik adı altında çalışan bir sürü dolandırıcıyla yeri geldi iş bile yaptım. Hırs işte kendisinde ve kimsede olmayan şeyler yeter ki bende olsun maksat. Dışarıdan çok güzel görünüp içten içe tehlikenin en derin noktası olan koleksiyonerliğe de böylelikle adım attım. Artık yolda yürürken denk geldiğim eskiciler kolumdan zorla tutup dükkânlarına götürür ve buldukları Türkan Şoray ürünlerini bana satmak için elinden geleni ardına koymaz oldu.

Pınar Çekirge: Bilmez miyim?

Yağız Yılmaz: Abartmış gibi olmayayım ama hemen hemen her sahaf, Türkiye’nin her yerinde Türkan Şoray dediğinizde benim ismimi mutlaka verecektir. Aynı zamanda Anadolu’nun her bir yanından Türkan Şoray ile ilgili resim, belge, afiş ve kasetleri gönderen hiç tanışmasak da varlığımdan haberdar olan insanları unutmak elbette olmaz. Arşivimin oluşmasında herkesin mutlaka bir katkısı vardır. Onlara bu vesile ile yürekten şükranlarımı sunuyorum.

Pınar Çekirge: Onlardan biri de benim, değil mi? Arşivimde mevcut Şoray fotoğraflarını sana iletmiştim. Ve asıl merak ettiğim:

Kimi hayranlıklar, masalsı sevgiler tam olarak anlaşılamaz. Tepki gördün mü hiç çevrenden?

Yağız Yılmaz: Görmez olur muyum? En yakınım annem. Yırtmaya kalktı bütün resimleri, dergileri. Bir keresinde de yakacaktı zor aldım elinden. Ama yadsımıyorum tabii. Zamanında çok büyük tepkiler vermiştim fakat şimdi düşününce ona hak veriyorum. Bir dönem inanılmaz abartmıştım. Hakikaten akli dengemin yerinde olmadığına kendimce bile inanıyordum. Türkan’la uyan, Türkan’la yat. Televizyonda Türkan filmi, CD’lerde Türkan müzikleri duvarlarda ise resimleri.

Pınar Çekirge: Yabancısı olmadığım bir patoloji.

Yağız Yılmaz: Bir anne olarak o anki durumuma endişelenmesi gayet normaldi. Sonrasında bu sevgiyi dengede tutmaya başlayınca onun haklı endişelerini daha da iyi hissettim. Fakat onun dışında da çok uç noktalarda tepkiler aldım. Adım deliye, sapığa, saplantılı aşığa çıktı. Bilmişler; ne anlarsınız siz deyip susmayı bende çok isterdim fakat maalesef öyle olmadı. Herkesi karşıma alır anlatmaya kalkardım Türkan Şoray’a karşı olan sevgimi. Ne büyük cesaret ki onların beni anlayacağını düşünürdüm. Elbette anlamazlardı, güler geçerlerdi.

Pınar Çekirge: Peki sonra?

Yağız Yılmaz: Bir süre sonra gerçekleştirdiğim bu eylemi de bıraktım. Hatta çoğu zaman kız arkadaşlarımdan ayrılma sebebim de bu yoğun sevgim olmuştu. Bir türlü anlam yükleyemezlerdi. Kısaca Türkan Şoray’a olan sevgim yüzünden aldığım tepkiler çoğunlukla kötü yöndeydi, aralarında iyileri yok muydu? Tabii ki de vardı. Özellikle bu küçük yaşta ona olan sevgimi takdir edenler, beni örnek gösterenler. Biliyor musunuz ben bu olguyla birlikte, Türkan Şoray sayesinde insanlarla baş etmeyi de öğrendim desem çok doğru olur.

Pınar Çekirge: Çanakkale ‘de Türkan Şoray sergisi açmıştın. Bu sergiden bahseder misin?

Yağız Yılmaz: Bir Türkan Şoray Sergisi; SULTAN RÜZGÂRI!

