Şimdi, tam da bu satırları yazarken, o loş sahnede ölü askerlerin kemiklerini arayan generali, hatırlıyorum. Peder Urbanus’u. Abdülhamid döneminin ünlü Fehim Paşa’sını, Deli Suat Paşa’yı, Lystrata’nın hışmına uğramış o adamı. Merhamet hissini kabul etmeyen Reis Bey’i. Ya Mr. Baker?

Geçtiğimiz sezon “Çatkapı”yı izledikten hemen sonra Selçuk Soğukçay için şunları yazmıştım:

“Sezai Aydın, Ümit Yesin’in ardından, Mr. Baker rolünü, çok kısa bir süre içinde çıkartan, Selçuk Soğukçay’ın, sahnede zaman zaman ‘fabrikalar fabrikatörü’ Hulusi Kentmen’i hatırlatan başarılı yorumunu özellikle belirtmek istiyorum. Beden dili ve mimikleriyle rolüne yine çok şey katmış. Yorumladığı kimliği abartıp sahicilik çizgisinden uzaklaşmadan yansılamanın yolunu bulmuş. Ah, hele o kızıp öfkeden kıpkırmızı olduğu, sahneler…”

Aslında tiyatro çocuk yaşta girmemiş kanına. Ne tiyatro oyunculuğu varmış hayallerinde ne oyun yönetmek ne de Ahmet Mithat, Halide Edip, Orhan Kemal romanlarından uyarlamalar yapmak, oyun için şarkı sözü yazmak…

“12 Eylül kuşağıyız biz. 12 Eylül öncesi ve sonrası zordu bizim için silindir gibi geçti üzerimizden, gece yalnızlıkları, gözaltılar, sıkıyönetim mahkemeleri. Hiç unutmam, üniversitede bir hocamız ‘Siz kayıp kuşaksınız,’ demişti.”

Ama Dyonisos karışmış işe. 

“Bir gün Kadıköy’de dolaşırken, arkadaşım, şair Ertan Mısırlı ile karşılaştım. Laf lafa eklendi. Üniversiteyi düşünüp düşünmediğimi sordu, Ertan. Pek gönüllü olmadığımı söyledim. Aklımda, bir an önce askerlik görevimi yerine getirip hayata atılmak vardı. Bunun üzerine Enis Fosforoğlu’nun tiyatro kurslarından bahsetti.”

Tiyatro mu? Diyonisos bir defa buyurmaya görsün…

“Hiç planlamamıştım tiyatroyu. Olacak şey miydi? Hem yeteneğim var mıydı? Yine de Ertan ile gidip tiyatro kursuna yazıldım. Bu cesareti nereden bulmuştum, inan bilmiyorum.”

Kader ağlarını çoktan örmeye  başlamıştı oysa.

“Ertan’ın babası Ziya amca üniversite konusunda ısrarlıydı. Hatta sınav başvurusu için gerekli parayı da verdi, sağ olsun. Gençlik işte…”

Tabii, akıl bir karış havada oluyor. Kan damarlarda deli gibi akıyor. E, gençlik var serde.

“Parayı kuruşuna kadar o gece içkiye yatırdık. Bir güzel de eğlendik. Vur patlasın, çal oynasın derler, ya? Aynen  öyle. Ziya amca, durumu sordu, utanarak, yaptıklarımızı itiraf ettim. Tekrar çıkartıp para verdi, tam da son gün üniversite seçme sınavı için gerekli işlemleri, neredeyse  ucu ucuna tamamladım. Ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili Edebiyatı Bölümü’nü hayli yüksek bir puanla kazandım.”

Tiyatro mu? Devam. 

“Konservatuar sınavından bahsediliyordu. Dahası yaş sınırını da aşmıştım. Vazgeçtim. Zaten kurs sürüyordu. Bu arada Enis Fosforlu Tiyatrosu’nda rol almaya başladım. İlk oyunum, ‘Turizm Patlaması’ ydı. Hemen sonrasında ‘Buzlar Çözülmeden’ geldi. Hatta bu oyunla, ekip olarak Avni Dilligil Jürisi tarafından ‘Özel Ödül’e değer bulunmuştuk. Oyunu yöneten Nedret Denizhan, Şehir Tiyatrosu’na çağırdı beni bir gün. Yıl 1983.”

