Notaların derinliğinde yaşamı çoğaltıyordu hiç durmadan. Gerçek bir masal kahramanıydı. Omuzlarına dökülen saçları, bıyık ve sakalı, pelerini, kaftanı, çizme, takılarıyla… Gözlerinde hep o el değmemiş heyecan, telaş yanıyor gibiydi. Bir toplumun ortak belleğindeki ‘popüler ikon, kült kimlik’ olarak zamana meydan okudu Barış Manço. Dahası, evrensel anlamda bir yorumcu/ besteci, bir iletişim uzmanı, pedagog, her şeyden önce kendisini yaratmış bir sanat adamıydı. Her ne yaptıysa, iyi yaptı. Estetik dünyalar kurdu müziğiyle sözünü esirgemeden söyledi. Hiç inmedi doruktan, tökezlemedi. Bugün başta kendisi, herkese vereceği hesap son derece net ve açık.

Hayatından devşirdiği olayları, insanları, bizleri notaya döktü cesurca. Eskimeden klasikleşmesini, ününü geçen yüzyıldan şu ana taşımasını, başka nasıl açıklayabilirim ki zaten?

Denizin üstüne sis inmişti. Yalnızlık bir duman gibi yayılıyordu. Yıldızsız bir geceydi. Şarkısıyla ürperdim. Sıla, elem kokusu sardı içimi. Gözlerimi yumup düşler kurdum. Yüreğime bir dövme gibi kazınıverdi sözcükler… Artık sadece eşlik edebilirdim: ‘Hatırlarım, bugün gibi sessiz geçen son geceyi / Başın öne eğik, bir suçlu gibi, bana verdiğin hediyeyi / İki küçük kol düğmesi, bütün bir aşk hikayesi / İki düğme, iki ayrı kolda..’

Gece derin ve ıssızdı. Kol düğmelerinin kavuşma zamanıydı. Nereden geldiğini bilemediğim bir geçmişi sürüklediğimi ayrımsadım. Bir ayna tutuyordu şarkısıyla ( “biz gibi iki ayrı yolda..”)  ama kördüm, bir şey seçemiyordum. Gözyaşı tanesinin içinde gibiydim.

Sahnede. Salondaki izleyiciyle yorumcunun buluşma anı. Sanki bir bedende bütünleşme. Alkışlar. Ödüller. Turneler. Hemen hepsi hit olan Barış Manço imzalı şarkılar. Televizyon programları, plak stüdyoları.

Geçen gün, Barış Manço denilince aklınıza ilk gelen nedir, diye sordum. ‘7’den 77’ye, Adam Olacak Çocuk, antika merakı, giysiler, kol düğmeleri..” dediler. Bir toplumu derinden etkilemiş, peşinden sürüklemiş, bir dönemin ortak bilincine mal olmuş, iz bırakmış, çoktan efsaneye dönüşmüştü. Popüler müziğimizin sembollerinden biriydi. Yıllar içinde kütleştirilmesi, dokunulmazlaştırılıp adeta mistikleştirilmesi bundandı zaten. Naif, idealize edilmiş dünyalar yaratmıştı. Çok sevdik onu. O da bizi.

İçimde kış çiçekleri. Plak dönüyor, çok eski bir şarkısı daha alıp uzaklara götürüyor beni: “Unutmak kolay, demiştin / Öyleyse sen unut beni, yeter ki benden isteme..”

Ağzım tuz, pas, kan içinde. Sırları dökük bir ayna, sararmış fotoğraflar geceyi paramparça eden bir ambulans sesi.

Kuytu ve zamansız bir ölümdü pusuda yatan.

Belki azdı zaman belki çok. Bilmiyordum, hiçbir şey bilmiyordum.

31 Ocak 1999 Pazar gecesi..

Ürperiyorum bu tarihi yazarken.

Bir kuş kanat çırpıyor, Gülpembe yağmurlarla çıkıp gidiveriyor ansızın. Bir yıldız kayıyor uçsuz bucaksız gök boşluklarında. Sarı Çizmeli Mehmet Ağa usulca doğruluyor Halil İbrahim Sofrası’ndan. Süper Babaanne, ‘domates, biber, patlıcan” diye, bağıran manavın sıtma görmemiş haykırışıyla irkiliyor. Aynalı kemeriyle Kul Ahmet, ‘bir selam sana gönül bağlarından,’ diyor Binboğa’nın kızına.