Yıl 2016. Türkan Hanım ile yeni yeni tanışıyor, eskisinden daha çok görüşür bir hal alıyoruz. Elimdeki arşiv de gittikçe büyüyor, eve sığmayacak hale geliyor. Etrafımdaki herkes bu belgeleri merak edip evime gelip görmek istiyor. Bu durum üç, beş kişiyle başlayıp 100-200 kişiye kadar ulaşıyor. Bunun önüne geçemeyeceğimi anlarken çevremden birisi, kim olduğunu hatırlamıyorum “Madem bu kadar yoruluyorsun insanlara tek tek göstermekten, aç bir sergi görmek isteyen orada görsün…” diyor. Ben buna pek kafa yormuyorum ama üstüne düşününce de harika bir fikir olduğuna inanıyorum. Ki Türkan Şoray’ın açılışa geleceği, kurdeleyi birlikte keseceğimiz aklımın ucundan bile geçmiyor. Akşamı eve gidiyorum, arşivimi kurcalarken (Her gün bakarım, bir tane bir şey eksildiyse evdekileri sorguya çekerim. Ki artık yalnız yaşadığım için bu sayıma gerek kalmıyor.) aklıma düşüyor. Sabah olup uyanınca evden koşa koşa çıkıp Çanakkale’deki bir müzeye gidiyorum. Anlatıyorum böyle böyle bir şey var sergilemek, istiyorum. Kadını bir türlü ikna edemiyorum, neymiş efendim bu salon çok değerli insanları ağırlarmış; çoluk çocukla işleri olmazmış. Bu işler çocuk işine benzemezmiş, ben çok toymuşum da daha neler neler. Benim sergime kim gelecekmiş? Cenaze suratlı kadın! Sergi bitiminde ayaklarıma kapandı: “Çanakkale değil Türkiye böyle bir sergi görmedi! Yalvarırım toplama üç beş gün daha kalsın! Açıldığımız günden bu yana en çok ziyaret edilen sergi bu oldu… Yalvarırım Yağızcığım!”…

Hayat böyle ama insan elinin tersiyle ittiği şeylerin kıymetini çok sonradan anlıyor.

Her neyse efendim ben kadınla artık baş edemezken ağzımdan “Bakın Türkan Şoray açılışa gelecek ama ona göre!” diyorum. Ağzım çıksın, dilim kopsun! Kadının gözleri bir dönüyor. Anında yumuşuyor ve hemen açalım o zaman sergiyi diyor. Kendi kendime söylenirken sergi salonundan çıkıyorum ve nasıl getireceğim ben koskoca Türkan Şoray’ı buraya diye düşünürken aklıma Türkan Hanım’ın evini aramak geliyor. Arıyorum ve manevi kızı Gülşen açıyor telefonu.

Pınar Çekirge: Sonra….

Yağız Yılmaz: Ve başlıyor benim sergi günlüklerim.

Kimseye ağzımı açmıyorum, hazırlıkları içten içe yönetiyorum. En kötüsü de daha Türkan Hanım’ın geleceği bile net değil. Henüz yüz yüze bir iletişim kuramadık. Hep aracılar sayesinde haberleştik. Eğer o zamanlar şu anki iletişimim olsaydı Türkan Hanım’la öyle bir sergi çıkarırdım ki ortaya. Bir film bile çekilebilirdi bu serginin üstüne. O kadar diyorum!

Her neyse günler geçiyor ben arşivimi kolilere yerleştiriyorum. Afiş tasarımı için şehir dışından büyük isimlere ulaşmaya çalışıyorum. Ama inanır mısınız? Yanımda bir tane insan yok! Yapayalnızım. Ailem inanmıyor böyle bir şey olacağına kendi kendime oyalanıyorumdur diye sormuyorlar bile… İşte bakın yine Türkan Şoray! Kimse yokken yanımda o vardı; yanı başımda… Şuna çok inanıyorum, bir yerde okumuştum; Allah nasip etmeyeceği şeyin hayalini kurdurmazmış. Öyle doğru ki! Ben çok hayal ettim, düşledim ve en sonunda başardım. Yaptım! Üzerinden günler geçti, belki de aylar ama en sonunda Türkan Hanım’dan bir tarih aldım ve sergi salonuyla anlaştım. Bu dönemlerde yanımda olan tek isim dostum Süleyman’dı. Varlığına şükür ediyorum hep yanımdaydı, bana sonsuzdu inancı. Belki de ondan güç almışımdır, ben de bilemiyorum. Lafı çok uzatmadan finale doğru geleyim. Tarihi aldım ya her şey tamam! Bir hafta kalıyor sergi gününe. Ee, oyunculuk yapıyorum, turnelerim var. Günübirlik turnelere gidiyor, akşam geri geliyorum bu işlerle uğraşıyorum. Uyku bana o günlerde haram desem yeridir. Maddi anlamda sağ olsun ailem çok destekliyor fakat inançları sıfır bana; çıldırmamak elde değil. Koskoca Sultan kalkıp niye benim deliler gibi biriktirdiğim şeyleri görmeye gelsinmiş miş!

