Sanatta, eksiltmek kusursuzlaştırmaktır.

Yok olmak seni negatif bir güzelliğin içinde dondurdu.

Edouard Levé

Fotoğraf, geçmiştir. Hatta bütün fotoğraflar için şunu da söyleyebilirim: Bir zaman taşıyıcısıdır fotoğraf. Sanatçının bedeninde birikmiş zamanın fışkırması, geçmişin imgelenmiş hâllerini yansıtır aynı zamanda. Bu yansıma biçimleri de sanatın çeşitli alanlarını yaratmış oldu. Yavaş yavaş ortaya çıkan gizli söylencenin somutlaşmış neticesine baktığımız fotoğraflar, gösterenin geçmişidir. Derinliğidir. Derinliğindeki gizleri ortaya çıkaran Damla Şahinbaş, “Ayrık Otu” ile kendi dilinin doğasını sunar. Anlamlı çizgilerde birleştiren bir dünya sergiler. Yıpranmış, dökülmüş bir duruştan uzaktır Damla Şahinbaş’ın fotoğrafları.

Alışılmışlığın verdiği tiksinti yüz yıldan beri sanatın derdi olmuştur. En çarpıcı şekilde izleyici önüne çıkabilecek bir sanat türü olarak fotoğraf, sanatçının yol üstünde bulduklarını sarıp sarmalaması durumudur. Bu sarılış, aykırılığı da doğurabilmeli. Başka türlü yeni şeyler üretmek mümkün değildir. Bu noktada beslenilebilecek güçlü kaynaklardan biridir toplum için. Sanatçı, toplumun içerisinde yaşanılan hoşnutsuzluğa karşı ilgisiz durmayarak bilinmedik bir olguyu gösterir Ayrık Otu ile. Ve çalışma, İFSAK’ta sergilendi. Ayrık Otu’nun devamı da gelecek üstelik. Uzun bir portfolyo beklemekte bizi. Üzerinde durduğu bu çalışmanın esas sözünü dile getirmemek olmaz elbette.

“Ayrık otu, her iklimde yetişen susuz kalsa da kavrulsa da toprağa sıkıca tutunan bir bitkidir.

İnsanlar içinde de “ayrık otları” vardır, türlü ortamlarda, türlü zorluklara rağmen sıkı sıkı sarılırlar hayata ve var olmayı sürdürürler. Bazen kalıplara sokulmayı reddederler ve toplumun normatif kurallarına başkaldırırlar. Ayrı tutulurlar ama yine de yaşama tutunurlar.

 Kendimi tanımaya çalıştığım zamanlarda, bireysel farkındalıklarımın beraberinde getirdiği sosyopolitik bilgi ve deneyimlerimin bende hissettirdiği ayrık otu olma hâlini fark ettim. Karamsarlığa kapılmadan yanlarında “ben” olmaktan utanmadığım insanlarla tanıştıkça, kendimi özgürce gerçekleştirebileceğim bir alan açmaya yöneldim. Zamanla birçok ortak deneyimlerimiz oldu bu alanı paylaştığım insanlarla. Belki de en zor anları paylaştık, ortak sözler ürettik, bağırdık, haykırdık, bize enjekte edilen korkuları birlikte aşmaya çalıştık. Her şeyin sonucunda ise birlikte güçlenebilmeyi, direnmeyi, ayrık otu gibi olabilmeyi öğrendik.

 Sokakta, aile içinde, çalışma alanlarında ikili cinsiyet sistemi üzerinden gelişen normlarla psikolojik ve fiziksel şiddete maruz bırakılan, toplum tarafından yalnızlaştırılan bu insanları kişisel alanlarında fotoğraflamaktaki amacım yabancılaşmaktan sıyrılarak varoluşsal gerçekliklerinin özüne inmekti.

Her şeye rağmen güçlenerek filizlenebilmelerine duyduğum hayranlık bu konuya odaklanmamı sağladı ve beni, Goldin’in fotoğrafladığı insanları tanımladığı gibi “sonradan edindiğim ailem’’in hikâyesini göstermeye itti.

 Ayrık otu olmanın yaşama sevincinden ayrı kalmak demek olmadığı, bilakis toprağa, hayata sıkıca tutunmak olduğunu anladım.”

Dünya ile ben arasındaki sınırda var olan toplumun kör inatçılığında görkemli bir varoluş mücadelesindeki dönüşümün bağını gösteriyor Ayrık Otu ile Damla Şahinbaş. O bağ ki, yıllardır yasaklara maruz kalınan ülkede, güçlü bir dil olarak var olacağını hissettirir. Fotoğrafın queer tarafını bizlerle tanıştıran daha çok fotoğrafçı ve çalışmalar olmalı. Aykırılığı doğurabilen, kalıpları iteleyerek yeniden “normal”liği inşa eden LGBTİ+ çalışmalarının daha sık olmasını temenni edelim biz.  Sanatın eşitleyici ve bütünleştirici gücünü keşfeden Damla Şahinbaş’ın Ayrık Otu, alışılmışlığın verdiği tiksintiye karşı bir başkaldırıştır.