Henüz on beşinci yaşımda ölerek bana saygın ufuklar açan babama…

Bütün bir felsefe tarihi –ama özellikle de on dokuzuncu ve yirminci yüzyıl felsefeleri− “Baba’nın Ölümü” üzerine kurgulanmıştır. Bu safça bir rastlantı sayılmaz; çünkü tanıştığımız ilk otoritenin −Baba−nın Ölümü, yani büyük yıkım, felsefe ve yeniden inşâ için eşsiz bir olanaktır. Baba, tanrının ve devletin bir beden olarak karşımızda bulunmasıdır ve bu bedenin birdenbire yıkıma uğraması, trajik ve dehşetengiz bir hâtıradır. Baba’nın Ölümü’nün felsefe için bir olanak olması, Baba’ya karşı bir nefretten ileri gelmez; bilakis Friedrich Nietzsche’de olduğu gibi bir sevgiden ve güvenden de kaynaklanabilir. Nietzsche’nin babası Carl Ludwig Nietzsche öldüğünde, Friedrich beş yaşındadır. Nispeten ani ve beklenmedik bir ölüm sayılabilir bu; Nietzsche’nin erken otobiyografisinde aktardığı hadise şöyledir: “Eylül 1848’de canım babam bir anda aklını kaybetti. … Birçok doktor, hastalığın ne olduğunu anlamak için çok uğraştılarsa da bulamadılar. O sıralarda alışveriş için Leipzig’de bulunan ünlü doktor Opolcer’ü çağırdık. Bu mükemmel insan, hastalığın ne olduğunu bir bakışta anladı. Çaresi yok değildi ama yine çok tehlikeli bir beyin sulanması vakasıydı. … En sonunda göremez olmuştu ve acılarını sonsuz bir karanlık içinde çekmeye mahkûm edilmişti. 1849 yılının Temmuz ayına kadar hastalığı devam etti; kurtuluş günü gelmişti…” (Aus meinem Leben, 1858) Nietzsche’nin beş yaşında iken kaybettiği babası Carl Ludwig, Röcken ve çevre köyler ahalisinin saygısını kazanmış bir din görevlisi idi. Nietzsche için babasının ölümü, en başta yıkıcı gibi görünse de, onun felsefî yolculuğunun başlangıcıydı. Baba Carl Ludwig, Friedrich için her zaman bir arayış oldu –belki de babasıyla yaşıt Richard Wagner’de bulduğunu umduğu da oydu−; onun ölümünün ardından ayrıldığı Babaevi Röcken’e Nietzsche ancak, elli sene sonra cansız bir bedenle geri dönebilecekti. Bu kestirme örnekte Nietzsche’nin felsefesinde babasının ölümünün rolünü izlemek keder verici olabilir – ama kuşku yok ki aynı zamanda da ilham vericidir!

Belki daha doğrudan bir örnek, yine on dokuzuncu yüzyıldan –Nietzsche’den biraz önce ve Nietzsche’ye de esin kaynağı olacak şekilde− verilebilir: Arthur Schopenhauer’un babasının ölümü… 1788 senesinde Danzig’de (bugünkü Gdańsk) dünyaya gelen Arthur Schopenhauer, babası Heinrich Floris’i ilkgençliğinin baharında, henüz on yedisinde kaybetmiştir. “Çocukluk ve gençlik çağlarını, ailesinin planları doğrultusunda aldığı eğitimlerle geçiren Schopenhauer, babası Heinrich Floris’in 1805’teki ani ölümüyle birlikte (dikkate alınması gereken bir görüşe göre intihar etmiştir) adeta bağımsızlığına kavuşmuş ve belki de babası gibi bir tüccar olmaktan kılpayı kurtulmuştur” (Nedrip Karakaya, Schopenhauer Frankfurt’ta, Henidik Dergi: Sayı 3). Burada Baba’nın Ölümü’nün felsefe için bir olanak olması, en açık-seçik şekilde izlenebilir. İyi ve eğitimli bir tüccar olarak yetiştirilen (Avrupa ülkelerinde eğitim amaçlı gezdirilen ve bu sayede birçok dili iyi derecede öğrenen) Schopenhauer, babasının ani –ama kesinlikle talihsiz değil− ölümüyle birlikte bağımsızlığını ele almış, bir süre sonra bütün ailesinden koparak kendisi için felsefî bir yol çizebilmiştir – her ne kadar en başta tıbba yönelse de, bu yönelimden kısa süre sonra vazgeçerek kendisini tümüyle felsefeye vermiştir. Bu olanağı kullanabilecek bir dehâya sahipseniz, Baba’nın Ölümü gerçek bir hüsran olmaktan kısa zamanda çıkacak ve sizi felsefe tarihine yön verecek bir filozofa dönüştürecektir. Schopenhauer’un hikâyesinde izlediğimiz budur: Gerçek bir dehâ, babasının “tam zamanında” ölümü ile birlikte felsefî bir zemin bulur.

Friedrich Nietzsche ve Arthur Schopenhauer’un dışında da, pek çok örnekte Baba’nın Varlığı ve Baba’nın Ölümü meselesi alâkamızı cezbedebilir ve bize esin verebilir. Babası Lucien Auguste’u Birinci Dünya Harbi sırasında ve henüz bir yaşındayken kaybeden ve açıkçası babasını hiç tanımayan/bilmeyen Albert Camus ve Camus ile benzer bir yazgıyı paylaşarak babası Jean-Baptiste’i henüz bir yaşındayken yitiren Jean-Paul Sartre, babası Friedrich’i –Nietzsche ile benzer şekilde− beş-altı yaşlarında kaybeden Gottfried Leibniz ve yine çok küçük yaşlarda hem annesi Katharine’i hem de babası John’u kaybeden Bertrand Russell; −başka bir pencere açacak olursak− babaları ile sorunlu ilişkileri felsefelerini belirleyen Franz Kafka, Fyodor Dostoyevski ya da Søren Kierkegaard da yerli-yerinde, isabetli örneklerdir. Baruch Spinoza ve Ludwig Wittgenstein gibi bazı filozoflar ise babalarını yirmili yaşlarının hemen başında yitirmişlerdir. Spinoza’nın, babasının ölümünün hemen ardından Yahudi Cemaati tarafından aforoz edilişi ve Wittgenstein’ın babasından kalan servet –her ne kadar o, bu serveti reddetmiş olsa da− göz önüne alındığında, bu ölümler de dikkat çekici olabilir. Tüm bu örnekler toparlandığında ve genel fotoğrafa seyre dalındığında, felsefe ve Baba’nın Ölümü arasında, hiç de göz ardı edilemeyecek türden bir ilişki bulunduğu açıktır. Bu kabul etmesi güç okumayı kabul etme yürekliliğini ve cüretini gösterebildiğimizde, en başta en acı olan hâtıramız, zamanla felsefî bir fırsata ya da keşfedilecek yeni bir ufka dönüşebilir.

Pekâlâ siz, babanızı öldürmeye cüret edebilir misiniz?

Ya da babanızın ölümünü böylesi soğukkanlı karşılayabilir misiniz?

Hölderlin yurdunuz, Tagore göğünüz,

Camus yâr ve Nietzsche yardımcınız olsun.

Kaynak Okumalar:

LUDOVICI, Anthony, Nietzsche: His Life and Works, 1910.

NIETZSCHE, Friedrich, Aus meinem Leben, 1858, Çeviren: Nedrip Karakaya

MACFARLANE, Alistair, Arthur Schopenhauer, Philosophynow, Issues 114.

KARAKAYA, Nedrip, Schopenhauer Frankfurt’ta, Henidik Dergi, Sayı 3.