Batı sanatında kadın başlığı altında söze başladığımız zaman çok ayrıntılı bir konuyu ele alacağımız düşünülebilir. Ancak ne kadar farklı açılardan yaklaşılmak istenirse istensin kadın her zaman toprak ile yani insanın ana maddesi olduğu düşünülen kavram ile özdeşleştirilmiştir. Aslında doğa kadın ile kişileştirilir. Yani somut bir hale getirilmek istenir. Somut hale getirilmek şöyle açıklanabilir; kadının üretken gücü insanları etkilemiş ve yine insanları etkisi altında bırakan doğa ile bir bütün halinde görülmek istenmiştir. Var olmamızı sağlayan ortam ile kadın adeta eş değer tutulur. Bu tezi kanıtlamakta da bize en iyi yardımcı elbette arkeolojik kazılar sonucu elde ettiğimiz veriler, mitler ve mitleri resmeden ressamlardır. Paleolitik dönemden bir örnek ile başlamak gerekirse, kuşkusuz, Tanrıça Kubaba ilk sıraya yerleştirilebilinir.

Sümerliler’e özgü bir tanrıça olarak tapınılırken zamanla Anadolu’ya yayılır ve adı bildiğimiz bir isim olan Kibele’ye dönüşür. Kubaba, tasvirlerinde elinde başak taşırken görülür. Aynı zamanda başındaki tacında çiçek motifleri yer alır. Doğanın üreticiliği ve doğurganlığı kadın bedeni üzerinden gösterilmeye çalışılır. Ki kadın bedeni de aynı işleve sahip olduğu için ona yüklenen bu anlam üzerine oturur. Üreticilik eylemi ise Kubaba’nın elinde taşıdığı narlar olarak karşımıza çıkar. İkonografide nar diriliş ve çoğaltma anlamına gelir. Anadolu’ya ait bu örnekten sonra Yunan mitolojisindeki öyküler, kadın ile kişileştirilmiş doğayı açıklamadaki en yakın örnekleri oluşturur. Yunan mitolojisi tanrıçalarının hepsine doğadan birer parça atfeder. Gaia olarak adlandırılan Toprak Ana, dünyayı, yeri evrensel bir öge olan toprağı simgeler. Gaia’nın ilginç yanı kendi kendine üretici bir güç olmasıdır. Gök, dağlar ve denizlerde onun ürünüdür. Yine kendi üretmiş olduğu Uranos yani gök ile birleşir. Yani burada gök-yer arası ve er-dişi arasında bir hiyerarşi oluşur.

Varlıkların tümünden önce doğanın kendi halinde var olduğu kabul edilmiştir. Yine Yunan mitolojisinden örnekleyerek devam etmek gerekirse, tanrıça Artemis’ten mutlaka bahsedilmelidir. Çünkü doğa ile kadın en çok Artemis’te kaynaştırılır. Tanrıça Artemis’ten etkilenerek ortaya çıkan Efesli Artemis’te, Akdeniz çevresinde uzun yıllar hakimiyetini yitirmemiş ve farklı adlarla anılmasına rağmen onunla ilgili ortak inanç hep ”Ana Tanrıça” oluşudur. Efesli Artemis’i diğer Artemis heykellerinden ayıran elbette dört sıra halinde göğüslere sahip olmasıdır. Araştırmacılar bu göğüsleri uçları olmadığı için hurma ya da erkek arı gövdeleri olarakta niteler. Görüntüsü çok göğüslü, gövdesi bir çok figür ile örtülü, ayakta duran haldedir. Yunan mitolojisinde geçen Artemis, Efesli Artemis ile aynı kişi olmasına karşın farklı özellikler taşır. Ok taşıyan, okçu tanrıça ve altın yaylı gibi sıfatlara sahiptir. Tanrıça ormanda, kırlarda su perileriyle oynarken, gezerken ve hayvanlar ile ilgilenirken anlatılır; tasvirlere de böyle yansıtılır. Efesli Artemis nasıl çok göğüslülüğü ile üretkenliği belirtmişse Artemis’te kızlık, kadınlık ve analık evreleriyle Efesli Artemis ile olan bağını güçlendirir. Çünkü Artemis genel olarak avcılık ve bakirelik öyküleriyle anlatılır. İki Artemis de doğa ile iç içedir, ancak Efesli ye göğüsleri nedeniyle annelik özelliği daha yoğun kazandırılmıştır. Yine bir kadının doğurganlığı, doğanın üretkenliği ile bir tutulmuştur. Mitolojik öyküler kapsamında devam ettiğimiz takdirde anaçlığı ve kadınlığı elinden alınmış tanrıçalara da rastlarız ancak bu özellikleri alındığı halde onlara yine yaşama dair özellikler yüklenmiştir. Tanrıça Hera (Juno) baştanrı Zeus’un (Jupiter) karısıdır.