Ve geliş o geliş…

Selçuk Soğukçay neredeyse dur durak bilmeden pek çok oyunda rol aldı. Her başarısı bir sonrakinin çekirdeği oldu. İşte o oyunlardan bazıları:

“Suçlu Mu Suçsuz Mu?”, “Bir Adam Yaratmak”, “Hangisi Gerçek?” , “Taziye”, “Çılgınlar”, “Aile Şerefi”, “Katherina Blum’un Çiğnenen Onuru”, “Duvarların Ötesi”, “Coriolanus”, “Kimlik”, “Buluşma Yeri”, “Sihirli Flüt”, “Misyon”, “Çulsuzlar”, “Romeo ve Juliet”, “Ya Devlet Başa Ya Kuzgun Leşe”, “Gılgamış ” ,  “Midas’ın Kulakları”, “Kahvede Şenlik Var”,  “Silvanlı Kadınlar”, “7 Kocalı Hürmüz”, “Lystrara”, “Vakti Geldi”, “Fehim Paşa Konağı “, “Ölü Ordunun Generali ” …ve iki de çocuk oyunu “Fareli Köy’ ün Kavalcısı”, “Birlikte Oynayalım “.

“Gencay Gürün dönemi. ‘Katherina Blum’un Çiğnenen Onuru’ sergileniyor. Peder Urbanus rolünü oynayan Oben Güney aniden rahatsızlanmış. Gencay Hanım, hiçbir koşulda oyunu kaldırmazdı. Neyse, o sabah saat dokuz civarı telefon çaldı, acilen tiyatroya gelmem istendi. Gencay Hanım beni bekliyormuş. Telaşla gittim. Gencay Hanım, durumu kısaca izah edip Oben Güney’ in rolünü bana verdiğini, saat on beşte sahneye çıkmam gerektiğini belirtip teksti uzattı…”

Artık saatlerle değil, saniyelerle savaşma, yaklaşık elli sayfalık rolü en doğru biçimde yaşar kılma zamanıydı, akrep ve yelkovana söz geçiremeyeceğini biliyordu Selçuk Soğukçay. Üstelik Peder Urbanus rolü, dediğim gibi, uzun ve ağırlıklıydı.

“Gencay Hanım’a hiç değilse matinede tekstten okuyarak oynayabilirim, değil mi? diye sordum. Kaşlarını kaldırdı. Yanıtı kesindi ‘Hayır, bugün yurt dışından gelen konuklarım var, oyunu izleyecekler.”

Başarmak zorundaydı. Aradan yıllar geçecek, bu defa da Mr. Baker rolünü bir buçuk günde çıkartıp yine kusursuz bir performansa daha imza atacaktı.

“Gencay Hanım’dan izin isteyip elimde tekst odadan çıktım. Kapıda Ahmet Erdoğan ve Özdemir Han ile karşılaştım. Mizansenleri kafama takmamamı, sadece rolü çalışmamı önerdiler. Zor bir sınavdı beni bekleyen. Yüzümün akıyla üstesinden gelmek zorundaydım. Replikleri okumaya, ezberlemeye başladım. Bu arada kostüm geldi. Özdemir Han makyajımı yaptı…”

Ve gong üçüncü kez vurdu. Ağır kadife perde açıldı.

“Rolü baştan sona ezberlemiştim sezon ve sonraki sezonun yarısına kadar da aynı oyuna devam ettim. Sahi, o gün matine bitti. Kendimi ilk gördüğüm koltuğa attım. Suareye kadar orada, o koltukta uyudum mu, baygın mı yattım, inan bilmiyorum.

“Yine ‘Katherina Blum’ u oynuyoruz. Aliye Uzunatağan hastalandı. Ve Gencay Hanım derhal Tomris İncer’e verdi rolü. Tomris iki gün içinde hazırlanıp sahneye çıkmış ve eksiksiz bir biçimde oynamıştı. Şimdi, böyle şeyler olmuyor artık. Oyuncu rahatsızlandığında, bir başka oyunla perde açılıyor veya oyun iptal ediliyor.