Bugün bayram erken kalkın çocuklar” diyor Barış Manço.Yarı kül rengi bir uykunun en sıcak anında sesiyle uyanıyorum: “Annemiz bugün bizi bekler / Bayramda hüzünlenir melekler..”

Sakız hanım kemençesini alıyor eline. Mahur bey, biraz nazlansa da kanunuyla eşlik ediyor ona. Aradan iki yıl geçiyor, geçmiyor, bir günbatımında “ boynu bükük bir kanun ve kanunun göğsüne yaslanmış mahsun kemençeyi görüyor”uz. Öyle, hiç düşünmezken. Perdeler artık hep çekik.

Hala kızı Zehra, iyi hoş da bir geldi mi, dönmek bilmiyor. Evin tapusuna kadar al da git artık demek, kolay değil tabii..

Eksi kırk derece soğuk suda bile yüzebilir Nazo gelin. Kara sevda, kara sevda dedikleri zaten başka ne olabilir ki ?

Yavru ceylan kıvraklığındaydı Nazo gelin, ayağında ince nakışlı gümüş halhal. Siren kayalıklarından kopup geliyordu sesi : “unutamadım..unutamadım..” diyordu. Gecikmiş mevsimlerde, filiz süren anılar gibi.

Ali yazıyordu aralıksız. Veli bozuyordu. Küp suyu ağır ağır çekiyordu. Hatmi, ıhlamur çiçeği kaynıyordu cezvede. Avuçlarımda limon kabuğu kokusu.

İri siyah gözleriyle bir eşek duruyordu köşe başında. (Düşsel bir yalnızlık içinde kaybolduğum zamanlardan birindeydim. Kanamalı, enfekte olmuş.)  Arkadaşım eşekti o, tanımıştım. Yüzyıllık sevgi açlığımla koşmaya başladım ona doğru. Bir an baktı bana, uzun kulaklarını son bir kez daha salladı. (Ya da bana öyle geldi.) Kirpikleri titredi boz eşeğin kaçıp uzaklaştı sonra. ‘Sen de gitme,’ diye mırıldandım. Göğsümde belli belirsiz bir ağrı yayılan, çoğalan bir ağrı bu. “Bana sanatçı denilmesinden utanıyorum… Hayır, henüz değil… Benden 30 sene, kırk sene sonra eğer hala müziğim kalmışsa bunu başkaları değerlendirmişse o zaman sanatçı sayılacağım, kalkıp kendime sanatçı diyemem bugünden..”

Basına verdiği bir söyleşiden bahsediyor Doğukan Manço : ” Mançoloji son albüm çalışmam. Bundan sonra yeni bir cd yapmayacağım… Ta ki Barış’ın anlamını tüm insanlık anlayana, barış içinde yaşayana kadar.”

Doğukan Manço’ya soruyorum : “Buğulu bir cama ne yazardı, ne dersin ama hiç düşünmeden yanıtla olur mu ? ”

“Adını yazardı”, diyor. Sahi Türkiye’de Barış adının ilk verildiği insan Mehmet Barış Manço’ymuş. Yıl 1943. İkinci Dünya Savaşı’nın devam ettiği, barışın özlendiği yıllarda dünyaya geldiği için, bu isim verilmiş ona.

Yarın gittiğimde size sesimi bırakamam birkaç antika, dışarıdaki otomobil bunları dara düştüğünüzde elden çıkartabilirsiniz. Ben eser ürettim sadece… Fabrikatör olmadım. Yapmanız gereken sadece kendiniz olmak, ayaklarınızın üzerinde durabilmek. Desteksiz, aksamadan..”

Güzel bir öğüt değil mi?

Yosun tutmuş pencere pervazına yaslanıyorum. Eski, paslı tenekelerde sardunyalar. Kareli deftere yıllar önce yazdıklarımı bir kez daha okuyorum, bir şarkı sözü: ” Güle güle oğlum ne kadar da çabuk geçmiş meğer yıllar / Kendi kanatlarınla uçacak kadar büyüdün ha / O kadar oldun mu sen oğlum o kadar büyüdün mü?”

Gökyüzünün koyu lacivert gölgesi düşüyor salona. Üşüyorum. Şimdi yağmur ve  B A R I Ş  M A N Ç O zamanı. Ve gidişinin  neredeyse 18.senesi…