Hatta hiç unutmam, afişler basıldı. Çanakkale’nin her yeri benim sergi afişlerimle dolu. Anneme gösteriyorum. Allah’ım kadın bana demez mi? “Türkan Şoray buraya gelip arabasının kapısını açana kadar inanmıyorum bu sergiye geleceğine.” diye. Halimi siz anlayın artık! Böylelikle günler geçerken bir de bakmışım sergiye kalmış bir gün. Eşyalar evden kamyona yükleniyor. Sergi salonuna doğru yola çıkıyor. Yolda başıma ne gelse beğenirsiniz? Elli tane afişin olduğu çerçeveler çatur çutur çatla, parçalan yolda! Ellerim ayaklarım kesildi! Canımla uğraşmaksızın çerçevelerle uğraşıyorum. Hüngür hüngür ağlıyorum. Ellerim ayaklarım; kan revan. Ama benim umurumda olan afişler. Nasıl sergileyeceğim bunları böyle? Hop! Koşa koşa git çerçeveciye. Adam demez mi? Bunlar asla yetişmez. Yetişmek zorundaydı, yoksa dükkânını o can haliyle paramparça edecektim. O da bunun çok farkındaydı. Ki öyle de oldu yetiştirdi. Salondan ancak akşam saat 20.00’ye kadar izin alabildik. O saate kadar kurduk sergiyi, yoksa hop kapılar kendiliğinden kapanıyor, ışıklar sönüyor. Asla bir tolerans göstermiyorlar. Hiç unutmam her şey bitti artık, yetiştiremeyeceğim dediğim anda canımın içi dostlarım koştu yardımıma! Kendi öz kuzenlerim yoktu yanımda, onlar vardı her anımda. Duygulanmamak elde değil. Ama bitirdik sonunda! Çok güzel bir şekilde yerleştirdik. Annem babam sağ olsun; Türkan Şoray’ın hala geleceğine inanmıyorlardı ama düzene çok yardım ediyorlardı. Ve salonun kapanmasına kaldı yarım saat, bir baktık ki eşyaların yarısı yerleştirilmemiş. Ben haliyle gir sinir komasına otur ağla! Onunda üstesinden geldi canım dostlarım sağ olsun. Böylelikle o günü iyisiyle kötüsüyle bitirdik.

Ve ertesi gün! Sergi açılışı.

Pınar Çekirge: Dinlerken heyecanlandım resmen.

Yağız Yılmaz: Evden erkenden çıktık ve koşa koşa geldik salona. Son dokunuşları yaptık. Hop yeniden eve hazırlanmaya! Ve sergi açılışına saatler kala telefonum çalıyor, arayan Türkan Şoray’ın can dostu Senay abla… Ah işte diyorum geldiler! Sergi yerini falan soruyor tarif ediyorum; buluşuyoruz… Evet evet! Bir yıl önce gördüğüm o lüks araç bu sefer benim için tekerlek döndürmüştü Çanakkale rotasına! Ne büyük bir onur. Bu sefer o aracın içine bir kişi dâhil oluyor; ben… Binmemle Türkan Şoray’ı arıyor gözlerim. Aman Allah’ım kadın yok! Hemen soruyorum Senay ablaya nerede Türkan Hanım? Bir aile dostumuz var ona bıraktık hazırlanacak orada diyor. İçim böylece rahatlıyor. Ve gidiyoruz sergi salonuna, henüz on dakika önce çıktığım salona ayak basmak mümkün değil. Dedikodu yayılmış! Sultan geldi diye… Araba yanaşınca alkış kıyamet kopmaz olur mu? Fakat inen kişi Türkan Şoray değil; ben… İnsanlar şoke oluyor? Yaşlı bir teyze kulağıma yanaşıyor ve diyor ki: “Hıyar! Türkan Şoray’ı naptın? Biz onun için geldik.” diyor. Ben de “Yedim” diyorum büyük bir sinirle. Bir bozuluyor kadıncağız. E, bilmiyor benim sergi sahibi olduğumu. Sonrasında anlayınca gelip yanıma özür diliyor, özür dilemesi gereken kişi ben iken. Falanlar, filanlar derken sergi saati yaklaşınca araba yola çıkıyor ve gidiyor Sultan’ı almaya. Bana nedense hala inanmıyor hiç kimse. Herkes gelmeyecek bu kadın diyor. Böylelikle bir yarım saat geçerken; araba yanaşıyor ve kapısı açılıyor. İçeriden çıkan dünyanın en güzel kadını; Türkan! O eşsiz gözleriyle bana bakıyor alkış kıyamet! Tarifi yok. Annemi arıyor gözlerim ve buluyorum onu. Gördün mü, gibisinden bir bakış atıyorum, kızarıyor ama gururla gülümsüyor. Ve sonrası meçhul zaten. Sergi açılışı ve hayallerimin başrolü; “Türkan” ile dolu dolu saatler… Bedenen oradayım ama ya ruhum…

Pınar Çekirge: Sence “Türkan Şoray’ın en iyi filmleri” diye sormayacağım, çünkü hepsini çok beğendiğini biliyorum ama senin için anısı olan bir ya da birkaç çok özel film var mı?