“Gencay Hanım gerçek bir konservatuar öğrencisi gibi yetişmemizi sağladı. Hemen her gün sabahtan akşama kadar Toron Karacaoğlu, Cüneyt Türel, Ali Taygun, Seyid Mısırlı gibi hocalardan makyaj, diksiyon, beden kullanımı, eskrim, şan dersleri aldık. Usta çırak ilişkisiyle yetiştik diyebilirim. Aynı sahneyi paylaştığımız ustalardan çok şey öğrendik, öğrenmeye çalıştık. Onların yanında yetiştik. Bana göre, oyuncu hep çıraktır. Hayatı boyunca öğrenmek, araştırmak, kendini yenilemek mecburiyetindedir.

“Aslında her canlandırdığım rolü sevmişimdir ama ille en çok hangisi dersen, 

‘Ölü Ordunun Generali’ derim.”

“Fransız İhtilali’ni anlatan Misyon ağır bir oyundu, tek perdeydi ve tam iki buçuk saat sürüyordu. Çok ilgi görmüştü.”

“Televizyon dizilerinde küçük rollerim oldu. Bu arada Feridun Karakaya ile Donanmanın Üç Gülü filminde oynadım tabii, dublaj da yaptım. Pek çok film ve dizinin seslendirmesinde görev aldım.”

Selçuk Soğukçay’ın rol gereği kızdığı sahnelere getiriyorum sözü. Sahi o nasıl bir öfke, önce kızarıyor, sonra morarmaya başlıyor, sanki kalp krizi geçirmekte.

“Hüseyin Kutman öğretmişti o tekniği. Birkaç saniye nefesini tutuyorsun. Burnundan kulaklarına doğru hava veriyorsun.”

Tartışılan “Reis Bey “.

“Necip Fazıl’ın oğlu Mehmet Kısakürek, provaya gelip izledikten sonra, oyunla ilgili karar vereceğini bildirmiş. Genelde babasının sahnelenen oyunlarını beğenmediği, hep bir kusur, eksiklik bulduğu söylenirdi. Oyunu izledikten sonra, sergilenen eserden  ilk defa olarak hoşnut kaldığını, açıkladı. Hatta “Babamın eserlerini ya hiç sahneye taşımayın, yok ille taşıyacaksanız da böyle bir yapıma imza atın,’ dedi.

“Gel gör ki, oyun üç perdeydi. Uzundu. Seyirciler arasında sıkılanlar oluyordu. Oyunu ve benim yorumumu beğendiğini bildiğim için, Mehmet Kısakürek’ e durumu gidip açıkladım. Mahkeme sahnesine dokunmama kaydıyla, bazı yerleri kısaltabilmemiz için gerekli izni verdi. Böylece oyun iki perdeye indi.”

Ve Selçuk Soğukçay ilk oyunu “Cennetlik Kadınlar” ı 2010 yılında yazar.

“Shakespeare’in kadın kahramanlarından yola çıktım. Macbeth’in üç cadısı ve diğer kadınlar. Ofelya, Juliet. Mesela Desdemona ve Lady Macbeth karşı karşıya geliyorlar sahnede. Kleopatra ve Juliet de. Hepsi kendi replikleriyle katılıyorlar oyuna…”

Derken şarkı sözleri.” Cibali Karakolu ” bu konuda ilk çalışması Selçuk Soğukçay’ın. Her harf, her sözcük oyunu tamamlamak için seçilmiş ve adeta oya gibi işlenmiş.

“Cibali Karakolu’nda müzikleri Ali Otyam ile çalıştık. Şarkı sözlerini yazdım. Selim Atakan şöyle bir şey söylemişti bana, ‘Buu oyunda kahramanları çıkardığımızı varsayalım, sadece şarkı sözleriyle oyunu baştan sona, eksiksiz olarak  anlatmışsın.”

