Tuvaletin yanan ışığını söndürdü ve girdi içine. Yüzlerce seferdir değiştirdiği pedini hayal etmiyordu artık yumurtasının parçacıklarını da düşünmüyordu.

Elleri büyük bir ustalıkla karanlıkta işlevini yerine getiriyordu. Sonra pedleri uçuca ekleseler acaba dünyayı sarabilir miydi? Ölmüş yumurtalarla bezenmiş bir ekvatoru düşündü, kırmızı beyaz! Sonra gülümsedi ağrıyan karnına rağmen. Hep bu zamanlarda anardı Allah’ı, neden kadın yarattın ki beni kahrolasıca Allah’ım. Hep Allah’ın rengini; karanlık siyahı ve kan kırmızısı olduğunu düşünürdü, haklıydı.

İlk adetini düşündü. Zincirleme tekrarlar başlıyordu. Her ay vücudu aynı tekrarları yaşıyor beyni de adet görüyordu. Onlardan bir parçayı da kaybetmeyi ne çok isterdi. İlkin yemek yeme arzusunu hangi loptaysa söküp sancıyarak atmak istiyordu. Sonra duymayı istemezdi o bölgeyi de atmak isterdi, ikinci günün sonunda çünkü kendi çığlıklarını da duymak istemiyordu. Üçüncü gün gözlerinin uzantısı olan sinir parçacıklarını atmak isterdi. Düşündü bacak arasından gözlerini çıkardığını, bir parça kulak ve beyin lobunun kıvrımlarının çıkışını… Güldü sonra komik gelmişti bu sefer kan ve idrarın tuvalette göze kulağa beyne dönüşmesini hayal etti. Önceden ne kadar boktandı Amerikan bezine cinsel organını (bir de ölüler sarılırdı Amerikan bezine) sarmak ve o bezleri çamaşır suyuna yatırıp kaynatmak… Bir ara pamuk kullanmışlığı da vardı Nazlı’nın.
Okuldaydı. Ortaokulda dersin matematik oluşuna mı yoksa bacaklarından sızan kana mı hocanın erkek oluşuna mı hangisine küfretse yeriydi. Önce ıslaklığı hissetti ve sonrasında işediğini düşünüp bakışlarını bacaklarına çevirdiğinde ağzın kenarından akan su damlası gibi akan kanı görmüştü. Kulakları işitiyordu “Çocuklar bugünkü yeni konumuz eşitsizlik,” dedi hoca. Nerden bilsindi çocuk olmadığını, değildi artık. Nereden bilsin eşit olmadıklarını erkeklerle, değildi.

“Hocam” dedi Nazlı, ağlamaklı çünkü kanı akıyordu çünkü karnı ağrıyordu. Tüm arkadaşları dönüp baktı, kan yolunu çizmişti beyaz çoraba yetişmişti. Yanda duran Ayşe çığlık attı tüm şımarıklığıyla. Hoca kızmak için geldiğinde kızın bacak arasından sızan kanı gördü “Ne oldu Nazlıcım?” dedi. Herkes dehşetle izliyordu Nazlı’yı. Koca adam bilmiyordu her ay düzenli olarak kan akıtan varlıkları, bilmiyordu kadınların yürekleri gibi bacaklarında da açık bir yara taşıdıklarını.

“Hocam, ölüyorum galiba” dedi, Nazlı.

Bilmiyordu daha yetişkin olmayı, bilmiyordu hiç beklenmedik şekilde kanın akışına hazırlıklı olmayı. Hoca koşarak giderken “geliyorum” diyordu. İlerde çok kez duyacaktı Nazlı bu cümleyi kimi zaman sevdiklerinden kimi zaman sarhoşluğun sevgisine sığındığında, çok duyacaktı. Müdürün odasına koşarak geldi. “Müdür Bey bir öğrencinin kanaması var,” dedi hoca. Gereksizce “Kimin?” dedi Müdür. “Benim sınıftan, Nazlı’nın” dedi. Müdür ambulansı çağırıyordu. “Çabuk olun, o daha çocuk” dedi Müdür.

Koşturdular sınıfa, patırdıyı duyan geldi. Kan görüp bayılanlar, bağraşanlar, Nazlı’nın ağlamasına karışan sümüklü ağlamalar, herkes bir telaş bakıyordu çaresiz. Birçoğunun dizleri bile kanamamıştı daha. Müdür “durumu” anlayınca kucağına aldı Nazlı’yı, odasına götürdü ve Fatma hocayı dersten çıkartıp “Nazlı büyümüş hocam, artık uygun dili siz bulursunuz” demişti.
“Tamam, hocam” dedi Fatma. Nazlı altına işemiş gibi eteğini kaldırmış kanın geldiği yeri görmek istiyordu, Fatma içeri girdiğinde. “Nazlıcım sandalyeye otur, biraz konuşalım sonra lavaboya gidelim ve seni evine götüreyim, olur mu?” dedi. Nazlı kafasını sallıyordu.

“Bak Nazlıcım biz bayanlar, bebekleri doğururuz ve bu nasıl olur biliyor musun? “Bilmiyordu Nazlı. “Hayır” dedi kanayarak. “Bu kan senin sağlıklı olduğunu ve ilerki yıllarda bebeğinin olacağı gösteriyor, anlıyor musun?” dedi Fatma. “Anladım” dedi Nazlı. Anlamıyordu çocuk aklıyla nereden anlasındı tüm bebekler kan akıtarak çıkardı ve bu yüzden kimse masum değildi, kendisi gibi, tüm çocuklar gibi…

“Ve bu kanama her ay aynı zamanda olacak,” dedi Fatma.

Yalan söylüyordu stresten ve birçok başka sebepten tarihi değişebilir ve ansızın kanayabilirdi. Çocuk nereden bilsin şimdi tarih tutması gerektiğini. Geciktiğini çok düşünecek zamanı olacaktı diye iç geçirdi Fatma, aldığı derin nefesi bırakarak.

“Tamam” dedi Nazlı. Ağlaması kesilmişti. Ambulans geldi ölüm sesiyle birlikte. Müdür konuştu görevlilerle ve ambulans sessizce gitti, ölüm sesiyle birlikte.

Fatma arabasının koltuğuna bir poşet serip Nazlı’yı oturttu. Hışırdamadan utandı çocuk. İlk kez susmuyordu, bir şey demek istediği çok oluyor fakat yanlış bir şey der miyim diye sustuğu da oluyordu ya da tam bütün iç savaşımlardan sonra tam konuşucakken karşıdaki başka bir şey konuşmaya başlıyordu. Sustu Nazlı.

Müdürün ceketine de kanın bulaştığını görmüştü Fatma. Düşüncelerinden sıyrılmak için “Dersler nasıl?” diye sordu Nazlı’ya.  “İyi” dedi az önce vajinasına pamuk bastırılmış çocuk! (Pamukta fasulye yetiştirmişti fen bilgisi dersinde aklına gelmedi tabii ki).

Evleri okuluna yakındı. Sokakta okula gitmeyen çocukların simit sattığı bir mayıs ayıydı, oyun gibi simit satıyorlardı, ‘it’ kısmını uzatarak hırslarını alırcasına yüzlerine; siz evdekiler, uyuşmuş kahvaltı hazırlamak istemeyen şişko kadınlar itsiniz, domuzsunuz hepiniz orospusunuz der gibi küfrederek bağırıyorlardı.