Yağız Yılmaz: “Ateş Parçası”nın yeri çok ayrıdır. Hikâyesini anlattım zaten. Onun dışında “Vesikalı Yarim”le tutulmuşumdur Türkan Şoray’a fakat beni en çok düşündüren, izlesem de hiç sıkılmadan başa sarıp yeniden izlememe sebep olan film; “Hayallerim Aşkım ve Sen”dir. Orada Coşkun adlı erkek oyuncuya benzetirim kendimi. O filmde kendimden mutlaka bir şey bulurum! Hatta ve hatta ben o filmdeki sahnelerle İstanbul’a âşık olmuşumdur. Gün batımını o filmde sevmişimdir. Beyoğlu’na o filmde hayran kalmışımdır. Bambaşkadır benim için; “Hayallerim Aşkım ve Sen”.

Pınar Çekirge: Halen üniversitede okuyorsun. Mezuniyet öncesi ve sonrasına dair projelerin neler?

Yağız Yılmaz: İstanbul’a gelişimle tüm hayatım değişti desem yeridir. Tiyatro oyuncusu olarak hayatımı geçireceğim düşüncesiyle geçinirken bir anda sanatın farklı yerlerinde buldum İstanbul ile bütünleşmeye başlamış olan yaşamımın içinde kendimi. Birçok mizahi ve edebiyat dergilerinde yazarlığa başladım. Onun dışında dizi sinema sektörüne sıçradım. Lisede iken resim bölümü öğrencisi olduğum için resim ile de hala iç içeyim. Yakında bir resim sergisi açmayı hedefliyorum. Birkaç ay içerisinde de iki tane kitabım çıkacak. Konular elbette sürpriz. Yoğunluk denilen şey bu olsa gerek! Özetle; sanat ile yoğrulmuş bir hamur gibi kabarmayı bekliyorum. Ve konumuz Türkan Şoray iken ilk olarak buradan duyurayım; Türkan Hanım ile ilgili kendisinin “60. Sanat Yılı”na özel (2020) bir proje hazırlıyorum.

Pınar Çekirge: Türkan Şoray’ın bu projeden haberi var mı, yoksa o da bu röportajla mı öğrenmiş olacak?

Yağız Yılmaz: Türkan Hanım’ın bu projeden elbette haberi var hatta bu proje Türkan Sultan’ı oldukça heyecanlandırdı desem yeridir. Üstelik yakın zamandaki telefon görüşmelerimizin birinde bu proje için konuşurken, ağzından çıkan; “İyi ki beni seviyorsun, iyi ki benim sevgimle dolusun, iyi ki beni tanıdın ve iyi ki hayatımdasın.” sözleri tabiri yerindeyse mutluluktan çıldırttı beni. Ne mutlu kendisini mutlu edebildiysem, bu sözleri adıma söyletebildiysem.

Pınar Çekirge: Gelelim fanatizme… Çok net hatırlıyorum Filiz Akın hayranları, Hülya Koçyiğit, Hülya Koçyiğit hayranları Türkan Şoray ve Türkan Şoray hayranları ise Fatma Girik’ten pek hoşlanmazlardı. Anlayacağın hayranlar arasında kıyasıya bir rekabet vardı. “Dört Yıldız Oyuncu” ise kendilerine “En beğendikleri kadın oyuncu” sorulduğunda diğer üç arkadaşının adını bildirirdi. Atışma, kavga, çekişme hiç yansımadı basına. Belki de birbirlerine ve izleyicilerine gösterdikleri saygı ve sevgiydi onları yıllardır tek ve özel kılan. Ne dersin, Yağız bu konuda?

Yağız Yılmaz: Bunun tanımı; muhakkak ki saygıdır. Yüce bir saygı! Ama bu saygıya sadece onlar sahipti sanki. O dönemin yıldızları. Örneğin günümüz sanatçılarına bakalım! Eminim ki ne demek istediğimi anladınız. Türkan Hanım harici diğer üç sanatçımızı maalesef yakinen tanıma fırsatı bulamasam da, karakterlerini bizzat bilmekteyim. Kısacası onlar bambaşkaydı. Hani derler ya “Ah nerede o eski İstanbul?” diye… İşte olay tam da bu; onlar eski İstanbul’un hanımefendileri ve şükürler olsun ki hala aramızdalar.

Vakitsiz hayallere eşlik eden, kopkoyu yalnızlıklar. Siren kayalarından yükselen o şarkı duman gibi yayılan, çoğalan hüzün ve bozkır ıssızlıklarıyla karılmış bütün o filmler. Başrolde hep Türkan Şoray. Başrolde hep Filiz Akın.

Hayatımızın ekseninde yer alan, sonsuza yazgılı güzellikleriyle iki hayal kahraman. Ve uzakta bir yerlerde yıldız yağmurları…..