Çocuklarıyla ve yeryüzüyle ilişkisi oldukça seyrektir. Buna karşın ona evliliğin devamlılığı ve sürekliliği verilir. Yani kadının her zaman bir döngüde başrolü oynadığının altı çizilmiş olur. Tartışmasız bir gerçektir ki, mitolojide kadın denildiği zaman akla ilk gelen isim Afrodit Roma’daki adıyla Venüs’tür. Ana tanrıça kültüne en yakın tanrıçadır. Venüs, insanın çift doğasına bağlıdır. Bunu insani ve tanrısal yönüyle sağlar. Venüs tasvirlerine baktığınız zaman hem zarif insani yönleri ağır basan utangaç bir kadın hem de gösterişli bir tanrıça görürsünüz. İnsani ve tanrısal yönleri için verebileceğimiz en iyi iki örnek elbette Giorgione ve Tiziano’nun Venüs’leridir. Giorgione, Yeni Platonculuğa bağlı kalarak Venüs’ü dünyasallıktan çıkarır masum ve uyur halde gösterir. Ancak Tiziano’nun Venüsü ne bakıldığında kanlı canlı bir kadın Rönesans ortamında gözlerini seyirciye yöneltmiş bakmaktadır. Yani yalnızca gözlerin açık ya da kapalı olması insani ve tanrısal yönü birbirinden ayırmak için yeterli gelir. Gözleri açık olan kadın çıplaklığından memnundur. Ancak kapalı olduğu takdirde bulunduğu ortam dünyada olsa dahi kendisi uhrevi bir boyuttadır.

Giorgione – Uyuyan Venüs

Tiziano – Urbino Venüsü

Mitolojik öyküleri rafa kaldırdıktan sonra Eski Ahit metinleri ve  Yeni Ahit metinlerini okumaya başladığımızda, kadının yerinin aynı doğurgan özellik ile korunduğunu görebiliriz. Fakat bir değişiklik ile kadın artık tamamen saf değildir. Günah ile karşı karşıya getirilmiştir. İlk günahtan söz açıldığı takdirde Havva, günahı getiren seçilir. Günah, Adem ile birlikte yasak meyveyi yemesidir. Eski metinlere göre Havva’ya bu günah yüklenmeden önce ilk kadın olduğu düşünülen Lilith’ten bahsedebiliriz. Eski Ahit ve diğer dini metinlerde yer almayan Lilith’ten yalnızca Yeşeya kitabında bahsedilmektedir. Adem ile aynı anda yaratıldığı söylenir. Ancak Adem ile aynı bahçeyi paylaşırken düzen ve cinsellik konusunda anlaşmazlığa düşerler. Ardından Lilith cenneti terk eder. Tasvirlerinde de ona iki baykuş eşlik eder. Kadın artık kötücül bir varlığa dönüşür. Bu iki günahkar kadını ise temizleyecek bir masumiyet gelmiştir: Meryem. Bu geliş ile kadın kadına ezdirilmiştir. Havva’nın işlediği günahı silen Meryem olmuştur. Ancak bu günahı siliş sürecinde Meryem’in de dişilik özellikleri elinden alınır. Yalnızca bakire ve annedir. Örnekler üzerinden kadının yerinin nasıl değişikliğe uğradığını anlayabiliyoruz.

Albrecht Dürer – Adem ile Havva

Ancak buna yol açan sebebin ne olduğuna ilişkin sorular belirebilir. Aslında cevap açıktır, toplumun kendi içerisindeki huzursuzluğunu kadına yüklemesi doğa ile bir tutulmuş ve yüceltilmiş kadının esas konumunu yok etmiştir. Kadını günah ile eşdeğer hale getiren düşünce yapıları ortaya çıkmıştır. Yani dişi gece demonu Lilith ve günah işleyen Havva, ana tanrıça kültündeki kadına yüklenen anlamı tamamen ters yüz etmiştir. Günümüzde de kadına yüklenen anlam hakkında düşünmek gerekir. Görkemli bir Ana Tanrıça mı, yoksa Günahkar Havva mı?

 

KAYNAKÇA:

Serap Yüzgüller – “Batı Sanatında Kadın” Semineri

Azra Erhat – Mitoloji Sözlüğü