Yıl 2018.İlk reji çalışması…

“Oyun yönetmem için ısrar edenler oluyordu. Olacak iş değil, sürekli oyunum var, zaman bulamam, diyerek gelen tüm önerileri geri çeviriyorum. Sonra, geçen sene, vaktiyle sahne için müzikli oyun formatında uyarladığım, hatta şarkı sözlerine varıncaya kadar hazırladığım Felatun Bey ile Rakım Efendi geldi aklıma.

“Acaba erken miydi? Üstesinden gelememek, başarılı olamamak da vardı. Çok düşündüm, doğrusunu istersen. Sonunda denemeye karar verdim. Her şeyden önce, interaktif bir reji gerçekleştirmeye özen gösterdim. Piyeste yer, zaman birliğini kaldırdım. Bu arada çok iyi bir ekiple çalışmanın ayrıcalığını yaşadığımı da, belirtmeliyim.”

“Rejisör olarak, karşımdaki oyuncuyu sıkmadım, kısıtlamadım. Serbest bıraktım. Kendini demlendirmesine fırsat tanıdım. Belki oyunculuktan geldiğim için, her detaya anlayışla yaklaşmaya, hoşgörülü davranmaya çaba gösterdim.”

“Başlangıçta Felatun Bey ile Rakım Efendi için kurduğum hayalin tamamına eriştiğimi söyleyebilirim. Anlayacağın, kafamdaki oyunu sahneye taşıdım. Tabii ki, son karar her daim izleyicinindir.  “

“Yönetmen olarak, bir dönemi gelenekselden, evrensel olana köprü kurarak  aktarmayı seçtim. Hiç kuşkusuz başladığımda, biliyordum ki, bazılarına ters gelecek yaptıklarım, anlamayacaklar, neden böyle, diye sorgulayacaklar. Ezber bozmaya kararlıydım. Mesela yer sofrası eleştirildi, iyi de kültürümüzde var. İngiliz babanın elinde kırbaçla dolaşıyor olmasını yadırgayanlar çıktı, kamçı İngiltere’nin sömürgeciliğini simgeliyordu. Dahası kullanılan müzik,  dönemin musiki anlayışını yansılamıyor, diyenler oldu. Oysa oyunun geçtiği dönemin belli başlı, kalıplaşmış bir müziği yoktu ki.”

Ve Selçuk Soğukçay imzalı, taptaze, hani nasıl derler, buharı tüten iki roman uyarlaması daha:

“Cemile” ve “Ateşten Gömlek”.

“Eseri bir defa, son derece dikkatli  bir biçimde notlar alarak okuyorum. Yazarın kurduğu matematiği bozmadan, anlatmak istediklerini aktarmak adına yola çıkıyorum. Şunu söylemeliyim, bir romanı sahne için uyarlamak güç bir iş, ciddi bir sorumluluk, dikkat, özen gerektiriyor. Hele dönem romanıysa….

“Tiyatro nedense eskide kalmış romanlara duyarsız kalmış. Kimi soy eserler bir kenara itilmiş, unutulmuş zaman içinde, tümüyle yok sayılmış romanları bulup çıkartmak, bugüne taşımak, tiyatro edebiyatımıza yeni eserler kazandırmak gibi bir niyet ve çabam var. Şimdilik oyuncu, yazar olarak devam etmek ve koşullar uygun olursa  piyes yönetmek istiyorum.

“Buğulu bir pencere camına ne mi yazardım? Hiç düşünmeden söyleyeyim, eşimin ve kızımın adlarını. Hülya ve Eylül.”

Ölü ordunun generali acıyı iliklerinde hissetti yeniden. Bir şey söylemeye çalıştı ama duyan olmadı. Giderek uzaklaşan, kaybolan bir hırıltı gibiydi sesi.

Tam da akşamın laciverti sulara inerken, Fehim Paşa başını kaldırıp aynaya baktı. Ve düşündü.

Ne garip: “Yıldız Sarayı zeytinyağlı dolma, şebboy ve küf kokuyordu. Her şey düzeninde görünüyordu kısaca. İstanbullular her gece mehtaba çıkmaya başladılar. Ne olduysa, bu arada oldu.” (1) değil mi?

(1) Fehim Paşa Konağı./ Turgut Özakman