Burnunu küçük sarı çiçeklerine dayayan çocuklardan sıkılmıştı. Oysa en sevdiği şeydi çocukların kısacık ömürlü çiçeklerine burunlarını dayaması. Baharın bu güzel gününde neyin ağırlığıydı duyduğu, bir türlü anlam veremiyordu. Ağır olan dikenli dallarının ağırlığı mıydı, mavi gökyüzünün mü, anlayamadı. Belki de kısacık süren, sarhoş eden kokusunun yokluğunu hissediyordu şimdiden. Hiç bitmesin istiyordu, o küçük sarı çiçeklerden yayılan cennet kokusu.

Dikenlerim acıtıyor beni bugün, dedi olmayan sözleriyle. Yanından geçmekte olan çocuk bunu duymuş gibi başını kaldırıp ona baktı. Tedirginlikle sevinç arasında kıpırtısız durdu iğde ağacı. Çocuk bıkkın haliyle yaklaştı iğde ağacına. Derin bir nefes çekti iğdeden. “Ne güzel kokuyorsun, dikenlerinin bile bir manası var, bir koruyuculuğu… Baharda güzel kokunla bahçeyi sararken, çiçeklerin döküldüğünde dikenlerinle koruyorsun bahçeyi. Tıpkı annem gibi, güzellikle saran ve tehlikeye karşı acımasız olabilen. Demek ki bu bahçe senin çocuğun.” Çocuk bunları fısıldarken dallarına, uzaktan bir sesle irkildi iğde ağacı. Saran ve korunaklı acıtan annesi yolun başında durmuş çocuğu çağırıyordu. Küçük bir çiçek koparıp annesine doğru koştu çocuk. İğde ağacı dallarını uzatmış, saran ve koruyan anneye bakıyordu. Küçük sarı çiçeklerinin annenin yüzünde açışını izliyordu. Gökyüzünün sarmalayan mavisine baktı, iğde kokusu, dedi…

Gece olmuştu. Çocuklar anaç sığınaklarına kapanmış, bahçe iğde ağacının dikenli dallarının masumiyetiyle derin bir uykuya dalmıştı. Huzursuzluk bilmeyen dallarımın gölgesinde uyuyan çocuklarım, dedi. Sesi bir taşın uykusunu böldü. Mahcup baktı taşa, bağışla diyordu gözleri fakat taş yerinin ağırlığıyla huzursuzlandı. Neyim ki ben! Ruhum var mı? Varsa neden bir karabasana dönüşüp duruyor? Bunları söylerken sessizliğe sokuluverdi tekrar. İğde ağacı kabus görüp sayıklayan ve çocuğu olan taşa baktı. Tedirgin hissetti. Taşın ruhu kendi içini oyuyordu. Zamanın dışında bir kesitte Onların korkuyla yaklaştıklarını duyumsadı taşın ruhuyla. Korkunun nasıl da onları yaklaştırdığının ürpertisiyle geceye yumdu gözlerini.

Hep tanıdığı kahkahayla uyandı. Şilan ağacı şımarık kahkahasıyla bütün bahçeyi güne taşınmaya zorluyordu. Şilan ağacının dikenlerine baktı iğde ağacı, dalgın. Şilan sanki mahrem yerlerine dokunulmuş gibi rahatsız bir kıpırtıyla terslendi kiraz ağacına. Kırılmıştı kiraz ağacı bu anlamsız ve nezaketsiz davranışa. Bir şey demeden usulca esen rüzgara döndü yüzünü.

İğde ağacı toprakla karışıktı ve rüzgarla ve yağmurla… Ve cümle doğayla. Bir bütünün duruşuydu. Kendiliğinden bir duruş. Toprağın esmerliği yaşam, yağmurun suyu yaşam, rüzgarın uğultusu kıpırdamaktı iğde ağacına. Taşların ruhuydu onun ruhuyla bütünleşen. Bir bütünün bozulamaz ahengi… Varlığın yokluğunda yeniden doğumdu her bahar. Kışa çiçeklerini bahşeden, kuşların dokunamadığı fakat öykülerini dinlediği her sabah… Dikenlerinin hiçbir varlığı acıtmadığı, aksine bahçenin kötülüklerden, talandan korumasıydı iğde ağacı. İnsanın henüz kötülük bilmediği çağları görmüş ve insanın kötülükten gözü dönmüş çağlara uzayan tanığıydı iğde ağacı. Doğa ananın öcünün nasıl acımasız olduğunun tanığı. Kanser gibi yayılıp köklerine kadar kurutmak isteyen insan türünden elbet öcünü alan doğa ananın en kadim tanığı. Bir anlamı vardı her şeyin, bir duruşu, sebebi. Bir uyum vardı. Fakat insan eğreti duruyordu bu sonsuz uyum tablosunda. Karşılığı iyilik olmayan bir eğretilik…

İnsan doğadan söz etmek ister gibi davranır, fakat onun dışında konuşur. Sömüreceği kaynağı söz konusu etmek istemez zira. Doğanın kalbini çalmaya kalkışan insana, suyuyla, ağacıyla, toprağıyla, kuşlarıyla savaş açtı doğa ana… Doğa ananın sevgili çocukları, susuz, balıksız, ağaçsız bırakarak cezalandırıyor insan denen eğreti türü…

Ağaçlar, en bilgesidir yaşayanların.

 

*Kapak fotoğrafı: Meral Kuru